Bu Blogda Ara

17 Ocak 2026 Cumartesi

İRAN OLAYLARI VE TÜRKİYE

 

 Humeyni’nin Şah Pehlevi’ye karşı ilk kalkışması 1962-63 yıllarındadır. 63’te mahkûm edildikten bir yıl sonra 1964’de Türkiye’ye sürgün edildi. Humeyni’nin çeşitli ülkelerdeki sürgünlük hayatı 1979’da Şah Pehlevi’yi devirmesiyle sona erdi.

Humeyni bir Fransız gazetesine verdiği röportajda, 1962’deki mücadelesinin neden başarısız olduğunu hala çözemediğini ve halkın kendisini anlayamadığından şikâyet eder. 

Halbuki, Humeyni bütün mücadelesini “İslam İdeolojisi” üzerine kurmuştu. Toplumun sosyoekonomik durumunu göz önüne almamış, hesap etmemişti.

O zamanın İran toplumunun çoğunluğu köylü toplumu ve şehirlerde orta sınıftı. Petrole dayanan İran ekonomisi devlet ve işbirlikçi zenginlerin elindeydi. Devlet köylüyü ve şehir orta sınıfını süspanse edebiliyordu.

İdeolojiler toplumun duygularına hitap etseler bile… Toplumu asıl yoksulluk ve gelir adaletsizliği üzerinden manipüle ederler. 1960’ların İran’ı buna müsait değildi. Tıpkı bizdeki gibi şah yönetimi (halkı modernleştirmek adına) toplumun kıyafeti ile oynuyordu. Humeyni bütün stratejisini dini inançlar üzerine kurmuştu. Ayrıca Şahın yapmak istediği toprak reformu büyük toprak sahibi mollaların işine gelmedi. Bu da Humeyni’ye fırsat gibi geldi ama yeterli olmadı. Dolayısıyla Humeyni başarısız oldu.

1975’lere gelindiğinde köyden şehirlere yoğun göçler yaşanmış, şehir varoşlarında yoksul ve işsiz halk yığınları teşekkül etmişti. Buna endüstrileşememe, yolsuzluklar, gelir adaletsizliği ve yönetimde kayırmacılık eklenince ve gelir yetersizliğinden devlet yardımları da yeterli olmayınca, mağdur olan toplum çare aramaya, kurtarıcı beklemeye başlamıştı.

Bu ideolojilerin tam da aradığı ortamlardır. Humeyni’nin İslam ideolojisine dayanan ana kadrosunun çeşitli siyasal gruplarla beraber halk ayaklanması ile Şahı devirip İslam devrimini gerçekleştirdi. Çoğunluğu köylü ve şehir varoşlarında yoksul halk olan İranlılar İslam Devrimini coşkuyla karşıladılar.

Yıllar geçip varoşlarda yaşayanlar şehir kültürüne intibak ettikçe, öğrenim düzeyleri yükseldikçe ülkelerinin sosyal, ekonomik ve siyasal durumunu daha iyi analiz ettiler. Aslında değişen bir şeyin olmadığını, Şah döneminde olumsuz ne varsa devrimden sonra da aynen devam ettiğini gördüler. Değişen sadece kadrolar ve ülkenin rengiydi.

2009’dan itibaren çeşitli gerekçelerle hoşnutsuzluklar ve sokak gösterileri oldu. Ama hiçbiri yönetim üzerinde tesiri olmadı.

Ülke kurumlarının Velayet-i Fakih yani tek söz sahibi Hameney’in kontrolünde olması, ülke ekonomisinin %40’nın Devrim Muhafızlarının kontrolünde olması, Devrim Muhafızlarının haricinde İran Devrim Örgütünün (BESİC) hatırı sayılır yönetime kayıtsız bağlı bir güç olması ve buna mukabil 1975’lerin aksine muhalefetin birlik ve organize olamaması (en sonuncusu Aralık 2024’te olan) kalkışmaları başarısız kılmıştır. Yoksul halk ve (son olayda) orta sınıf esnafın, üniversite öğrencilerinin daha fazla özgürlük istekleri de muhalefeti güçlü kılmadı.

Bütün bunlara iktidarın hatırı sayılır taraftarlarının olduğunu da eklememiz gerekir. İktidar halâ neden bu denli taraftar kitlesini konsolide edebiliyor? Sorusu aklımıza gelebilir. Bunun çeşitli nedenleri var elbette. Üç ana başlıkta toplayabiliriz.

1-   İran siyasal temellerini Şia Mezhebi üzerine kurmuştur. Şia Mezhebi İmamlar üzerinden hiyerarşisini sağlar. Mollaların halk üzerindeki itibarı ve kontrolü Sünni Mezhebi gibi değildir. Sünni Mezhebinde (tarikat ve Cemaatler hariç- ki o bile o kadar değildir-) Şia Mezhebindeki gibi din adamlarına bağlılık yoktur.

2-   İran’da çeşitli etnik guruplar olsa bile, toplum kendini önce etnik kimlik üzerinden değil, Şia Mezhebi üzerinden tanımlar. Mesela, Türk kökenliler (kesin sayı belli olmamakla birlikte 30 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor) önce kendilerini Şia mezhebi üzerinden tanımlarlar, sonra Türküm derler. Dolayısıyla ülkelerini bölmek istemezler. Hele Amerika ve İsrail yardımını hiç kabullenmezler. Bunun içindir ki, Amerika ülke içinden muhalefet liderleri çıkaramamıştır.

3-   Şah döneminde “adam” yerine konmayanlar Humeyni ile birlikte “adam” yerine kondu. Mesela; Cahil, medeniyetten yoksun, yobaz, köylerinde ve varoşlarda sıkışıp kalanlar, çağ dışı kabul edilenler “adam” yerine kondu.

 Ama ne var ki; Devir değişti, elli yıl sonra yetişen okumuş ve şehirli olmuş, geldikleri köyleri hatırlamayanlar ve sorgulama yeteneğine sahip olanlar ile “baş örtüsünü” devletin bekası kabul etmeyenlerin, başka insani ve çağdaş değerler olduğunu savunanların güç olmaya başladığını iktidar halâ anlayamadı ya da anlamak istemiyor. Bu da işin bir başka yönü…

Peki… Türkiye bunun neresinde?

2000 yılına kadar %45’i köylerde yaşayan bir Türkiye. 2025 yılına gelindiğinde %32’si şehirlere göç etmiş bir Türkiye. Baş örtüsü üzerinden yıllarca horlanan mütedeyyin, köylere sıkışmış bir kesimin birdenbire şehirli ve hayatın birçok nimetlerine kavuşmuş olan bir Türkiye. Her yıl büyüme sağlansa bile, endüstriyel büyümesini yapamamış, teknolojik gelişmede geri kalmış, tarımsal gelişimini sağlayamamış bir Türkiye. Şu veya bu adla nüfusun en az %30’nun devlet yardımı ile geçindiği bir Türkiye. Gelişmenin lokomotifi olması gereken ama devlet sırtından geçinen ve işbirlikçi zengin kesimin yerine… Köy nedir bilmeyen, az çalışıp çok kazanmak isteyen genç nesil ile kısa yoldan zengin olanların türediği bir Türkiye. Eskiden de olan ama son çeyrek yüzyılda gemi azıya alan liyakatsizlerin, eyyamcıların işbaşında olduğu bir Türkiye. Tek adamlık mı? O benim konum değil, siyasilerin işi.

Ama şunu da övünerek yazayım ki; “En kötü devletin devletsiz kalmaktan ve kargaşalıktan daha iyi olduğunu ve aynı zamanda en iyi mücadelenin oy sandığı olduğunu bilen bir Türkiye.”

 


Hiç yorum yok:

İRAN OLAYLARI VE TÜRKİYE

    Humeyni’nin Şah Pehlevi’ye karşı ilk kalkışması 1962-63 yıllarındadır. 63’te mahkûm edildikten bir yıl sonra 1964’de Türkiye’ye sürgün e...