Bu Blogda Ara

7 Mayıs 2010 Cuma

HEP İÇİMİZ ACIYACAK MI?..


Arkadaşlarla sohbet ediyorduk, bir arkadaşım sordu “özgürlük nedir?”
Orada bulunanlar çeşitli cevaplar verdiler, biri hariç aşağı yukarı cevapların hepsi birbirine benziyordu. Farklı cevap veren şöyle demişti “kendini ikinci sınıf vatandaş hissetmemektir”.
      Bu cevap çok hoşuma gitmişti, irdelemem, enine boyuna fikirleşmem lazımdı.Ben de Ulu meşemin altında öyle yaptım.
Bu konuda zihnimle cebelleş ederken kendime de sordum “ben özgürmüyüm?”
          Galiba özgürüm dedim kendi kendime... Ama zaman- zaman da içimi acıtan şeyler var. Bu normal mi, acaba özgür insanların da içi acır mı? Bu durumda kendimle çelişkiye düşmüş olmuyormuyum? 
          Bundan yıllarca önce idi, ilçemizdeki Hükümet Binasının önünden geçen yolun kıyısında bir tabela gördüm. Tabelada “otopark, hakim ve savcılara aittir, park etmek yasaktır” yazıyordu. Halbuki yollar kamuya aitti kimselere tahsis edilemezdi. O an içimin acıdığını hissettim.
          Bir otopark cezasına itiraz etmek için mahkemeye başvurdum, benden şahit istediler.Şahitlerden biri işi dolayısı ile iki gün önceden ifade vermek istedi.Hakim sormuş ”senin bu davacın tamahkar biri mi?” Hakimin bu sözünü arkadaşım bana iletince... Yine içim acıdı.
          Bundan yıllarca önce polis karakolunda ifade vermem gerekiyordu. İfadeyi verdikten sonra polise “imzalamadan önce okuyabilirmiyim” dedim. Polis kızdı “devletin polisi yalan mı yazacak” dedi. O an kendimi garip hissettim,içim acıdı...
        Yıllardan bir gün bir arkadaşım “senin delikanlılar askeri okula giremeyebilir, girmeyi başarsalar bile anneleri kışladan içeri girip ziyaret edemez” dediğinde şaşırdım.Neden? Diye sordum. Çünkü eşin başörtülü dedi.
O an içimin yandığını hissettim, işin tuhaf tarafı oğullarımın adını tarihteki komutanlarımızın adı ile onurlandırmıştım.
       Daha geçen gün mecliste meslek okulları ile ilgili katsayı kararı verildi. Üniversiteye girebilmelerinin önü kesildi. Son sınıftaki “potansiyel düşman” öğrenciyi düşününce içim çok yandı.
       Dün akşam bir film seyrettim, olaylar ikinci dünya savaşında geçiyordu. Sahnenin birinde zenci asker şöyle diyordu ”ben savaşa vatanıma döndüğümde özgür yaşama hakkını kazanayım diye geldim.”
       Birkaç gün önce Amerika’da yaşayan bir arkadaşımla sohbet ederken “her ne kadar eskisi gibi olmasa da ve ayırımcılığı ortadan kaldıran kanuni düzenlemeler yapılsa da yine de toplumların birbirleri hakkındaki düşünceleri kolay değişmiyor” demişti.. 
      Koskoca özgürlükler ülkesi Amerika hala bu dertten muzdarip ise ben kendi derdime mi yanmam lazım?
      Ya da başka bir ifade ile hep içimiz acıyacak mı?
..............................
       24.01.2019 ilavesi;
      Bugüne baktığımızda galiba öyle olacak. Argümanlar değişti ama huylar değişmedi.

14 Şubat 2010 Pazar

TORUNLARINIZ NEREDE YAŞAYACAK? (1)


Bana ne verirseniz verin, meşe ağacımdan vazgeçmem. Orada yorgunluğumu atıp mal-u hülyalara dalıyorum. Bazen diyorum ki “yahu şu meşe ağacı bilmem kaç metreküp kereste verir, satsam da biraz belimi doğrultsam hani”, sonra kendime kızıyorum “hatıralarını nereye koyacaksın?”.

Eminim ki benim evlatlarım için bir nebze de olsa “baba yadigarı” olacaktır, dolayısıyla onlar tarafından da maddi değerinden çok manevi değeri ile ölçülecektir.

Yani ben terk-i dünya yaptıktan sonra evlatlarım orayı terk etseler dahi, arada bir yadlarına düşüp onun altında yorgunluk atmanın hayalini kuracaklardır.

Yine lafı eveleyip geveliyor diyeceksiniz, haklısınız eveleyip geveliyorum, lakin konu hassas, neresinden başlayacağımı kestiremiyorum, kaldı ki bu işi de kırıp dökmeden yapmam lazım.

Ama can çıkar huy çıkmaz, pat diye söylemek zorundayım,” siz köyden gelenler, şehri mekan yapanlar sizde aynı duygular içerisindesiniz değil mi?”.Ve size sorulduğunda “biz falanca köydeniz” diyorsunuz, yada “dedemler filanca tarihte falanca köyden gelmişler biz aslında falanca köydeniz” diyorsunuz. Arada bir de olsa oraya gidip hatıralarınızı tazeliyorsunuz,yada tazelemenin hayalini kuruyorsunuz değil mi?

Ne güzel geçmişi unutmuyorsunuz ona sahip çıkıyorsunuz, köklerinize sahip çıkıyorsunuz, bundan anlamlı ne olabilir ki? Nice insanlar var ki şehirde kiradan kiraya, o mahalleden bu mahalleye dolaşıyorlar , sizin gibi bir yerlerin mensubu olmak ve aslımız şuradan geliyor demek için neler vermezlerdi ki?

Ve bir gün yolunuz düştüğünde, ihtiyaç duyup köyünüze gittiğinizde yıkılmış bir elma ağacı, yosun bağlamış bir eşik veya tahrip olmuş bir çit gördüğünüzde içiniz burkuluyor, sahip çıkamamanın ezikliğini hissediyorsunuz. Veya birilerinin sizin sınırı yıktığını, tarlanızda hayvan otlattığını, meyvelerinizden birinin dallarının kırılmış olduğunu görseniz celallenip hırs almaya kalkıyorsunuz .Yada köyünüzün her hangi bir köşesindeki koruluğun talan edildiğini,mezarlıktaki canım ağaçların üç- beş bin liralık gelir uğruna kesilip satıldığını görseniz tepkiniz hiçte hayra alamet olmaz değil mi?

Çünkü sizin için bütün bunlar herhangi bir ağaçtan yada eşyadan öte anıları barındıran manevi değerleri pulla ölçülemeyecek varlıklardır, zaten öylede olması gerekir.

Yine köyünüze dışarıdan gelip yerleşenlerin köyünüzün kurallarına, şartlarına, ananelerine uymalarını istersiniz siz o köyde oturmasanız bile. Çünkü köyünüzün emin ellerde olmasını ister bundan huzur duyarsınız.

Peki, köyden şehre gelenler, burada iş, güç sahibi olanlar ve şehirde ticaret yapıp zengin olanlar yada mevki makam sahibi olup şehirleri yönetmeye talip olanlar ve yönetme başarısını gösterenler, neden sizden önce burada birilerinin oturduğunu aklınıza getirmiyorsunuz? Neden onların siz gelinceye kadar nice çileler çekerek burayı sizlere hazır hale getirdiklerini düşünmüyorsunuz?

Şehre gelip oturmak, yerleşmek en tabii hakkınızdır ama buranın kurallarına uymak sizin vazifenizdir, bunu sizden istemek sizden önce buraya gelenlerin en doğal haklarıdır.

Ve sizden önce burada oturanlar, bu şehrin asli unsuruyuz iddiasında olanlar kendilerine hayat veren, kimlik kazandıran şehirlerine ihanet edip tarumar etseler dahi, ona sahip çıkmak şehirli olmanın en baş şartı değimlidir? Şehrin de bir ruhunun olduğunu, her taşının her çeşmesinin her ağacının da o şehre bir anlam kazandırdığını bilmeniz gerekir, tıpkı geldiğiniz köyünüzde olduğu gibi.

Yine özellikle yönetenler, güzellik, uygunluk, yakışırlılık kavramlarının şehirden şehre hatta muhitten muhite ve mahalleden mahalleye değişebileceğini imar uygulamalarının ona göre yapılması gerektiğini,”iktidar bende, ben yaptım oldu” mantığı ile hareket edilemeyeceğini bilmek zorundadırlar.

Sizler eğer burada oturacaksanız, bu şehirde söz sahibi olmuşsanız/olacaksanız bu şehre, onun değerlerine sahip çıkmak zorundasınız ve şehirde yaşamak istiyorsanız her şeyden önce “şehirli” olmak zorundasınız.

Çünkü sonunda şehirli olarak yine bu şehirde torunlarınız yaşayacaklardır………

5 Ocak 2010 Salı

RUXANGİZ QASUMOVA


Gençliğimden beri Azeri türkülerine karşı bir zaafım vardır. Nerede duysam yol, iz demez oturup dinlerim.
Üniversitede okurken işportacıdan beş liraya aldığım, kısa dalga küçük el kadar bir radyom vardı. Divana uzandığimda kulağımın yanına iliştirip,onunla Bakü radyosunu dinlemek benim için büyük zevkti.
Bakü Radyosu gece 21.00 sularında Anadolu Türkçesi ile iki saat kadar yayın yapardı. Yaptığı komünizm propagandaları beni hiç mi hiç ilgilendirmez,propaganda aralarında yayınladığı “mahnılardı. Onlar türkülere “mahnı” derler, tekrarı saat 01.00 den sonra olurdu.Eğer o saate kadar oturuyorsam mutlaka aynı heyecanla tekrar dinlerdim. Hatta o mahnılarla uykuya dalıyordum diyebilirim.
1990 yılında Bakü’ye gittiğimde ilk işim mahnı kasetleri almak olmuştu. Bu Azeri mahnıları aşkı bende artarak devam etti. Bir gün televizyonda kanalları dolaşırken bir Azeri kanalında(ATV ) mahnı yarışmasına rastladım. Gerçi bu yarışma pop müzik üzerine idi ama yinede ilgimi çekti. Bu yarışmayı, rastladığım 2005 yılından bu yana aralıksız bıkmadan , usanmadan izlerim.
Kendimi bu yarışmaya öylesine kaptırdım ki iş programımı yayınlandığı saatlere göre yaparım. Ara verdiği dönemlerde de beni bir huzursuzluk sarar. Bu huzursuzluk öyle yarışma heyecanı falan değil, her ne kadar bir iki tane favorim olsa bile kimin kazandığı umurumda olmaz. Ben münsifler heyetine yani jüri heyetine bağlandım, onları yarışmacılardan daha çok takip ediyorum.Nedenini sorarsanız valla bende bilmiyorum, bir kaç nedeni olabilir.
Ama size bir tanesini söyleyebilirim.”Ruhangiz Kasumova”!..
“Ruhangiz Kasumova” jüri heyetinin bayan üyesi. Biz artık o ve ailesi ile artık ailece dostuz.2007 nin ocak ayından itibaren muntazam görüşüyoruz. Nasıl mı tanıştık bakın anlatayım. ”ULDUZ” yarışmasını artık öyle sıkı takip ediyordum ki, bana göre neresinde hata yapılıyor nereleri abartılıyor veya program yapımcıları nelere dikkat ederlerse program daha iyi olur gibi fikirler yürütüyordum. Hatta öyle ki bazı jüri üyesine kendi kendime kızıyor bazılarına ise sempati ile yaklaşıyordum. En çok sempati ile yaklaştığım “münsifler (jüri) heyetinden “RUHANGİZ KASUMOVA” idi. Ruhangiz hanım artık ailemizin sevdiği, kendimizi yakın hissettiğimiz sempatik, cana yakın, güler yüzlü bir hanımdı, kızması da şirindi sevmesi de.
İşte bu bağlanmadan cesaret alarak 2006 nın Aralık ayında programla ilgili düşüncelerim ile Ünye hakkında bilgiler içeren bir Ünye fotoğrafı gönderdim. Yayında bunu okudu, mutlu olmuştum,onunda mutlu olduğunu hissettim. Aradan iki aydan fazla bir zaman geçmişti ki bir akşam üstü ev telefonum çaldı, karşımda ki “RUHANGİZ HANIM”dı. O tarihten sonra o bizi biz onu çeşitli aralıklarla aradık karşılıklı hatırlar sorduk. Ve şimdi sık sık internet ve telefon vasıtası ile görüşüyoruz. Onun adına Ünye Gönüllüleri koruluğunda üç fidan dikmemizi istedi.Kim derdi ki onunla bir gün tanışacağız ve koruluğumuza fidan diktirecek.Derler ya rüyamda görsem inanmam,onun gibi bir şey.

“ RUHANGİZ KASUMOVA” kimdir, ne ile meşguldür? Bestekar, tiyatro oyunları ve
televizyon dizileri yazarı. Aynı zamanda dizilerin müziğini yapıyor. Azerbaycan’da ve eski Sovyet bloku ülkelerinde çok iyi tanınıyor. Türkiye’ye defalarca gelmiş, geniş bir dost çevresi var.1995’li yıllarda Bursa Şehir Tiyatrosu ve İstanbul Belediye Tiyatrosunda rejisörlüğünü Kenan Işık’ın yapacağı iki oyunu programa alınmış.Ancak yönetimlerin değişmesi sonucu program askıya alınmış.Ayrıca bu yıllarda Başak çocuk dergisinde çocuk hikayeleri yayınlanmış.
Yine o tarihlerde Müşerref Akay “Bu ömür ne uzun oldu” şarkısını, Leman Sam ise “Gelmirsen gelme” ve “Görüşeg” şarkılarını Türkiye’de tanıtmış.

Bu yazımı öylesine bir methiye veya öğünme olsun diye anlatmıyorum. İnsan yaşadıkça nelerle karşılaşıyor, neleri yaşıyor.
Bunu vurgulamak istiyorum, peki bütün bu karşılaşmalar tesadüfimidir, bana göre değil. Zira insan yaşamını her ne kadar tamamen kendisi düzenleyemese de onu yönlendirme imkanına sahiptir. Eğer benim Azerilere ve Azeri “mahnı”larına karşı bir sempatim olmasa idi,yada onun bize karşı muhabbeti olmasa idi karşılaşmamız mümkün olmayacaktı.
Ataların bir sözü var “gönül-gönüle karşıdır” diye . Bir gün gelir gönüller karşı karşıya gelir,vuslat hasıl olur.

İşte o vuslata hazırlanmalı, her zaman hazır ve nazır beklemeli ki hayal kırıklığına uğramayalım. Zira kavuşmak kadar kaynaşmak ve dostlukların sürdürülmesi de önemli.

RUXANGİZ QASIMOVA

28 Aralık 2009 Pazartesi

ARTIK RAHATLAYALIM MI ?...





Geçen hafta “içimiz acıyacak mı?” diye sormuştum,
O günden sonra yazılarımı biraz siyaset kokan konulardan seçsem mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Aslında siyasetle uğraşıyor olmamla beraber, bu sütunlarda siyasete bulaşmama gibi bir niyetim vardı. Siyasetin olmadığı hemen- hemen hiçbir yer olmadığına göre ve rahmetli dedemin” oğul siyasetsiz dünya mı olurmuş” veciz sözüne az buçuk itibar ederek bu yazımda siyasete bulaşacağım.
Cumhuriyet Türkiye’sini kuruluşundan bu yana gözümüzün önünden geçirdiğimizde istisnasız her alanda geliştiğimizi göreceğiz.
Rahmetli babamın babası yani dedeme köyün ağası “ Ankara’daki büyüklerimiz devrim yaptı artık pantolon giyip medeni olacaksınız” dediğinde babam daha beş yaşında imiş.
1940’lı yıllarda vatan hudutlarını beklemek için askere gittiğinde kıçındaki pantolon kırk yamalıymış.
Medeni olmanın ölçüsünün pantolonun kalitesi ile ölçüldüğü konusunda bir bilgim yok, fakat olmazsa olmaz şartlarından birinin de pantolon giymek olduğunu babamla birlikte bize de öğretti devrim yasaları. İlk radyoyu taburda görmüş. Canı çekmiş memleket havalarını dinlemek istemiş. Lakin radyo kanalıda medeniyeti aşk edinmiş, devamlı “caz” çalıyormuş. Anlamış ki medeniyetten kaçış yok “önce medeniyet”.
Arada bir birileri çıkmış “sen insansın, seninde kendi kültürün var, bunu yaşamak hakkın” demiş. Demiş ama dediğine pişman edilmiş, meğer vatan-millet haini imişler, iplerde sallandırılmışlar.
Rahmetli babam buna bir mana verememiş ama hep aklının bir köşesinde tutmuş.
Görmüş ki her on yılda bir vatan haini türüyor, yine on yılda bir vatan kurtaran aslanlar onları tarumar ediyor.
Bu aslanlar önce solculuğa, sonra dindarlığa , en sonunda da milliyetçiliğe gaz vermişler.Garip ki önce kahraman yaptıklarını sonra hain ilan edip zindanlara tıkmışlar.
Bu arada biliyorum hani pek merak etmezsiniz ama ben yine de söyleyeyim,
Benim ailemde herkes ömründe birer defa vatan haini, birer defa da terfi edip vatansever oldular.
Yazıma dönersek,
Yukarıda rahmetli babamdan bahsetmiştim, rahmetli bir gün “ha bu işleri bir türlü anlamadım gözlerim açık gidecek” demişti.”Ben çözemedim oku da sen bari çöz” diye vasiyet etmişti.
Mektebe beş yıl gitmişti ama okumayı zor sökmüştü. Çok şükür mısır ekmeği ile de olsa bizi okuttu, yani kafamız “o kadar” çalışıyor işte !. Ama ben çocuklarımı bilgisayarlarla okuttum, pekte avanak büyümediler yani.
Bende rahmetliden akıllı sayılmam ya, ’70 li yıllarda gaza gelip “hain”lere karşı cenk edenlerden biriydim.
Konulardan devamlı sapıyorum, gına geldi size, isterseniz bir anımı anlatayım da sizi rahatlatayım,
Oğlum ortaokul ikide idi, Mustafa Kemal’lin 1919 da İstanbul’dan Samsun’a gelişini anlatan bir belgeseli Kanal D’de izliyorduk. Yanımda oturan oğlum birden bire “vay canına okulda kandırmışlar bizi haa” dedi.
Anladım ki zamane çocukları artık “emme şekeri” ile kanmıyor,
Görüyorsunuz ya siyaset konulu yazmayı beceremiyorum, ağzımda geveleyip duruyorum, iyisi mi baklayı ağzımdan çıkarayım da ben de rahatlayayım sizde!...
Artık yemezler, dört kere ihtilal yapıp sayısız muhtıralar verenlere bundan sonra inanmak mümkün mü?
Yada “hamudu” ile götürmenin adını “vatan-millet sevdası” diyenler daha çağdaş bir kılıf mı bulmalılar?

24 Aralık 2009 Perşembe

HÜZÜNLÜ KİMLİKLER !...


Bayramın bu son gününde hüzünlü olmam lazım, çünkü işte yine güzel bayramlardan birini daha (Azerilerin deyimi ile) yola saldık.

Ve on-yirmi yıl sonra “ne idi o eski bayramlar” deyip bugünleri hasretle yad edeceğiz.

Şimdi diyeceksiniz ki “bu bayramın nesini anacağız, tatsız- tuzsuz, yavan mı yavan bir bayram geçiriyoruz”.

Aslında size, köşe yazılarıma başlayıp bu köşede yer tutuğum gün söylemeliydim.Çiftliğimdeki baba yadigarı kırk yıllık meşe ağacımın altında mal-u hülyalara dalarım.Kafamdaki ne kadar “cins” düşünceler varsa hep burada aklıma gelir,onları burada fikirleşirim.

Bu aktüel bilgiyi verdikten sonra konumuza dönelim,

Siz ne düşünürseniz düşünün, eski bayramların hasreti ile yanıp tutuşun, yirmi yıl sonra – eğer ömrümüz var ise- beğenmediğimiz bugünün bayramlarını yana yakıla arayacağız.

Peki bizi böyle geçmişe hasret uyandırıp günümüzden hoşnutsuz kalacağımız, bir başka ifade ile günümüzden kaçırıp geçmişin hayali ile yanıp tutuşturan ruh-i haliyemiz nereden ileri geliyor?

Bu arada şunu bilesiniz ki bu sorunun cevabını dört-dörtlük verebileceğimi zannediyorsanız yanılıyorsunuz, ben sıradan mal-u hülyalara dalan birisiyim. Sadece sesli düşünüyorum ve bunları sizlerle paylaşıyorum.

İçinizden birisi itiraz edip “sen ne dersen de yanılıyorsun, eski bayramlar daha güzeldi diyecektir ve bir örnek verecektir, mesela” diyecektir,

“Eskiden bir pantolon diktirmek için dahi terziden bir ay öncesinden sıra alırdık. Terziler aldıkları siparişleri yetiştirebilmek için sabahlara kadar çalışırlardı,hatta bir keresinde bayram namazından on dakika önce pantolonu terziden alıp yeni pantolonla bayram namazına gitmenin hazzını yaşardım,şimdi nerede böyle sevinçler,heyecanlar”

Bunu diyen arkadaşım babasının ihtiyaçla bayram sevincini bir araya getirerek bütçeyi denk düşürmeye çalıştığını söylesem içinin burkulacağını biliyorum, ama maalesef gerçek. Çünkü eskiden almayanın kovalandığı her köşe başında sudan ucuz pantolonlar satan dükkanlar yoktu.

Yada başka bir okuyucu arkadaşımın “eskiden dost akraba ziyaretlerimiz olurdu, şimdi alt kat komşumuza dahi gitmeye üşeniyoruz” dediğini duyar gibi oluyorum.

Eskiden insanların sevgiden öte ekonomik olarak bugünden kat-kat fazla birbirilerine bağımlı olduğunu ve bununda insani ilişkilerde çok önemli rol oynadığını söylersek acaba yanlış mı demiş oluruz, yada onun tatlı hayallerine “maydanoz mu” olduk şimdi?

Bizler,özellikle yaşı artık kemale erenler eski bayramları çok özlerler.Çünkü o devrin yaşam tarzı daha toplumcu idi. Teknoloji ve ekonomik şartlar gereği öylede olması gerekirdi.

Bugün, çağın yaşam şartlarından dolayı bireycilik ve buna bağlı olarak “maddiyatçılık” daha ön planda. Hal böyle olunca, kaçınılmaz olarak bugünkü bayramları bu şekilde yaşamak zorundayız.

Peki, geriye dönüp eski bayramlara yanıp tutuşup ah-u zar ediyoruz da, günümüzü analiz edip kendi kimliğimize uygun yaşam şatlarını oluşturmanın, yada bir başka ifade ile günümüzün teknolojine ve ekonomik yaşam tarzına uygun kültürel yapımızı yeniden şekillendirmenin derdinde neden olmuyoruz………..


İMANIMIZ PARA !...


Rahmetli babam benim yabancı dil öğrenmemi çok isterdi.

“Bir dil bir insan demektir, hangisi olursa olsun yabancı dil öğren ki dünyayı daha iyi tanıyasın” gibi arada bir nasihat ederdi.

Lakin daha ortaokulda iken sınıfa geçmek için İngilizce hocama hediyeler sunmak zorunda kaldığımda hayal kırıklığına uğradı.

Aynı hevesle kendi çocuklarıma yabancı dil öğrenme konusunda heveslendirici girişimlerim olmuştur. Bu çabalarımın boşa gittiğini sanmıyorum, yani benden daha kabiliyetli çıktılar.

Yabancı dil bilmenin avantajları bir yana, bilen insanda kendini farklı kılma duygusunu yaşattığı bir gerçek. Eğer yabancı dil bilenlere karşı bir hayranlık oluşuyorsa, bilenin kendisinde de farklı olmanın hazzını yaşatması normaldir.

Bunların yanında birinin sizin dilinizi bilmesi kadar insanı hoş eden başka bir duygu az olsa gerek. Çünkü dilinizi bilenin size olan itibarını ve bir anlamda hayranlığını, ya da kendisini dilinizi öğrenmeye mecbur hissettiğini gösterir. Öyle ya dünyada onca dil varken sizin dilinizi tercih etmesi sıradan bir istek olmasa gerek.

Acaba bizim dilimizi bilenlere olan muhabbetimiz, ya da duyduğumuz hoşnutluk, itibar edilmenin mi yoksa kendimizi diğer toplumlardan farklı kılmanın getirdiği benlik duygusu mu?

İsterseniz burada konuya ara verip bundan on beş yıl önce yaşadığım bir olayı anlatayım.

Bir bakkal arkadaşımın Fransız misafiri vardı. Bizim yaşlarda, hanımı ve çocuğu ile beraber arkadaşıma misafir olmuşlardı. Fransızca bilmediğim için arkadaşımın aracılığı ile konuşuyorduk. Bir ara birden bire sen neden Fransızca bilmiyorsun? Dedi.

Bu hesap sorarcasına sorulan soruya karşılık “peki sen neden Türkçe bilmiyorsun,Adriyatik’ten Çin’e kadar Tükçe konuşarak gidebilirsin, peki Fransızca konuşarak nereden nereye kadar gidebilirsin?”dedim. Beklenmedik bu soru karşısında cevap verecek cesareti kendisinde bulamadı.

Orada anladım ki diline ne kadar çok sahip çıkarsan o kadar çok benliğine, kimliğine sahip çıkarsın. Ve dilin dünyada ne kadar çok konuşulursa o kadar itibarlı ve diğerlerinden birkaç kademe üstünsün demektir.

Fransız kendini bizden üstün ve medeni görüyordu. Dolayısıyla kendi dillerinin öğrenilmesi dünya ölçeğinde olmazsa olamaz şartlardan biriydi ve kendi açısından haklıydı. Bugün yazımı anılarla devam edeceğim galiba;

Vaktiyle bir harita mühendisinin bürosunun açılışına gittim, büronun adı “Anatolia” idi, yani “Anadolu”nun İtalyanca yazılışı.

Sordum, bu adı koymanızdaki sebep ne? Cevap “değişiklik olsun diye, birde akılda kalır, hani birazda modern olsun kabilininden”.

Belli ki modernlik anlayışları farklıydı. Bende şu cevabı vereceklerini zannettim, “en büyük hissedarımız İtalyan olduğu için, yani isim hakkı dolarları en çok koyanındır”.

Yine burada şu soruyu sordum kendi kendime,

Acaba geçmişine sahip çıkmamakla sonradan görme arasında bir bağlantı var mı?

Yâda bu soruyu şöyle mi sormalıydım,

Geçmişinden utanan, birilerinin mankurt’umu olur?

Dedim ya bugün benim hikâye anlatma günüm,

1986 lı yıllar, belediye meclis üyesiyim, Ünye’de sahilde iskele girişinde yeni düzenlenen parka ad koyacağız.

Başkan “ONEY” adı konsun dedi. Gerekçe olarak bu adın Ünye’nin Romalılar dönemindeki adı olduğu ve bu sayede çok turist çekeceğimizi ifade etti.

Hani derler ya “imanımız para”, gerçekten para insanın her şeyini satın alıyor, geriye etle kemik kalıyor. Ne yazık ki oda bir gün toprak oluyor.

Buna karşı çıktım,” eğer mutlaka bir şey pazarlayacak isek kendi malımızı pazarlayalım”. Sonunda parka “Yunus Emre” adını koymaya karar kıldık.

Galiba bu ikilem, kendisi olma becerisini gösteremeyenlerin düştükleri garip bir durum diyorum ben, en iyi niyetli ifademle.


RUHSUZ MADDE


Ağıt yitirilen şeylere yakılır şüphesiz, eğer yitirilmişse mutlaka değerlidir, fakat gerçekte insan burada kaybettiği güzel anılara mı yanar yoksa geçen ömrün, yaşlanan bedenin çaresizliğine mi hüzünlenir?

İsterseniz gelin bunu hep beraber düşünelim, malum benim kırk yıllık meşe ağacım var ve bunları hep onun altında mal-u hülyalara dalarak fikirleşiyorum.

Burada geçmişe ağıtı sadece yaşlanan bedenimizin hüznü olarak göremeyiz şüphesiz, değişen çağın değişen iklimini de hesaba katmak gerekir.

Siz isterseniz ileri sürdüğüm birinci nedeni aklınızın bir köşesinde saklayın, ikinci nedene geçelim. Malum teknoloji ilerledikçe, insan yaşamı kolaylaştıkça kişinin çevreye olan bağımlılığı azalıyor. Zaten ataerkil ailelerin dağılması sürecini çoktan geçip çekirdek ailelerde bile çözülme yaşamıyormuyuz, çocuğun eli ayağı tutar hale gelince “artık kendi başının çaresine bak” demiyormuyuz? Yada toplumun yardımlaşma göstergeleri olan düğünler ve cenazeler artık bir seramoniden öteye bir şey ifade ediyor mu?

Bundan yıllarca önce bir arkadaşım pastane açmıştı, açılış gününe giderken çıkınımda işine yarayacak bir şeyler götürdüm. Bana kızdı ve” bunlara ihtiyacım olacak kadar düşmedim” dedi. Halbuki babamlar bir arkadaşının dükkanının açılış gününde ona hediyeler götürürler ve akabinde ondan alış-veriş yaparlardı. Üstelik ödemeyi aldıkları malın kat-kat fazlasına yaparlardı, amaç dostlarına maddi ve manevi olarak destek çıkmaktı.

Şimdi anlayış değişti, devir rekabet devri, altta kalanın canı çıksın devri,”gücün yetiyorsa yap” devri.

Şimdiki açılışlarda dükkan sahibi rüşvet dağıtıyor, “aman gelin benden alış veriş edin” demeye getiriyor, rüşvetin adı reklam,kanarsan !.. Daldan dala atlıyorum,

İçinde ruhun olmadığı bir çağda yaşamaya başladık, ve bu çağın anlayışı ile gelenekleri sürdürmeye çalışıyoruz, tezat burada.

Bu anlayış her kesime bulaştı, zengini- fakiri, köylüsü – şehirlisi, muhafazakar olanı- olmayanı maddenin o soğuk, ruhsuz yüzü ile haşır neşiriz. Eskiden iftara beş-on dakika kala evin hanımında ve çocuklarda telaşa ve koşuşturma başlardı. Komşular kendi aralarında yemek ikramları yarıştırırlardı, özellikle dolu gelen çanaklar boş gönderilmezdi.

Bu insanların birbirlerine olan yaşam bağımlıklarının sanat haline gelmesiydi, yani yaşamın kendisi sanatsaldı.

Şimdi komşularımızın kimler olduğundan bihaberiz, acaba bu tenezzülsüzlük dünyayı evimizin en mahrem yerine kadar getiren teknolojiler mi?

Geçtiğimiz ramazanda bir tv kanalındaki iftar programında pazardan alınıp eve götürülen erzakın dahi kapalı ambalajlarda götürülmesi gerektiği, çünkü bunları alamayıp iç geçirenlerin olabileceği vaaz ediliyordu. Programın içindeki reklam spotunda ise bir meşrubat reklamı vardı ve insanları almaya özendiriyordu,seyredenler susuz halleri ile iç geçirip bakkallara koşsunlar, Alamayanlar kimin umurunda ”alamıyorsan derdine yan”…….

Üstelik, al ve “farklı” olmaya hak kazan, yani ayrıcalıklı ol, kısaca birey ol fikri işleniyordu,yani başkaları seni ilgilendirmez “kazanmaya bak, kazandığını sorumsuzca harca, başkaları senin neyine?”.

O an anladım ki artık yaşam sanat olmaktan çıkmış, ruhsuz madde sanat haline gelmiş, neyleyim…………..


NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

                    Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyre...