Bir romanda
okumuştum,
Vaktiyle, beş
idam mahkûmu idam edilmek için idam sehpasına çıkarılır. Görevliler mahkûmlara
beş dakika sonra idam edilecekleri ve bu zaman içerisinde istediklerini
yapabileceklerini söylerler.
Sıra beşinci
mahkûma geldiğinde, mahkûm ilk iki dakika içerisinde arkadaşları ile
vedalaşacağını, sonraki iki dakika içerisinde düşüneceğini ve son bir dakika
içerisinde de dünyayı son defa seyredeceğini söyler.
Mahkûm
arkadaşları ile vedalaşır sıra düşünmeye gelir. Mahkûm bu iki dakikanın ilk
dakikasını geçmişini düşünmeye ayırır. Geçmişini düşünürken, keşke şunu yapmasaydım,
keşke böyle yapsaydım… Gibi keşkelerle dakikalarını harcarken yüzü gerilir,
hüzünlenir, pişmanlıklar ruhunu sarar. Daha bir dakika dolmadan umutla eğer
yaşasaydım ne yapmak isterdim? Sorusunu sorar kendine. Öyle idealler, iyilikler
düşünür ki bunları ne kişiliği, ne kalbi ne de beyni kabullenemez. Yine
sıkıntıdan buram, buram terlemeye başlar. Daha iki dakika dolmadan dünyayı son
defa seyretmekten vazgeçer, celladına “ çabuk bitir şu işi.”
Biz
insanların geçmişleri hep “keşkelerle” doludur. Kendimize işkence etmenin en
kolay ve masrafsız yoludur. Keşkelerden yola çıkarak geleceğimizi
şekillendirmeye çalışırız. Ama o da fayda sağlamaz bizlere… Bu sefer
kişiliklerimiz buna elvermez. Bocalayıp dururuz.
Rahmetli atam
zaman, zaman hep “iş olacağına varır” derdi. Bu bir kaçış mı? Yoksa
kalenderlik-miydi? Bunu hiçbir zaman öğrenemedim. Belki de züğürt tesellisiydi.
Yani “keşke” dememenin başka yolu…
Adamın çapı,
çekeri bellidir. Dar aklına inat ihtirası haddinden fazladır. Yolları açılır,
arkadan itelenir, öyle bir yere çıkarılır ki kendi de inanamaz. İki odalı
kenar, köşe mahallede yaşarken bilmem kaç odalı saraylarda altın yaldızlı kuş
tüyü döşeklerde uyur. Küçük dağları bir kenara iter, büyüklerini yaratmaya
kalkar. Ağzından çıkan her söz kanundan da ötedir. Gün gelir “ben zaten
doğuştan seçilmiştim… Tanrı beni özellikle gönderdi.” Der. Bir de Tanrıyı
kullanır.
Tuhaftır ki,
İşine
gelenler, yalakalar, çaresizler alkış tutarlar. Kendilerine sormazlar ki “ulan
bu adamın çekeri ne ki?”
Sonunda,
Gün gelir,
görevi biter, onu oraya iteleyenler “hele gel bakalım buraya” derler. Bir de bakar
ki çevresinde ne kadar eyyamcı varsa “vay deyyus, bilememişiz, ne melanet
biriymiş.” Ona adam bile demezler. Tıpkı Şener Şen’in filminde olduğu gibi.
Düşünüyorum
da,
Maduro bütün
bunlardan sonra tıkıldığı üç- beş metrelik izbe yerde “cellat neredesin, bitir şu işi” diyor-mudur?
Rahmetli
babam eğer yaşasaydı eminim mutlaka derdi. “Her Maduro’nun bir Trump’ı vardır.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder