Humeyni’nin Şah Pehlevi’ye karşı ilk
kalkışması 1962-63 yıllarındadır. 63’te mahkûm edildikten bir yıl sonra 1964’de
Türkiye’ye sürgün edildi. Humeyni’nin çeşitli ülkelerdeki sürgünlük hayatı
1979’da Şah Pehlevi’yi devirmesiyle sona erdi.
Humeyni
bir Fransız gazetesine verdiği röportajda, 1962’deki mücadelesinin neden
başarısız olduğunu hala çözemediğini ve halkın kendisini anlayamadığından
şikâyet eder.
Halbuki,
Humeyni bütün mücadelesini “İslam İdeolojisi” üzerine kurmuştu. Toplumun
sosyoekonomik durumunu göz önüne almamış, hesap etmemişti.
O
zamanın İran toplumunun çoğunluğu köylü toplumu ve şehirlerde orta sınıftı.
Petrole dayanan İran ekonomisi devlet ve işbirlikçi zenginlerin elindeydi.
Devlet köylüyü ve şehir orta sınıfını süspanse edebiliyordu.
İdeolojiler
toplumun duygularına hitap etseler bile… Toplumu asıl yoksulluk ve gelir
adaletsizliği üzerinden manipüle ederler. 1960’ların İran’ı buna müsait
değildi. Tıpkı bizdeki gibi şah yönetimi (halkı modernleştirmek adına) toplumun
kıyafeti ile oynuyordu. Humeyni bütün stratejisini dini inançlar üzerine
kurmuştu. Ayrıca Şahın yapmak istediği toprak reformu büyük toprak sahibi
mollaların işine gelmedi. Bu da Humeyni’ye fırsat gibi geldi ama yeterli
olmadı. Dolayısıyla Humeyni başarısız oldu.
1975’lere
gelindiğinde köyden şehirlere yoğun göçler yaşanmış, şehir varoşlarında yoksul
ve işsiz halk yığınları teşekkül etmişti. Buna endüstrileşememe, yolsuzluklar,
gelir adaletsizliği ve yönetimde kayırmacılık eklenince ve gelir
yetersizliğinden devlet yardımları da yeterli olmayınca, mağdur olan toplum
çare aramaya, kurtarıcı beklemeye başlamıştı.
Bu
ideolojilerin tam da aradığı ortamlardır. Humeyni’nin İslam ideolojisine dayanan
ana kadrosunun çeşitli siyasal gruplarla beraber halk ayaklanması ile Şahı
devirip İslam devrimini gerçekleştirdi. Çoğunluğu köylü ve şehir varoşlarında
yoksul halk olan İranlılar İslam Devrimini coşkuyla karşıladılar.
Yıllar
geçip varoşlarda yaşayanlar şehir kültürüne intibak ettikçe, öğrenim düzeyleri
yükseldikçe ülkelerinin sosyal, ekonomik ve siyasal durumunu daha iyi analiz
ettiler. Aslında değişen bir şeyin olmadığını, Şah döneminde olumsuz ne varsa
devrimden sonra da aynen devam ettiğini gördüler. Değişen sadece kadrolar ve
ülkenin rengiydi.
2009’dan
itibaren çeşitli gerekçelerle hoşnutsuzluklar ve sokak gösterileri oldu. Ama hiçbiri
yönetim üzerinde tesiri olmadı.
Ülke
kurumlarının Velayet-i Fakih yani tek söz sahibi Hameney’in kontrolünde olması,
ülke ekonomisinin %40’nın Devrim Muhafızlarının kontrolünde olması, Devrim
Muhafızlarının haricinde İran Devrim Örgütünün (BESİC) hatırı sayılır yönetime
kayıtsız bağlı bir güç olması ve buna mukabil 1975’lerin aksine muhalefetin
birlik ve organize olamaması (en sonuncusu Aralık 2024’te olan) kalkışmaları
başarısız kılmıştır. Yoksul halk ve (son olayda) orta sınıf esnafın, üniversite
öğrencilerinin daha fazla özgürlük istekleri de muhalefeti güçlü kılmadı.
Bütün
bunlara iktidarın hatırı sayılır taraftarlarının olduğunu da eklememiz gerekir.
İktidar halâ neden bu denli taraftar kitlesini konsolide edebiliyor? Sorusu
aklımıza gelebilir. Bunun çeşitli nedenleri var elbette. Üç ana başlıkta
toplayabiliriz.
1- İran siyasal
temellerini Şia Mezhebi üzerine kurmuştur. Şia Mezhebi İmamlar üzerinden
hiyerarşisini sağlar. Mollaların halk üzerindeki itibarı ve kontrolü Sünni
Mezhebi gibi değildir. Sünni Mezhebinde (tarikat ve Cemaatler hariç- ki o bile
o kadar değildir-) Şia Mezhebindeki gibi din adamlarına bağlılık yoktur.
2- İran’da çeşitli etnik
guruplar olsa bile, toplum kendini önce etnik kimlik üzerinden değil, Şia
Mezhebi üzerinden tanımlar. Mesela, Türk kökenliler (kesin sayı belli olmamakla
birlikte 30 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor) önce kendilerini Şia
mezhebi üzerinden tanımlarlar, sonra Türküm derler. Dolayısıyla ülkelerini
bölmek istemezler. Hele Amerika ve İsrail yardımını hiç kabullenmezler. Bunun
içindir ki, Amerika ülke içinden muhalefet liderleri çıkaramamıştır.
3- Şah döneminde “adam”
yerine konmayanlar Humeyni ile birlikte “adam” yerine kondu. Mesela; Cahil,
medeniyetten yoksun, yobaz, köylerinde ve varoşlarda sıkışıp kalanlar, çağ dışı
kabul edilenler “adam” yerine kondu.
Ama ne var ki; Devir değişti, elli yıl sonra
yetişen okumuş ve şehirli olmuş, geldikleri köyleri hatırlamayanlar ve
sorgulama yeteneğine sahip olanlar ile “baş örtüsünü” devletin bekası kabul
etmeyenlerin, başka insani ve çağdaş değerler olduğunu savunanların güç olmaya
başladığını iktidar halâ anlayamadı ya da anlamak istemiyor. Bu da işin bir
başka yönü…
Peki…
Türkiye bunun neresinde?
2000
yılına kadar %45’i köylerde yaşayan bir Türkiye. 2025 yılına gelindiğinde %32’si
şehirlere göç etmiş bir Türkiye. Baş örtüsü üzerinden yıllarca horlanan mütedeyyin,
köylere sıkışmış bir kesimin birdenbire şehirli ve hayatın birçok nimetlerine
kavuşmuş olan bir Türkiye. Her yıl büyüme sağlansa bile, endüstriyel büyümesini
yapamamış, teknolojik gelişmede geri kalmış, tarımsal gelişimini sağlayamamış
bir Türkiye. Şu veya bu adla nüfusun en az %30’nun devlet yardımı ile geçindiği
bir Türkiye. Gelişmenin lokomotifi olması gereken ama devlet sırtından geçinen
ve işbirlikçi zengin kesimin yerine… Köy nedir bilmeyen, az çalışıp çok
kazanmak isteyen genç nesil ile kısa yoldan zengin olanların türediği bir
Türkiye. Eskiden de olan ama son çeyrek yüzyılda gemi azıya alan liyakatsizlerin,
eyyamcıların işbaşında olduğu bir Türkiye. Tek adamlık mı? O benim konum değil,
siyasilerin işi.
Ama
şunu da övünerek yazayım ki; “En kötü devletin devletsiz kalmaktan ve
kargaşalıktan daha iyi olduğunu ve aynı zamanda en iyi mücadelenin oy sandığı
olduğunu bilen bir Türkiye.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder