Bu Blogda Ara

29 Temmuz 2026 Çarşamba

ATATÜRK’DEN DAHA AKILLI OLUNABİLİR Mİ?

 


Adam köyde mütevazı evinin önünde, duvara sırtını dayamış yere oturuyordu. Cigarasından derin fırtını çekerken “ne olacak halimiz?” Diye geçirdi içinden.

Öyle ya,

Yaşı altmışını geçmişti. Kızlarını evlendirmiş, oğulların her birisi şehirde kendilerine iş bulmuşlar, ev, bark sahibi olmuşlardı. Köye bayramlardan bayrama ya da bir-ikisi fındık toplama zamanı öylesine uğruyorlardı. Babamız “gelmediler demesin” kabilinden…

Adam fındığı babasının diktiğini zar zor hatırlıyordu. O zamanlar sabi çocuktu. Dedesinin zamanında tarlada mısır, fasulye, pancar vs. evin ihtiyaç duyduğu ne varsa dikiliyordu. Fındık furyası başlayınca babası da buna uymuş, tarlaya fındık dikmişti.

Babasının yirmi beş dönüm kadar arazisi vardı. Bu da onlara yetiyordu. Babası öldüğünde miras olarak adama yedi-sekiz dönüm arazi ancak kalmıştı. Tapular zaten öteden beri hisseliydi. Yığınla hissedarı vardı. Çoktan satacaktı ama köyde alıcı yoktu. Dışarıdan alan da olmazdı. Bir de ata-baba yadigârıydı. Burada çok anıları vardı.

Babasından kalma fındık bahçesi onlara zar-zor yetti. Kendi iş güçleri ile çoluk-çocuk bir şekilde götürüyorlardı. Bu yüzden oğullarının her birisi rızık peşinde ülkenin dört bir tarafına dağılmışlardı.

Bahçedeki fındık ağaçlarının yaşı neredeyse kendi yaşında idi. Kendisi gibi kocalmışlardı. Son birkaç yıldır hem yeterince bahçeye bakamıyordu ve hem de kokarca bahçeyi perişan etmiş, verim bir hayli düşmüştü. Devlet de eskisi gibi ”baba” değildi ve “ne haliniz varsa görün” diyordu. Ürünün değeri masrafları karşılamıyordu. Kısaca “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık…”

Can sıkıntısından dün akşam köydeki arkadaşları ile çay sohbetinde memleket meselelerinden dem vuruyorlardı. Hemen hepsi kendi yaşlarındaki komşularıyla ince belli çayın eşliğinde zaman öldürüyorlardı. Söz CHP’den geldi. Her birisi bir şeyler söyledi. Kimisi Kılıçdaroğlu’nu haklı buldu… Kimisi de Özgür Özel’i… Bu konuda her kafadan bir ses çıktı… İçlerinden birisi Atatürk’ün partisi bu duruma düşmemeliydi… Diğeri “merak etme Özgür Özel’in YENİ Parti’si Atatürk’e sahip çıkacak” dedi. Bir başkası Özgür Özel kocaman bir afiş yaptırmış “Köylü milletin efendisidir” yazıyordu. İçlerinden bir atıldı “he lan Ziraat Odasının duvarında da aynı yazı var.” Özgür Özel taraftarı gibi gözüken “ben Ziraat Odasının başkanını tanıyorum çok iyi ilericidir.” Sözüne devam etti “biz Atatürk’e sahip çıksaydık memleket gericilerin eline geçmez, bu duruma da düşmezdik.”

Kenarda sessizce tartışmaları dinleyen oturanlardan birisi “he yaa… Atatürkçüler başta olsaydı, fındık bahçeleri Kokarcadan perişan olmazdı.” Dedi bıyık altından gülerek.

Özel sempatizanı hiddetle “Atatürk’le Kokarcanın ne alakası var?” Niye dedi sessiz duran adam “Atatürkçüler başta olsalardı bu hale düşmezdik demedin mi?”

Hiddetli adam hışımla “Ne zannettin? Atatürkçüler ilericidir, aydındır, çağdaştır, demokrasiyi savunurlar… Hem köylüden yanalar, köylüyü her zaman düşünürler.”

Hiç söze girmemiş adam hiddetli adamdan cesaret aldı. “Atatürk ‘köylü memleketin efendisidir’ demedi mi? Mecburlar, bize sahip çıkacaklar. Kokarcayı da hallederler efendim.”

Sessiz adam söze girdi “şunun şurasında köyde kaç kişi kaldık, aha burada oturan üç- beş kocaman.”

Ev sahibi adam, “son yudumlarınızı da çekin de tazeleyeyim çaylarınızı… He sahi yav… Bu yıl fındık amelesi bulabilecek-miyiz?”

 

 

11 Temmuz 2026 Cumartesi

ÜNYELİ BAŞKANIN AĞZINDAN USULSÜZLÜĞÜN USUL OLMASININ TEYİDİ…

 

9 Haziran 24’de yazdığım “meşru rüşvet” yazımda, geçmişte yaşadığım olaylardan örnekler vermiştim. 87’li yıllarda başkan Cerrahoğlu’na demiştim ki “başkan kaçak kat karşılığı bağış almakla usulsüzlüğü usul haline getiriyorsun.” Başkan da bana “Yakup halka yaptığım hizmetleri hangi parayla yaptığımı zannediyorsun?”

Zaman geçti, yıllar ilerledi… Bu iş sektör haline geldi. Zamanının ruhuna göre yeni şartlarda, usullerde zuhur etti. Kimileri bu işi gayet ustaca, zeytinyağından kıl çeker gibi “kılı kırk yararak,” kimileri de yüzüne, gözüne bulaştırarak yaptı. Ama yaptı, yapıyor.

Burada ara verip, yazıma başka cenahtan devam edeyim.

Masummuş gibi gözüken, günün şartlarında cevaz verilen veya kısa dönemin küçük kaçamağı imiş gibi görünen öyle hareketler vardır ki; zaman içinde gelişir, büyür, normal davranışlar, usuller olarak karşımıza çıkar. Karakterimiz haline gelir.  Bu hayatın her alanında gözükür.  

Mesela, çok küçük bir örnek size,

Apartmanın daire kapısında ayakkabı bırakmak kanunlara göre yasaktır. Ama (önce) bir çift ayakkabı ile başlayan ihlal zaman içerisinde ayakkabı yığınlarına, o da yetmez iş eşyalara kadar varır. Sonra bir bakarsınız ki, sahanlık eşya yığınları ile dolmuş. Yadırganmayan, sanki sahibinin müktesep hakkıymış gibi dönüşü zor olan bu usul apartmanın karakteri haline gelir.

Bu görünen usulsüzlüğün usul haline gelmesidir. Bir de görünen ama sanki farkına varılmıyormuş, bilinmiyormuş, normalmiş gibi yapılan usulsüzlükler vardır. Bu işe teşne olan bütün tarafların bildiği ama kendilerince “kutsallaştırdığı” usulsüzlükler vardır ki… Toplumu içten kemiren bunlardır.

İş ayyuka, bir şekilde gün yüzüne çıktığında…

Ülkemiz sathında, (partili, partisiz) bu konu üzerine yaptığımız tüm eleştirilerde işin özünden ziyade, arazların kimler tarafından “marifetle-dirildiği” üzerinedir. Sanki bütün kabahat kişilerin ya da kurumların “özellerinde” yaptıklarındadır. Hâlbuki ya işimize geldiği için ya da bir gün bizim de ihtiyaç duyabileceğimizi var saydığımız bu “usul haline gelmiş usulsüzlüklere” özü ile alakalı hiçbir özeleştiri getirmeyiz. Bunun örnekleri dinimizde de bir hayli fazladır ama oralara girmeyelim.  

Partisel eleştirilere baktığınızda bu alana hiç girmezler demiştim. Nitekim CHP’lilerin günümüzde mahpushaneleri dolduran belediye başkanlarının durumu da tam budur. İktidar bunu yani “usul haline gelen usulsüzlüğü” bildiği için CHP’ye buradan yüklenmektedir.

Siyasete biraz daha girelim,

Aslında, ülkenin fukaralığı, demokrasi, hukuk, adalet kavramlarından ziyade ülkemizi kangren gibi saran “usul haline gelmiş usulsüzlüklerin” nasıl bertaraf edilmesi gerektiği üzerine kafa yormak olmalıdır. Çünkü toplumun öncelikli derdi (elbette saydıklarımız da önemlidir) bunlar değildir. Aslında sonun, farkında olunduğu halde, değilmiş gibi davranılan ama (bahsettiğimiz gibi) kangren gibi hayatımızın her alanını saran bu hastalıklardır. Bu günün ortamı buna müsait ve CHP için de bulunmaz fırsattı. Zira kazandığı belediyeler bunları uygulamak için bulunmaz alanlardı. Fırsat kaçtı. Demek ki CHP’de bu arazlardan nasibini almanın peşinde.  

Yukarıdaki konumuza geri dönelim,

Özelde Ünye’de iş (usulsüzlüğün usul haline gelmesi) öyle ayan-beyan hale gelmiş ki; Belediye başkanımız bunu aleni olarak, göğsünü gere gere beyan edebiliyor. Ulvi gerekçe malum “biz bunu halkımızın yararı için yapıyoruz.”

“Bağış” son derece kutsal fakat o derece de tehlike bir kelime… Her türlü amacın da kılıfı olabilir.

Hukukta bir kural vardır. “Usul esastan önce gelir.” Dinimizde de böyledir. Haram malla zekât olmaz. Yüzde yüz haklı da olsanız usulüne uymadığınızda davayı baştan kaybedersiniz.

Kaldı ki,

Kamu kurumları, kanunlar ve usullerle yönetilir.

Yazımı, 1989 Temmuzunda beni sorguya çeken belediye müfettişine söylediğimle bitireyim. “HANGİ ENAYİ DURUP DURURKEN BELEDİYEYE BAĞIŞ YAPAR!?...”

 

 

 

6 Temmuz 2026 Pazartesi

MİLLETLEŞME YOLUNDA

 

Başta Sosyalistler olmak üzere Milliyetçiler ve İslamcılar, kendi ideolojilerinin öngörüsünde toplumu dizayn etmek amacını taşırlar. Dolayısıyla toplumun genel yapısını, değerlerini ve geleneklerini her zaman göz ardı ederler. Çeşitli tanımlamaları kendi ideolojileri çerçevesi içerinde tariflendirirler.

Mesela,

Sosyalistler için millet kavramı “dil, coğrafya ve tarihsel miras gibi ortak kültürel öğeleri barındıran ancak kapitalizmin yarattığı statik veya bölücü bir yapı olarak değil; sınıfsız bir topluma doğru evrilecek, tarihsel ve geçici bir insan topluluğu olarak ele alınır.”

Milliyetçiler için millet kavramı “bireylerin önüne geçen ve onları yüce bir devletin organik birer parçası olarak gören aşırı milliyetçi (ultra-milliyetçi) bir temele dayanır. Millet, kan bağına veya ortak bir "yeniden doğuş" mitine dayanan kutsal ve bölünmez bir bütün olarak kabul edilir.”

İslamcılar için millet kavramı “ırk, dil veya coğrafi sınırlara dayalı modern ulus-devlet anlayışından farklı olarak dini ve itikadi bir birlikteliği (ümmeti) ifade eder. Bu yaklaşım, köklerini Kur'an terminolojisinden ve Osmanlı'nın geleneksel sosyopolitik yapısından alır.”

Her üç ideolojide toplumun genel yapısından bağımsız olarak, iktidara geldiklerinde devlet yapılanmasını buna göre düzenlemek, toplumu ideolojileri doğrultusunda dizayn etmek amacını taşırlar.

Ancak,

Toplumun genel yapısının buna müsait olup olmadığını düşünmezler. Zaten öncelikli amaçları savundukları deliller vasıtası ile devleti ele geçirmektir.

Devleti ele geçirdiklerinde toplumu dönüştürmede başarılı olabilirler mi? İstisnasız tüm ideolojiler amaçlarına ulaşmak için otoriter davranmak zorunda kalmışlardır. Ama başarılı olamamışlardır. Ya iktidarı bırakmak zorunda kalmışlar ya da ideolojilerini sulandırmışlardır. Sonunda geldikleri noktaya kendileri bile anlam veremezler. Bunun dünyada örnekleri çoktur.

Gelinen noktada, toplum değerlerini, geleneklerini ve hatta (sosyalizmde olduğu gibi) sınıfsal yapılanmasını tasfiye etmişlerdir. Toplum kesimleri arasındaki yüzyıllardır deneme yanılma ile oluşturulan hassas denge yok edilmiş, toplum insan yığınları haline getirilmiştir. Gün gelip toplum basıncına dayanamayıp tasfiye olduklarında değerlerini, sınıflarını yitirmiş, darmadağın olmuş topluluk bırakmışlardır. Ülke artık geri dönüşü zor bir yola girmiştir.

Özelde, bizim gibi imparatorluk bakiyesi bir ülke için oldukça iç açıcı olmayan durumdur.

Osmanlı İmparatorluğunda milletleşme yolundaki çalışmalar gelişmiş ülkelerden çok sonra,19. Yüzyılın sonlarından itibaren ivme kazanmış, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra devlet politikası haline gelmiştir.

Lakin,

20. yüzyılın ideolojiler çağı olması, cumhuriyet yöneticilerinin ideolojik yaklaşımları, yukarıda da bahsettiğimiz gibi siyasi partilerin ve elitlerin toplum değerlerini ideolojiler üzerinden tanımlamaları hem değerleri dejenere etmiş ve hem de karşıtlarının değersizleştirmelerine maruz kalmıştır.

Mesela,

Sosyalistler için din afyondur, tasfiye edilmeleri gerekir. Milliyetçilerin lügatinde etnik guruplar yoktur. İslamcılarda ise, milletin adı anılmaz, Müslümanlar ve gayrimüslimler vardır. Hayat İslami yaşamdan (!) ibarettir. Her şeyin dinle bağlantısı olmalıdır.

Halbuki,

Hayat ne siyahtır ne de beyaz. Her ikisi arasında gri alanlar vardır. Üzerinde yaşadıkları toprakları ortak vatan bilmiş toplumun, yüzyıllardır oluşturdukları değerler manzumesi vardır. Bunları yok saymak, topluma “kitaptan okudukları” ideolojilerini dayatmak “leyleğe ancak kuşa döndün” meselini dayatmak gibidir.

Sosyalist bir arkadaşımın Türk olduğumuz için övünmemiz gerektiğini, dinin toplum için olmazsa olmazı olduğundan bahsetmesi… Eskiden Türk tarihini Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren başlatanların, “bizim binlerce yıllık tarihi geçmişimiz var” demeleri… Milliyetçilerin aynı vatan içinde yaşayanların etnik kökenlerinin farklı olabileceklerini artık düşünmeleri… Tesettürlü bir hanımla serbest giyinen bir hanımın caddede kol kola neşe içerinde yürümeleri… Toplumun (aslında var olan ama bastırılmış) duygularının gün yüzüne çıkmasının göstergeleridir.

Galiba yüzyıllık cumhuriyet tarihimizde milletleşme yolunda yeni bir evreye geçiyoruz. Günümüzde yaşadığımız tüm olumsuzluklar, yukarılarda yaşanan (toplumun çok da hoş görmediği) kavgalara rağmen toplum metanetini koruyor. Gördüklerim benim yarınlara ümitle bakmamı sağlıyor. Umarım yanılmam.

Kısaca,

Toplum ideolojilerle değil, değerleri ile yaşar ve gelişir. Devletin vazifesi bu değerlerin çağın gelişmesine uygun olarak yenilenmesinin yolunu açmaktır.  

YENİ PARTİ’YE MÜJDE… KAZANMANIN YOLU GÖZÜKTÜ

  1915 yılında Rusya’da hatırı sayılır kıtlık baş gösterir. Menşevikler köylüye yardıma koşarlar. Ama Bolşevikler bunu reddederler. Gerekçel...