Bu Blogda Ara

28 Ekim 2025 Salı

“YALUGAVELÜLERİN” HANDİKAPI !..

 

Aslında yazımın başlığını “YENİLENLER BİZİ FETHETTİ, BİZ ONLARI DEĞİL.” Koyacaktım. Ben de insanım, bu başlığımın dikkat çekmeyeceğini düşünerek günün moda figürleri olan Yalıkahveliler’i tercih ettim. Ama merak etmeyin, yazı aslında onlarla da alakalı.

Büyük Roma, Yunanistan’ı fethedip Yunan ülkesindeki değerli heykelleri Roma’ya getirdiğinde, Romalı yaşlı Cato “yenilenler bizi fethetti, biz onları değil.” Demiş.

Nitekim İkinci Dünya Savaşında Alman Orduları Paris’e girdiğinde işgal komutanı Alman Generali Fransız Aristokratına böbürlenerek “artık ilelebet Fransa Almanya’nın himayesinde” dediğinde, Fransız Aristokrat “Fransızlar Almanlardan daha kültürlüdür. Beş yıl sonra ya siz Fransız olursunuz ya da çekip gidersiniz.” Sonuç malum.

Farslar son Ahameniş İmparatorluğunun Büyük İskender tarafından yıkılmasından sonra, Fars Sasaniler ve sırasıyla Araplar, Türkler, Moğollar ve nihayetinde yine Türkler tarafından idare edilmelerine rağmen, baskın kültürleriyle hepsini kendi içlerinde eritmişlerdir. Nihayetinde 1922’de son Kaçar hanedanından sonra tekrar Farsların hâkimiyetine geçti.

Bilge Kağan yazıtlarında Çin’in kültürel hegemonyasının tehlikelerinden bahsetmiştir.

Günümüzde Batı Emperyalizminin ekonomik hegemonyasından çok, kültürel işgali daha ön plandadır.

Otuz beş yıl geçmesine rağmen Azerbaycan dâhil, Orta Asya Türki Cumhuriyetlerde hala Rus dili ve kültürü hâkim. İki yüz yıllık hegemonyadan sonra böyle bir hâkim kültürü söküp atmak kolay değil elbette. Bu konuda daha çok yol alacaklarına benzer. Ama onun yerine ne koyacaklar? Esas mesele burada!..

Yarın cumhuriyetimizin yüz ikinci kuruluş yıldönümü. Geriye dönüp baktığımızda kültürel birlikteliğimizi sağlayabildik mi? Cumhuriyeti kuranlar bu konuda ne düşündüler?

Kültür, her türlü sanatla ve geleneklerle geliştirilir. Sanatta modernleşmek için batı sanatı örnek alındı. Müzikte önce halk müziği ve sanat müziği tasfiye edilmeye çalışıldı. Yerine çok sesli senfoni orkestraları kuruldu. Hâlâ cumhurbaşkanlığı halk müziği orkestrası kurulamadı. Mimarimiz hep içler acısı… Alman şehircilik ve mimari eserleri örnek alındı. Mustafa Kemal’in ant mezarı bile buradan esinlendi.

Medeniyet ve kültür ayrı şeylerdir. Medeniyet evrenseldir ama kültür toplumun kendi dinamiğidir. Kültür teknolojiden ve medeniyetten esinlenir ama bire bir uygulamaz. Kendi potasında eritir, şekillendirir. Zaman içerisinde kendi kültürel değerlerini üretir, geliştirir. Kısaca “ben buyum” der.

Elbette bunlar kolay şeyler değildir. Bir imparatorluktan milli devlete geçeceksiniz ve (millet olama vasfını kazanamamış ve üstelik kırkambar) bir toplumu millet yapma yolunda büyük reformlar yapacaksınız. Kolay meseleler değil.

Yirminci yüzyılın “yık yeniden yap”  olan eskiye pirim vermeme hastalığına kapılıp batı medeniyeti özentisi ile yeni şeyler icat edeceksiniz. …. Ve üstelik bir idolün adıyla. Bir de ideolojilerle tatlandırarak. Toplum yüzyıllardır yaşam biçiminden vazgeçer mi? Tutmadığı ortada.

Elbette karşı duranlar olacaktı. Bu insanlığın doğasında var. “Karşı durmak.” Fırsatını buldukları an kendi değer anlayışlarını öne süreceklerdi. Sürüldü nitekim. Ne var ki yanlış şurada; Çatışmalarla kültür üretilmez. Dipçikle, zorla kültür kabul ettirilemez. Toplum günün getirdikleri ile zaten kabullenir. Devlet yönlendirir, alan açar.

Şimdi, bunların Yalıkahvesi ile ne alakası var diyeceksiniz. Eğer, bunca geçen yıllarda şehir kültürü üretememişseniz ve ideolojilerin peşinden yıllarınızı heder etmişseniz, yeni gelenler ne sizin ideolojini ne de kültür ya da medeniyet sandıklarınızı dikkate almayacaklardır. Tıpkı sizin gibi onlarında kendi ideolojileri, medeniyet ve kültür anlayışları var.

Köhnemiş, modası geçmiş ideolojilerin yerine, sığındığınız ve birlikteliğinizi muhafaza refleksiyle icat ettiğiniz “çevrecilik” söylemleri ile bir yere varamazsınız. Kaldı ki, bu sizin icadınız da değil. İthal. Tıpkı ( toplumu yok sayarak) savunduğunuz dünkü sığ fikirleriniz gibi…

Bir nasihat; Toplumun bütününü kucaklayın. Onları iyi tanıyın ve kendi hayallerinizle değil onların hayalleri ile hasbihal olun.

Yoksa iki arada bir derede kalırsınız. Yani Araf da… Orası da hiç de iç açıcı bir yer değil. Benden söylemesi…

Daha nice yüz ikinci yıllara… Kutlarım.

 

20 Ekim 2025 Pazartesi

ONEY BİLİM ŞENLİĞİ

 

Cuma günü öğle tatili gerekçesi ile alınmadığım şenlik alanına, cumartesi günü yine öğle suları Cumhuriyet Meydanına vardığımda, meydan çocuk cıvıltısından geçilmiyordu.

Hava son günlerin en güzel havasıydı.

Çocuklar, gençler kendilerine göre birtakım buluşlarını, faaliyetlerini stantlarda sergiliyorlardı.

Milli Eğitim ne iyi etmiş de böyle bir etkinliği düzenlemiş dedim kendi kendime. Demek ki istense, arzu edilse gerçekleştirilebiliyor.

Mesela, öğrenim sonunda okulların bu tür faaliyetlerinin sergilendiği etkinlikler, yarışmalar olsa… Ne de güzel olur.

Ne var ki,

Okul idareleri öteden beri (yukarıdan emir komuta ile geldiği için) bu tür faaliyetlere angarya gözü ile bakarlar. Sonuçta bir şeyler ortaya çıkarılır. Fakat “oldu mu oldu” hesabı…

Böyle güzel bir şenliğe maydanoz olmak hiç de hoş değil. Ama meydandaki afişe gözüm takılınca “hınzırlık damarım” kabardı. Aklıma bundan on beş yıl kadar önce, lisenin bahçesinde yabancı müzik eşliğinde On dokuz Mayıs bayramına hazırlanan öğrenciler aklıma geldi.

Sonra,

Daha geçen yıl yine aynı bayramda sahilde yabancı müzik eşliğinde gençlerin bayram kutlamalarına şahit olduk.

Hâlbuki bayramlar toplumsal bağların güçlendiği, milli benliğin pekiştirildiği etkinliklerdir.

Bilim şenliği ile bayramların ne alakası var? Diye bir soruya muhatap olabilirim. Haklısınız.

Lakin…

Eğer etkinlik, TÜBİTAK destekli Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenmişse A’dan Z’ye… En ufak ayrıntısına kadar titiz davranılmalıdır.

Birincisi,

Böyle bilimsel bir etkinliğin “ONEY” adı ile ne alakası var? Eli kulağa verip kırk saat düşünsek bir bağlantı kuramayız. Çünkü bu isim, ne yer ne de bilim literatüründe geçmiyor.  

İkincisi,

En vahimi, yerel tarihle ilgilenen arkadaşlarıma sorduğumda bu ismin “uyduruk” olduğunu söylediler. Onlara “inanmadım”  Google Amcaya sordum, sadece Ekşi Sözlükte iki satırla Ünye’nin eski adı diyor. Google amca Fransa’da bir bankayı ve ülkemizde Ünye menşeli firma adlarını gösteriyor. İçlerinden biri de halı yıkama dükkânı.

Hal böyle olunca,

Adı üzerinde “Milli” olan bir kurumun böyle uyduruk, düzenlediği etkinliğe (yakın-uzak) hiçbir ilişkisi olmayan bir kelimeyi ad olarak seçmesi manidar geldi bana.

Kurdele kesmek için sıraya giren Büyükşehir belediye başkanı ile Ünye Belediye Başkanından, parti, idareci ve oda başkanlarından bilumum yöneticilerin hiçbirinin dikkatini de çekmemiş. Özellikle MHP ilçe başkanının…Hayret!..

Kim bilir, şenliği düzenleyenler sohbet esnasında “açacakları dükkâna isim arar gibi” dikkat çekmek için mi koymuşlar acaba?

 

 

 

15 Ekim 2025 Çarşamba

KENDİNİ HESABA ÇEKMEK…

 



“Tecrübe, yaşadıklarından ders almak sanatıdır” der büyüklerimiz.

Hz. Allah “ ben saftım, bilemezdim” mazeretlerine ön vermez. Dersek büyük laf mı etmiş oluruz?

Nitekim Yusuf/7. Ayet “Yemin olsun ki, Yusuf ve kardeşlerinin yaşadıklarında, gerçeği arayanlar ve sorup öğrenmek isteyenler için nice dersler ve ibretler vardır.”  Yukarıdaki haddi aşma ihtimali olan cümlemi bu ayetten cesaret alarak yazdım.

Mustafa Kemal yaşadıklarından sonra Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.” Diyor. Bu büyük sözden sonra, izinden gittiklerini iddia edenlerin sığ sularda debelenmelerini görünce insanın içi sızlıyor.

Albert Einstein Yaşadığınız başarısızlıklarda ne yaparsınız, nasıl davranırsınız?” He sahi… Oturup, salya-sümük ağlar-mıyız? Yoksa eli kulağa verip düşünür-müyüz? Neden bu yanlışı yaptım diye…

Uzak-yakın yaşanılanlardan dersler çıkarmak gelişmenin olduğu kadar hayatın gerçeği de. Bunlar kolay işler değil. Kolay olsaydı dünya mükemmel olurdu zaten. Olmadığı içindir ki-ayrıca nefsi de hesaba katmak gerekir- dünyamız yanlışlarla doğruların çatışması üzerine kurulu.

Yaşanılanlardan dersler çıkarmak… Gelişme (eskilerin deyimi ile tekâmül) bu yöntemle sağlanmıyor mu? Düşünmek ve yeni şeyler keşfetmek! Bu aynı zamanda aklı esir etmemek, cendereye sokmamak da değil mi?

“Ders alınmazsa her hata bir sonraki hatanın virüsü olur” diyor Fars âlim ve şairi Sadi Şirazi. Virüslere karşı ilaçların çare olmadığını düşünenler keşfetmiş notunu düşüp devam edelim. Bunun için aşı gerekli ama henüz bulunmadı. Nefis virüsünü yok etmek mümkün olabilir mi? Yaratılışımızın özünde var galiba… Yine de biz kim bilir? İnşallah diyelim iyi niyetimizle…

Burada arif halkımızın “inadım inat, adım Kel Murat” deyimini atlamamak gerekir. Dediğinden şaşmamak, “bildiğini okumak” yani… Bunu arif halkımız anlamış da… Aklını esir eden “bilgiç geçinenler” anlamamış gibi geliyor bana. Ne yazık ki dünyayı da onlar idare ediyor.

“Yanlış yapmaktan korkma, düzeltememekten kork.” Bu da benim veciz sözüm olsun. Belki tarihte yerini alır. Gerçi bunu Ulu Büyük Dedemden çaldım ya… Görmezden geliverin.

Bilim bile bu sayede ilerliyor. İlk tekerleğin bulunmasını bir düşünün; rahmetliler ne kadar çok kafa patlatıp, ağaç harcamışlardır bunun için. Yüzyıllar sonra geldiğimiz noktayı hatırlatmama gerek var mı? Saatte bilmem kaç yüz km. giden elektrikli arabalar… Kafasını et yığını olmaktan çıkaranların eseri değil mi?

Fikir dünyamıza bir bakalım,

Aristo’dan- Platon’dan beri neler değişmedi/gelişmedi. Müslüman İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Farabi bile “bunlar putperest” dememişler onlardan feyiz almışlar, yeni düşünceler geliştirmişler.

Demek ki,

Bilgi, tecrübe evrensel olduğu kadar tarihe de şamildir. Zira tarih üzerine koyarak ilerliyor.

Ne var ki,

Galiba “nefis denen muhannet” şekil değiştirse bile özü itibarıyla aynı kalıyor. Yani tecrübeden dersler çıkarmanın, gelişmenin düşmanı nefistir diyebilir-miyiz?

Acaba nefis denen meret, beynimizin hangi lobundan türemiş? Hep merak eder dururum. Orasını köreltmenin çaresi yok mu?

Yüzyıllar geçse de, kutsanan liderlerin, ideolojilerin kuyruğuna yapışmanın; “düşünmeden yaşamanın kolaycılığı, hayata tasasız tutunmanın tembelliği, elde olanın muhafazası… Ve en önemlisi, kendi var olma nedenini idrak edememenin yahut yaradılışın nasip ettiği mükemmelliği sömürmenin ve dar kalıplara hapsetmenin bir başka yolu gibi geliyor bana.”

Netice olarak,

Her nedense, nefsin girdabındaki insanoğluna “kutsanmış rehber liderler, ideolojiler yaratmak” haz veriyor. Bu da ayrı bir muamma. Bir arkadaşımın ağzında pelesenk olduğu gibi, “ne yapalım bu da dünyanın gerçeği, yapacak bir şey yok!”

 

11 Ekim 2025 Cumartesi

ŞEHRİN DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMAK (II)

 


(ı) Devam

Eski Askerlik Şubesinin yıkılıp yerine “çağdaş”  yenileme adı altında hiç de sanatsal özelliği olmayan bir bina inşa edilmesi… İçimde hep hicran olmuştur. Daha yakına gelelim,

2010’dan sonra Park Restoranının yıkılıp yerine yenisinin yapılması, Yunus Emre Parkına adına ve yerine hiç de yakışmayan binanın dikilmesi… Emsal şehirlerde bile örneği olmayan Belediye Sinemasının yıkılıp yerine (övünülerek) AVM yapılması, Pazar Yerinin birtakım menfaatlere heder edilmesi, Yunus Emre’nin mekânının “yatır ve ticaret” mekânı haline getirilmesi…

Bütün bu olaylar gösteriyor ki,

Devlet (kamu yönetimi) ile halk arasında (her ne kadar aynı sosyal yapıdan gelseler bile) kültürel farkındalık var. Ya da resmi ideolojiye bağlı olarak anlayış farklılığı var. Belki de kamu kurumlarının kültürel olgudan ziyade ideolojik yaklaşımdan ileri gelmektedir.

Mülkiye amirinin ve şehir yönetiminin (şehrin değerlerini dikkate almadan) pervazsız davranışı, merkezi kararlar…

Bunlar uzmanları tarafından incelenip, bilimsel tezler haline getirilmesi gereken konular/sorular…

Görüyoruz ki, yaşam felsefesi ve kültürel yaklaşımlar yerine günün moda argümanlarına büründürülmüş ideolojik saplantılarla gardımızı alıyoruz. Çatışarak baskın gelmeye çalışıyoruz.

Hâlbuki asıl yapmamız gereken, yaşam anlayışımız ve kültürümüzü temel alarak bilimsel verilerle savunmalarımızı yapmamızdır. İdeolojilere bulanmamış ortak kültürel altyapımız var mı? Sorusu ayrı bir inceleme ve yazı konusu!

Özelde Yalıkahvesi örneklemesiyle yazımıza devam edelim,

Muhalif kesime bakalım,

Önce (dünyada eşi benzeri bulunmayan) çimen ve kumlar savunuldu. Tutmayınca yapılacak gezinti yolunun betonlarına kafa takıldı. “Biz doğallığı bozdurmayız, dolayısıyla beton istemeyiz.” Denildi. Hâlbuki savunma, buranın anlamı ve düzenlemenin buna uygun olup olmadığı üzerine olmalıydı.

Düzenleme (anlamını bozmadan) her zaman mümkündür ve olması gerekir. Bir söz vardır “eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı.” Hatta yeni anlamlar katmak da mümkündür. Yoksa işin sonu “mezbeleliktir.”

Bütün bunlar şu soruları akıllara getiriyor,

Mademki doğallığa ve bağlantılı olarak tarihe bu kadar meraklısınız neden Tabakhane Deresinden oraya gelene kadar sesiniz çıkmadı?

Atatürk Parkı ve bitişiğindeki balık lokantasına, köprüye gelene kadar ki gezinti yoluna, Yunus Emre Parkındaki ve bitişiğinde yapılmış ucube binalara, işgallere karşı durmadınız? Geçmişte yapılan Belediye Sineması katliamını saymıyorum bile.

Oraya gelene kadar sesiniz çıkmayıp kumsalda can havliyle feveran ettiğinize göre… Orada (her neyse) özel menfaatleriniz mi var? Sorusunu sormak geliyor insanın içinden. Acaba orası “sahiplenilmiş” bir mekân mı? İleri sürdüğünüz argümanlar kılıf mı?

Gelelim yönetime,

Yukarıda da bahsettiğim gibi yönetimlerin (hangi ideolojilere sahip olurlara olsunlar) kültürel altyapı, gelenek, kültürel kutsallık, aidiyet gibi dertleri yoktur. Onların öncelikleri (her türlü) faydacılık üzerinedir. Yaptım oldu zihniyetidir. Düşünülüp, taşınılıp yapılmış projeleri çok azdır. Zaten teknik altyapıları da buna müsait değildir.

Vaktiyle,

1987 yılında Ünye Kaymakamlık binasının yenilenmesi gündeme gelince, mecliste zamanın mülkiye amirine mevcut binaya karşılık sahilde şu andaki vergi dairesinin yanındaki alanda beş dönüm yer verelim. Ama oraya yapılacak bina Ünye’yi tanımlayacak, yerel özelliklere sahip özel bina olmasını şart koştuğumuzda Kaymakamın cevabı “ devlet pazarlık etmez” oldu.

Özetle,

Önce, iyi düşünülüp taşınılıp “sahil yenileme planı” yapılmalıydı. Bu bütünün içerisinde Yalıkahvesi’nin anlamına göre planlanması yapılmalıydı. Eğer tartışılacaksa-ki tartışılmalı- bu anlamlandırmaya göre tartışılmalıydı. Nihai projenin de tartışmaya mahal vermeyecek proje olmalıydı.

Büyükşehir belediyesine sormazlar mı? Ne biçim proje yapıyorsun… Yap-boz, kumda oynama yerimi burası. Senin teknik altyapın sağdan soldan toplama mı?

Netice,

Yok, otmuş, kummuş, betonmuş… Yok kotmuş… Bu gerekçelerle fakültede hocamın karşısına çıksam, hocam beni pencereden atardı!..

 

 

10 Ekim 2025 Cuma

ŞEHRİN DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMAK (I)

 


Şehircilik dersi hocamız rahmetli (İTÜ şehircilik kürsüsü başk.) prof. Kemal Ahmet Aru  “Şehir yaşayan bir organizmadır” derdi. Bir keresinde de “şehirler yüz yılda kurulur, yüz yılda yıkılır” demişti.

Özellikle kadim şehirlerin birtakım değerleri, kutsalları vardır. Nedeni bilinmez ama kutsanmıştır, el sürülmez, tartışılmaz, değiştirilmesine, başka amaçlar için kullanılmasına kolay izin verilmez.

Ünye’de kadim bir şehirdir. Tarihi milattan önceye kadar dayanır. Onun da kutsalları vardır. Mesela Feneraltı, Fokfok. Kadılaryokuşu... Yunus Emre Parkı ve “Şeyh Yunus” ile günümüzün konusu Yalıkahvesi gibi…

1986 yılında belediye meclisine Ordu Valiliğinin bir yazısı geldi. Feneraltın'a Valilik dinlenme tesisi yapılması için imar tadilatı yapılması isteniyordu.

Kaymakam bile meclisi baskı altına almak için toplantıya meclis üyelerinden önce gelmişti.

Konuya geçildi, önerge okundu. Mecliste çıt yok. Karşımızda kaymakam bey var. Uzunca bir sessizlikten sonra, rahmetli meclis üyesi (SODEP’li idi ve yanımda oturuyordu) Sabri Yazıcı “her yeri işgal ettiler, etmedik bir orası kalmıştı” diye kendi kendine söylendi.

Onun bu serzenişi beni cesaretlendirdi, söz aldım. “Burası Ünye gençliği için kutsaldır. Her Ünyeli genç Fener altında yüzmeden, Fokfok’a dalmadan kendini Ünyeli saymaz.” …Ve bu mealde birkaç cümle daha sarf ettim. Bunu fırsat bilen Başkan Cerrahoğlu oylamaya geçti. Firesiz önerge ret edildi. Kaymakam hırsla yerinden kalktı ve ( onlar kimse?) “bu dördünün adını bana bildirin dedi” ve gitti.

Nitekim meclis üyeliğimizin son aylarında bir önerge verdiler. Çamlıktaki Radar lokalinin denize kadar olan kısmının askeri bölge ilan edilmesi ile ilgili idi. Gerekçeleri lokalin emniyetinin sağlanması idi. Niyet ayan beyan ortadaydı, “lokal ile denizin bağlantısını sağlamak.” Onu da ret ettik. Dedik ki “bizim askerimiz lokalinin emniyetini bu şekilde de sağlar.”

Konumuz ile alakası yok ama hoş bir anım olduğu için anlatmadan geçmeyeyim.

Yıllar sonra gözlük dükkânı olan rahmetli Astsubay emeklisi Ahmet Alıcı ile sohbetimizde “sen Komünist değil-misin?”  Diye hayretle sorduğunda “hayırdır, o da nereden çıktı?” Demiştim. Meğer Başkan Cerrahoğlu “mecliste bir Komünist var, milleti o galeyana getirdi” demiş.

Neyse, konumuza dönelim;

Burada konu, şehrin değerlerinin ne olduğunu şehir yaşayanları olarak idrak edilip, korumaktır.

Mevzuu lokal olarak şu-bu bölge veya mevkii değildir. Anlamlarının nereden geldiği, ne olduğu da değildir. Bu el kadar bir ürün de olabilir, bir sakak da, bir ağaç da… Önemli olan (sebebi her ne olursa olsun) o şehrin kutsalı bilinmesidir.

Kutsalların şehir yaşayanlarını ortak bir paydada birleştirmek gibi önemli bir işlevinin olduğunu da unutmayalım. Bunlar aynı zamanda şehirlerin hafızalarıdır.

Şehirlerin hafızalarını koruyup, kollayacak olan öncelikle şehir yaşayanları, sonrasında ( mülki idareciler, belediyeler gibi) kamusal görev yapanlardır.

Yani burada en önemli unsurun şehrin hafızasının olmasıdır. Şehrin hafızası bir yere not edilmez, yönetmeliklere de geçmez. Şehrin hafızası on yıllarca yaşayarak şehir yaşayanlarının genetiğine işlenir, not edilir.

Ama gelin görün ki; Ülkemizin sosyal ve siyasal yapısı buna pek elvermedi/ vermiyor.

1983 yılı idi galiba… O zaman iş başında askeri yönetim var. Belediye başkanlığına zamanın kaymakamı bakıyor. Cumhuriyet Meydanına şimdiki Atatürk heykeli konulacak. Nereye konulacağı ile ilgili bir karar verilemiyor, her kafadan bir ses çıkıyordu. Bir ara “Çınar ağacını keselim yerine heykeli dikelim” diye bir şaibe dolaşmaya başladı. Bunu sözde Askerlik Şubesi Başkanı teklif etmiş. Bunu değil düşünmek, rüyada bile görmek kâbus derecesinde idi. Belli ki münafığın birinin amacı bunu bir yerlerde dillendirip ortalığı karıştırmak. (Devam edecek)

 

 

8 Ekim 2025 Çarşamba

KUMDA OYNAYIN ÇOCUKLAR!..

 

İlk defa gittiğiniz bir şehirde, pazaryerleri gibi, parklar gibi yerleri dolaştığınızda… Ya da sivil aktivite anlamında faaliyetlerin neler olduğunu soruşturduğunuzda… Veya (eğer bir meslek mensubu iseniz) mensup olduğunuz odaya bir uğradığınızda… En azından bir esnaf lokantası veya kahvehanesine yolunuz düştüğünde…

O şehrin yaşam felsefesi, kültürü, medeniyet seviyesi hakkında fazlası ile fikir sahibi olursunuz. O şehir hakkında yığınla methiyeler düzseler bile bir kulağınızdan girer öbür kulağınızdan çıkar. Siz göreceğinizi görmüşsünüz zaten.

Bir adım daha ileri gidelim. Eğer (toplumsal) bir olaya şahit olmuşsanız, olayın aktörlerinin davranış biçimlerinden o şehir hakkında kanaat notunuzu korkmadan verebilirsiniz.

Bir şehrin medeniyet seviyesi o şehrin ekonomik durumundan çok ( sanatsal ve sportif gibi) toplumsal faaliyetlerinin dereceleri ve kaliteleri ile ölçülür.

Bu arada,

Sadece birincisine yani ekonomik güce sahip şehirler “hanzoluktan” öte gidemez. Medeniyet yolunda daha kırk fırın ekmek yemeleri gerekir.

Ekonomik durumu sıkıntıda ve bir de toplumsal faaliyetlerinden bihaber şehirler ise büyücek köyden hallicedir. Buranın ahalisi bol bol geçmişi ile övünür ve stres atmak için en kolay yolu seçer. “Siyaset”. Kısaca her şeyi siyasete bağlar. Orada da bol bol atışma, kavga ve kışkırtma vardır.

Siyaset meslek gibi görünse de; Bizim gibi ülkelerde işi-gücü olmayan, biraz parası olan, geleceğini makamlarda arayanların ve düşman bildiklerini çatlatmak isteyenlerin çok kolay yapabileceği şeydir.

Siyasette kurallar alabildiğine zayıftır, tahsil istemez ve birazda “kibarca” gününe ve saatine göre hareket kabiliyeti ister. Ama şunu da unutmamak gerekir; Siyasetin ve siyasetçinin çerçevesini çizen de toplumun kendisidir. Yani toplumun kültür ve medeniyet seviyesidir. Medeni toplumlarda (hele) bir milletvekilinin kazıklarla şov yapmasına bırakalım toplumu kendi partisi dahi izin vermez.

Yine dönüp dolaşıp geliyoruz toplumun kültür ve medeniyetine… O da malum olduğu üzere, her türlü toplumsal etkinliklerle sağlanır.

Etkinlikler, toplum katmanlarının birbirine yakınlaşmasını, birbirlerini anlamalarını ve ortak değerler üretmelerini sağlar. Bireylerin hoşgörülü olmalarına vesile olur. Yani toplumsal etkinlikler siyaset gibi çatışmacı değildir. Tartışmalar-ki ben münazara kelimesini kullanmayı yeğlerim- insancıl ve aynı zamanda daha bilimsel temellere oturur.  Ağzı olanın da konuşmasına fırsat verilmez. Nezaket, zarafet ve bilgiye hürmet vardır. Kısaca seviye alabildiğine yüksektir. Karşınızdakinin düşüncesini benimsemeseniz bile, önerinin kalitesini takdir edersiniz.

Son paragrafıma geçmeden önce;

Her türlü sanatsal faaliyetlerin iktidarlarla, yönetimlerle, mali imkânlarla ve binalarla doğrudan alakası yoktur. Elbette imkânların, yapılmak istenen etkinliklerin kalitesinde etkisi vardır ama yapılmasına engel değildir. İmkânlar ölçüsünde yapılır. Bu nefsi heves değil, imkânı olan her bireyin toplumsal sorumluluğudur.

Yaşadığımız şehirde yani Ünye’de,

Sanatsal faaliyetler var mı? Varsa hangi faaliyetler?  Ben duymadım, duyan beri gelsin!

Yıllık etkinlikler var mı? Belediyenin arada bir festival adı altında getirdiği sanatçılar hariç yöresel etkinlik var mı? Elbette yok.

…Ve elbette,

Sanatsal ve kültürel altyapının olmadığı bir şehirde canım Belediye Sinemasının yıkılıp yerine AVM yapılmasına, koskoca kamusal alan olan Pazar Yerinin kaldırılıp yerine yine AVM yapılmasına tepki olmaz.

Onun için betona sıkışıp kalmayın çocuklar… Kumsalda (bugüne kadar yaptığınız gibi) “var oynayın git oynayın…”

 

 

 

4 Ekim 2025 Cumartesi

YALIKAHVESİ... BU İŞTE VAR BİR HİKMET!..

 

Her memleketin ekabirleri vardır. Bunların her yaptıkları, ettikleri hikmettir.  Bir şeyler uydururlar… Uydurduklarının kerametine kendileri de inanırlar.

Hükümet meydanındaki “canım ıhlamur” ağacına kazak örmüşlerdi de… Ihlamur ağacı utancından bilmem kaç sene kendine gelememişti.

İşin tuhaf tarafı, ıhlamurun giysileri lime lime dökülene kadar ilgililer (her ne hikmetse) müdahale edememişlerdi. Belki de taşradan gelmenin çekingenliğinden olsa gerek. Hatta bu kocalmış halimle gecenin birinde “anarşitlik” mi yapsam acaba diye düşünmüştüm.

Ya her an kullanılan merdivenlerin rengarenk boyanmasına ne demeli?

Velhasıl bizim ilerici sosyeteler her boyaya girerler de… Hangi topurdan çıktıklarını bilmezler.

Bu durum zamanımızla alakalı değil. Öteden beri göçlerin yoğun olduğu toplumlarda her zaman böyle şeyler olur. Yeni gelen her daim önceki gelenden daha köylüdür! Tersinden söylersek; Önceki gelen yeni gelenden daha “ekabirdir.” Ama ikisinin de aslı ayan beyan ortadadır.

Vaktiyle,

Mahalleye taşındığımızda önceki gelen “ekâbir” mahalleyi köylüler bastı demiş çaktırmadan… Kankası diğer “ekabire” …

Zamanında-ki 1984 yılıydı- belediye meclisine seçildiğimizde önümüze Yüzüncüyıl meselesi geldi. Orayı çay bahçesi olarak Kaymakamlıktan ihalesini alan vatandaş, Kaymakamlığa “buraya sizin onaylayacağınız proje ile daha büyük bir tesis yapayım. Ona göre kiramı uzatırsınız” der. Kaymakamlık da kabul eder.

Biz yönetime geldiğimizde mecliste bulunan ANAP ve SODEP üyesi dört meclis üyesi önerge verip ihalenin iptalini talep ettiler. SODEP’in gerekçesi orası halkın gidemeyeceği kadar “sosyetik” bir yer yapılmak istendiği üzerine idi. ANAP’lının gerekçesi ise ihaleyi alan kişinin bira bayisi olduğu orayı meyhane yapacağı, gençlerin ahlaklarının bozulacağı üzerine idi.

Önergeyi verenler, verdikleri önergeyi cansiperane savundular. Zannedersiniz ki memleket elden gidiyor. Münakaşa öğlene kadar sürdü. Öğle arasında bana “onlar da ihaleye girip kazanamamışlardı.” Dendi.

Öğleden sonra karşı çıkanlardan birinin yanına oturdum kulağına fısıldadım; “şimdi ihaleye sizin de girdiğinizi ama kazanamadığınız için bu önergeyi verdiğinizi söyleyeyim mi?” Dediğimde seslerini kestiler, süklüm püklüm oldular. Önerge ret edildi.

Birinci hikâye bu… İkincisi,

Net senesini hatırlayamıyorum. Zamanın Atatürkçü Düşünce Derneği başkanından Ünye Mimarlar Odasına bir mektup geldi. Mektupta şu andaki Atatürk Parkının düzenlenmesi konusunda yardım istiyorlardı. Cevabi yazımda her türlü proje desteğini yapacağımızı kendilerine bildirdim.

Beni derneğe davet ettiler. Bana dediler ki “yazdığımız otuz üç kurumdan sadece Radar Komutanlığı ile siz cevap verdiniz. Diğerleri iki satır yazı bile yazmadılar.” Eee… İtibar meselesi… Oturup düşünün… Diyemedim. Uzun yıllar öylece kaldı. Orasının ayyaş, berduş, uyuşturucu yatağı olmasından hiç rahatsız olmadılar.

Ama belediye oraya müdahale ettiğinde- projelendirmeye benim de itirazlarım olmuştu- ayağa kalktılar. “İstemezük”. Memlekette bir dikili çubukları olsa gam yemeyeceğim. Onlar halâ betonun terkibindeler, börtü böcek derdindeler…

Öbür taraftan,

Yirmi küsur yıldır iktidar oldular ama muktedir olamadılar. Muktedir olmak için önce şehirli olmak gerekir, sonra da ekâbir olma yolunda terleyeceksin. O da çok kolay değil azizlerim. Baksanıza öbür taraf, on yıllar geçti hala ıhlamurun kazağı, yalının kumu ile oynuyor.

Ben şüpheci bir adamım. Böyle haddi aşkın salya sümük ağlamalar, ağıtlar, kutsamalar ayyuka çıkmışsa mutlaka bir menfaat var gibi geliyor bana.

Boşuna Yüzüncüyıl hikayesini anlatmadım size…

 

 

 

 

   

İDEOLOJİK MUHAFAZAKARLIK

  Bütün ideolojiler topluma yaşam felsefesi sunarlar. Toplumun nasıl kalkınacağını, huzur ve güvenlik içerisinde yaşamlarını nasıl sürdürebi...