9 Haziran 24’de
yazdığım “meşru rüşvet” yazımda, geçmişte yaşadığım olaylardan örnekler
vermiştim. 87’li yıllarda başkan Cerrahoğlu’na demiştim ki “başkan kaçak kat
karşılığı bağış almakla usulsüzlüğü usul haline getiriyorsun.” Başkan da bana “Yakup
halka yaptığım hizmetleri hangi parayla yaptığımı zannediyorsun?”
Zaman geçti,
yıllar ilerledi… Bu iş sektör haline geldi. Zamanının ruhuna göre yeni şartlarda,
usullerde zuhur etti. Kimileri bu işi gayet ustaca, zeytinyağından kıl çeker gibi
“kılı kırk yararak,” kimileri de yüzüne, gözüne bulaştırarak yaptı. Ama yaptı,
yapıyor.
Burada ara
verip, yazıma başka cenahtan devam edeyim.
Masummuş
gibi gözüken, günün şartlarında cevaz verilen veya kısa dönemin küçük kaçamağı
imiş gibi görünen öyle hareketler vardır ki; zaman içinde gelişir, büyür,
normal davranışlar, usuller olarak karşımıza çıkar. Karakterimiz haline gelir. Bu hayatın her alanında gözükür.
Mesela,
çok küçük bir örnek size,
Apartmanın
daire kapısında ayakkabı bırakmak kanunlara göre yasaktır. Ama (önce) bir çift
ayakkabı ile başlayan ihlal zaman içerisinde ayakkabı yığınlarına, o da yetmez
iş eşyalara kadar varır. Sonra bir bakarsınız ki, sahanlık eşya yığınları ile
dolmuş. Yadırganmayan, sanki sahibinin müktesep hakkıymış gibi dönüşü zor olan
bu usul apartmanın karakteri haline gelir.
Bu
görünen usulsüzlüğün usul haline gelmesidir. Bir de görünen ama sanki farkına
varılmıyormuş, bilinmiyormuş, normalmiş gibi yapılan usulsüzlükler vardır. Bu
işe teşne olan bütün tarafların bildiği ama kendilerince “kutsallaştırdığı”
usulsüzlükler vardır ki… Toplumu içten kemiren bunlardır.
İş
ayyuka, bir şekilde gün yüzüne çıktığında…
Ülkemiz
sathında, (partili, partisiz) bu konu üzerine yaptığımız tüm eleştirilerde işin
özünden ziyade, arazların kimler tarafından “marifetle-dirildiği” üzerinedir.
Sanki bütün kabahat kişilerin ya da kurumların “özellerinde” yaptıklarındadır. Hâlbuki
ya işimize geldiği için ya da bir gün bizim de ihtiyaç duyabileceğimizi var
saydığımız bu “usul haline gelmiş usulsüzlüklere” özü ile alakalı hiçbir
özeleştiri getirmeyiz. Bunun örnekleri dinimizde de bir hayli fazladır ama
oralara girmeyelim.
Partisel
eleştirilere baktığınızda bu alana hiç girmezler demiştim. Nitekim CHP’lilerin
günümüzde mahpushaneleri dolduran belediye başkanlarının durumu da tam budur.
İktidar bunu yani “usul haline gelen usulsüzlüğü” bildiği için CHP’ye buradan
yüklenmektedir.
Siyasete
biraz daha girelim,
Aslında, ülkenin fukaralığı,
demokrasi, hukuk, adalet kavramlarından ziyade ülkemizi kangren gibi saran “usul
haline gelmiş usulsüzlüklerin” nasıl bertaraf edilmesi gerektiği üzerine kafa
yormak olmalıdır. Çünkü toplumun öncelikli derdi (elbette saydıklarımız da önemlidir)
bunlar değildir. Aslında sonun, farkında olunduğu halde, değilmiş gibi
davranılan ama (bahsettiğimiz gibi) kangren gibi hayatımızın her alanını saran
bu hastalıklardır. Bu günün ortamı buna müsait ve CHP için de bulunmaz
fırsattı. Zira kazandığı belediyeler bunları uygulamak için bulunmaz alanlardı.
Fırsat kaçtı. Demek ki CHP’de bu arazlardan nasibini almanın peşinde.
Yukarıdaki konumuza geri dönelim,
Özelde Ünye’de iş (usulsüzlüğün usul haline
gelmesi) öyle ayan-beyan hale gelmiş ki; Belediye başkanımız bunu aleni olarak,
göğsünü gere gere beyan edebiliyor. Ulvi gerekçe malum “biz bunu halkımızın
yararı için yapıyoruz.”
“Bağış” son derece kutsal fakat o
derece de tehlike bir kelime… Her türlü amacın da kılıfı olabilir.
Hukukta bir kural vardır. “Usul
esastan önce gelir.” Dinimizde de böyledir. Haram malla zekât olmaz. Yüzde yüz
haklı da olsanız usulüne uymadığınızda davayı baştan kaybedersiniz.
Kaldı ki,
Kamu kurumları, kanunlar ve usullerle
yönetilir.
Yazımı, 1989 Temmuzunda beni sorguya
çeken belediye müfettişine söylediğimle bitireyim. “HANGİ ENAYİ DURUP DURURKEN
BELEDİYEYE BAĞIŞ YAPAR!?...”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder