Bir gün
bitirme projesi hocamız “üç ay sonra diploma aldığınızda, mimar olduğunuzu
mu zannedeceksiniz? O diploma size
artık mimar olabilirsiniz diye veriliyor” demişti. Biz de hocamıza içten içe
kızmıştık. Yıllar onun haklılığını gösterdi. Kırk altı yıl geçmesine rağmen
halâ kendimden şüphe ederim.
Diploma,
meslek tescilini gösterdiği gibi… Talebenin zekasını, bilgi düzeyini,
istidadını ve (her ne kadar ülkemizde bu mümkün olmasa bile) karakterinden
emareler gösterir.
Mesela,
Eğer
imkanları müsaitse, zekâsı da yerinde ise ve sınıfları iteleye-kakalıya
geçiyorsa belli ki (en hafif deyimle) çok rahat, gelecek kaygısı ve sorumluluk
sahibi olmayan bir delikanlıdır. Demektir. Aynı zamanda geleceğe ait idealleri de
sıfır diyebiliriz.
Bir
tarihler,
Maddi
imkanları kısıtlı, iki yıllık okulda okuyan bir stajyerime “falanca holding
sahibi adamın Boğaziçi Üniversitesini bitirmiş oğlu mu daha başarılı yoksa sen
mi?” Diye sorduğumda “elbette o” diye cevap vermişti. Ben de “başarı imkanları
en iyi değerlendirebilme sanatıdır. Bu kadar imkana göre değil Boğaziçi, Oxford
bile az gelmesi lazım” demiştim. Moral vermek kabilinden. Ama yine de sözümün
arkasındayım.
Türkiye’de
bir diploma kavgasıdır gidiyor. Bu iptal davası hukuki mi, değil mi? Ben bu
konuda ahkam kesecek kadar hukukçu değilim. Ama böyle bir davanın “absürt”
olduğuna ihtimal verecek kadar da hem bilgi dağarcığıma ve hem de yaşımın
kemaline güveniyorum. Böyle bir davaya şaşırmadım, çünkü burası Türkiye,
sürprizler ve “absürtler ülkesiyiz” zira.
Önce
şuradan başlayayım,
Cumhurbaşkanı
olunabilmesi için dört yıllık yüksek öğrenimin şart koşulması kadar “absürt”
bir şey olabilir mi mesela.
Yine
mesela,
Benim
gibi bir kenar, köşe kasabasında mesleğini icra etmeye çalışan bir kişinin
cumhurbaşkanı olmaya hakkı var… Ama rahmetli Bülent Ecevit gibi ömr-ü hayatı
siyasette geçmiş, her daim devletin içinde olmuş, ülkesini moleküllerine kadar
tanıyan ve hatta başbakan bile olmuş birinin cumhurbaşkanı olmaya hakkı yok.
Ben demiyorum, kanunlarımız öyle diyor.
Sadede
geleyim,
Ekrem
İmamoğlu belli ki (yüksek öğretim macerasına bakarak) hayata rahat bakan,
öğrenmek gibi bir derdi olmayan, her şeyi kısa yoldan halletmenin peşinde olan
bir gençmiş. Hidayete ermiş olamaz mı? “İnsan yirmisinde ne ise kırkında da
odur” derdi (huzur içinde uyusun) rahmetli Ulu Büyük Dedem.
Ben
şahsen, insanların diplomalarından çok- ki şimdi sudan ucuz- hayatını nasıl
yaşamış, hangi geçeklerden geçmiş onlara bakarım. Bunlara bakarak
cumhurbaşkanlığı konusunda ustalığı bırakalım çırak bile değil.
Amma
da küçümsedin. Diyebilirsiniz.
Efendim,
sekiz yüz bin farkla İstanbul belediye başkanlığına seçilmiş olması parmak
hesabı ile şanslı görülebilir. Ama her yüksek oy alan belediye başkanının bu
güzel ülkemin cumhurbaşkanlığını yapabilecek tecrübeye, kabiliyete ve
cumhurbaşkanlığı makamının kendine has niteliklerine sahip mi bakalım?
Bir
de,
Eğer
belediye başkanı seçilmese idi “mumla aranır mı idi?”
“İyi
ama anketlerde hep birinci geliyor, ona ne diyeceksin?” Der gibisiniz.
Sizin
önünüze üç kurtlu meyve koysam ve desem ki “en halis olanlardan birini seçin.” Siz
de paşa-paşa (size göre) “en halisini” seçersiniz. Sonunda “anaa… Bu kurtluymuş
yahu… Bizi kandırdı namussuz.”
Neyse…
Ciddi devam edelim,
Burada,
cumhurbaşkanında olması gereken meziyetleri sayacak değilim. Bilen biliyor.
Şunu da diyebilirsiniz. “Bizler ne cumhurbaşkanı adayları gördük… İmamoğlu
onların yanında bulunmaz Hint kumaşı.”
Hah…
Bunda çok haklısınız… Zira burası
Türkiye.
Kerameti
nereden geliyor derseniz? Acaba İstanbul’u sel bastığında İngiliz sefiriyle
tavla oynamasından mı? Ben komplocuyum… Bana göre ihtimal payı yüksek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder