Aslında benim
Azerbaycan’la alakam 1977’nin baharında başlar. Ülkücü hareketin sempatizanı
idim. Turan, Orta Asya, Dış Türkler bizim kutsallarımızdı. Ayrıca Sovyet
hapishanelerinde çile çeken Mustafa Cemil Kırımoğlu biz ülkücülerin başkahramanıydı.
Onun zincirlerini kıran temsili fotoğrafı duvarlarımızda asılı, her zaman
gözümüzün önünde idi.
Bir gece,
perdeleri açık odamda, çizim masamdaki spot lambasının ışığında el kadar kısa
dalga radyomun frekanslarını kurcalarken, birdenbire bayan spikerin “burası
SSSR Azerbaycan Respublikası Baky Radyosu” anonsunu işittim.
Türkçeye
benzeyen ama konuştuğumuz Türkçeyle alakası olmayan bu ses bana enteresan
geldi. Dikkat kesildim.
Spiker
konuşmasına devam etti, sonra bir mahnı dinletmeye başladı. Mahnı bizim Erzurum
havalarına benziyordu ama değildi. Sözlerini çat-pat anlıyordum. Müziği ruhumu
okşadı, ruhumun derinliklerinde hissettim.
Bulutsuz
gecede Tepebaşı semalarından yükselen Dolunayla birlikte Azerbaycan mahsının
müziğinden etkileniştim. Çizimi bıraktım, sandalyeme yaslanıp “yak bir cigara
Yakup” dedim.
Azerbaycan
neresi? Baky neresi? Düşünmeye başladım. Sanki Kaf Dağının ardında yıllarca
belki de yüzyıllarca önce ayrıldığım vatan toprağından geliyordu bu ses.
O geceden
sonra mahnının müziği kulağımdan hiç gitmedi. Her gece radyonun dalgalarında
aramama rağmen bir daha bulamadım. Bakü ve Azerbaycan benim için bir tutku
oldu. Bu konuda araştırmalar yaptım, fotoğraflar biriktirmeye çalıştım. Elbette
şartlar bu denli kolay değildi.
Gün geldi,
Sovyetler çatırdamaya başladı, Sovyet Cumhuriyetlerinde olaylar baş gösterdi.
Bunlardan biri de 20 Yanvar Bakü kırımı idi. Halk Cephesi liderliğinde
Azerbaycan Türkleri “artık yeter” diyordu.
O anda
kendime “ben ne yapabilirim” düşüncesi geldi.
Ben ne
yapabilirim?
Bu tutku beni
ütopik düşüncelerden daha yere basan, gerçekçi düşüncelerimi uygulamak için
fırsat oluşturmuştu. Azerbaycanlılar Derneğinden aldığım adresle mektup yazmam,
oradan arkadaş edinip karayolu ile Sarp kapısından ailemle birlikte Bakü’ye
gitmem bir yıl içerisinde oldu. Bu seyahat 1990 yılında gerçekleşti.
Pasaportumdaki giriş mührü Sovyet hatırasıdır.
Yılların
hayali olan Bakü’ye gidişim gerçek olmuştu. Ama halâ Sovyet bayrağının
Azerbaycan semalarında dalgalanması, Şehitler Hıyabanında 20 Yanvar
şehitlerinin mezarları beni ziyadesi ile üzmüştü. Çünkü biz Anadolu Türleri
böyle şeylere alışık değildik.
Orada birçok
anılarım oldu, dostlar edindim. Birçok düşüncelerimi yeniden revize ettim. Orada
bir de şunu anladım. Siyaset, rejim her ne olursa olsun, esas olan halkın
duygularıydı. Yüzyıllar geçse de duygular ruhun derinliklerinde, bir yerlerde
muhafaza ediliyordu. Günü geldiğinde yeniden filizleniyordu.
Dost
edindiklerimle günün şartlarında ve atmosferinde sohbetlerimiz oldu. Onlar
beni, ben onları anlamaya çalıştım. Sohbetlerimizin bir yerinde “20 Yanvar
kırımı çok üzücü ve kabul edilemez bir şey. Nasıl ki biz Çanakkale’de 250 bin
şehit vermiş ve bu bedelin karşılığında millet olmanın bilincine ulaşmışsak…
Siz de bu kırımın bedeli olarak millet olmanın bilincine ulaşacak ve değerini
idrak edeceksiniz.” Biraz teselli kabilinde, zamansız ve densiz beyanım
karşısında, evinde misafiri olduğum arkadaşım Rafik Quliyev bana çok kızmıştı. Evinde
on bir gün kaldığım çok değerli arkadaşım kibarlık edip bir-iki serzenişten
başka tek söz etmedi.
Yılların beni
haklı çıkardığını zannediyorum. Azerbaycan artık millet olmak yolunda büyük bir
mesafe aldı. Azerbaycan şimdi kendine daha çok güveniyor. Dolayısıyla Bakü daha
şen ve huzurlu.
Bakü vaktiyle
benim “hayallarımın payitahtı” olmuştu. Öyle de devam etti. Ne yazık ki, son
yıllarda birçok kereler gitmeye niyetlenip vazgeçtiğim Bakü artık “hüzünlerimin
şehri.” Çünkü ilk göz ağrım Bakü’de beni içtenlikle karşılayacak, dost
meclislerinde Azerbaycan’ın başarısını kutlayacağımız Rafiq ve diğer dostlarım
hayatta değiller.
Özellikle üzüntüm,
değerli Rafiq dostumun Azerbaycan’ın vatan topraklarını kurtarmasını görememiş
olması. Bir de laf aramızda, geçmişte olduğu gibi, onun bam teline basıp
kızdırmaktan mahrum kalmam.
26 Yanvar
onun rahmete gidişinin yıl dönümü. Ben her yıl Yanvar geldiğinde iki kederi
birden yaşıyorum.
“Rafiq… Keşke
Karabağ ve Cebrail’in azad oluşunu görüp, millet olmanın hazzını beraber yaşayabilseydik.
Dilerim balalarımız bunun değerini bilir. Seni çok özlüyorum.”
Not; 20
Yanvar yıldönümü münasebeti ile Azerbaycanlı qardaşlarımızın üzüntülerini
paylaşırım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder