Bu Blogda Ara

31 Ağustos 2026 Pazartesi

ABİ KARTINI ÇEK!..

 



Gürcü çalışanlarım vardı bir ara… Çocuklarından ikisinin aralarındaki yaş farkı bir yaşını biraz geçiyordu. Yaşça küçük olana büyüğü için “o senin ablan, abla demen lazım dediğimde, “nedenmiş?”

Derdi. Abla demeyi reddederdi. Herhalde dedim kendi kendime, bir yaş farkını kabullenemiyor.

Zaman geçti, bu sefer aralarında beş yaş fark olana dedim. O da kabullenmedi.

Meğer onlarda abi, abla gibi sıfatlar kullanılmıyormuş.

Milletlerin çok da dikkate alınmayan, göz ardı edilen gelenekleri vardır. Bunlar farkında olunmadan yaşanılan, uygulanan değerlerdir. Ama bir araya getirdiğinizde o toplumun kimliğini, kültürünü oluşturur.

Bu değerler manzumesi zaman içerisinde başka şeylere evrilir ama moda değillerdir. Elbise gibi yıldan yıla değişmez. Toplum hayatına giren yeni uygulamalar ancak toplum tarafından kabul gördüğünde gelenek halini alır, toplum kimliğine katkı sağlar. Yoksa unutulur gider.

Elbette bunlar, toplumun inançları, tarihsel genetiği gibi toplumun kimliği ile uyumlu davranış biçimleridir.

Özellikle bazı davranış biçimleri vardır ki; Toplumun inancına saygının göstergesidir. Hani “ben uyamıyorum ama size de saygı duyuyorum” kabilinden…

İsterseniz size birkaç örnek vereyim,

Adam haftanın altı günü içkinin küpüne düşer ama cuma akşamları başını kesseniz bir damla içmez. Çünkü dinine ve yaşadığı topluma saygısı vardır.

Ramazan’da oruç tutmaz ama gizliden yer. Ya da açık olan lokanta ve kahvehaneler pencerelerini perde ile kapatırlar ki içerisi görünmesin, içeride kimlerin olduğu ortaya çıkmasın. Bu son yazdığım toplum baskına karşı bir tedbir gibi gözükse de özünde topluma olan saygıdan ileri gelir.

Yine bir örnek size,

Samimi olduğunuz ama evine gitmediğiniz arkadaşınızın evine ilk defa gittiğinizde (dinle, diyanetle alakası olmasa dahi) evine ayakkabınızı çıkarmadan girdiğinizde size ters-ters bakması kaçınılmazdır. Çünkü onun kültüründe ayakkabı ile içeri girmek yoktur.

Tüm bunlar bizim farkında olmadan uyduğumuz, hatta titizlikle uyguladığımız geleneklerimizdir.

Bunlar sorgulanmaz, sorgulanması da ayıp addedilir. Didiklenirse mutlaka bir neden bulunur. Ama hiç de gereği de yoktur. Çünkü artık kültürümüzün parçaları haline gelmişlerdir. Tıpkı halının bütünü oluşturan yılların motifleri gibidirler.

Hınzırlıktan-mıdır yoksa cehaletten-midir nedir? Bu tür kültürel davranışları sorgulayanlar vardır. Kendi ideolojik perspektiflerinden bakarak yargılarlar. İdeolojilerine göre bunlar ya yobazlıktır, gericiliktir, iptidailiktir ya da dini inançların sulandırılmasıdır. Nitekim geçtiğimiz yüzyılın modası ideolojiler yüzünden epeyi değerlerimizi göz ardı ettik, unutup gittik. Ama yerine (topluma renk veren) değerler koyamadık, evrimleşemedik.

İdeolojik saplantılar yanında hızlı şehirleşmenin de rolü büyük tabii… Henüz şehirli olunamamışken yeni gelenlerin uyum sağlamalarını elbette bekleyemeyiz. Konumuzla ne kadar alakalı bilemem ama yazmadan geçemedim.

Devam edelim,

Hepimizin yolu bildiğimiz marketlere düşer. Kasaya varırsınız, kasiyer genç kız işlem sonunda size “kartını çek abi” der. Bu sözün neresinden tutacaksınız? Kafayı emir kipine mi takarsınız, taş çatlasın 25 yaşındaki bir hanım kızın benim gibi yaşı kemale ermiş birine abi demesine mi?

İtiraz edecek olduğunuzda; Katmerin büyüğü gelir. Bu sefer aymaz, “peki ne diyeyim ya da daha kötüsü lafı geveleyerek “n’olmuş yani” der.

Bunların yanı sıra (genelde erkek kasiyerlerin) “kartını çek dayı” lafına çok içerlerim. Emir bir tarafa, dayı lafı çok itici gelir bana. Çünkü dayının bir anlamı da “kabadayıdır.” Kabadayılık olmak istemediğim sıfatlardan biridir. İkincisi millet olarak bizde sülale baba tarafından yürür. Ana tarafı ile pek anılmak istemeyiz. Deriz ki “anam falancalardan…” Yukarıda da bahsettiğim gibi bu geleneğin tartışması olmaz. Genetiğimizde bu var. Siz hiç Yunanlılar gibi kızın evlenirken damada başlık parası verdiğini gördünüz mü?

Neyse,

Yine yukarıda da bahsettiğimiz gibi eğer bu tür gelenekler (günün şartları gereği) kalkıyor ise- ki bu emirle kalkmaz- yerine ne konmalı/koyuluyor?

Bu sadece sözlerde değil… Kılık- kıyafetlerde, insani ilişkilerde, trafikte, sokakta ve hatta siyasette her yerde keşmekeşlikler, basite indirgemeler aldı başını gidiyor.

Geçen gün oturduğum apartmanın kapısının önüne park eden, (bir sokak ötede oturan) bir zata park edemeyeceğini söylediğimde “burası tapulu malın mı? Dedi.

Ben de “elbette tapulu malım değil. Ama edep, adap, nezaket, letafet var. Zira her şey kanunlarda yazmadığı gibi toplum sadece kanunlarla da yönetilmiyor/yönetilemez.” 

20 Ağustos 2026 Perşembe

YENİ PARTİ’YE MÜJDE… KAZANMANIN YOLU GÖZÜKTÜ

 

1915 yılında Rusya’da hatırı sayılır kıtlık baş gösterir. Menşevikler köylüye yardıma koşarlar. Ama Bolşevikler bunu reddederler. Gerekçeleri, “eğer halk rahatlarsa devrim sekteye uğrar.” Çünkü devrim halkın mağduriyeti üzerine kuruluydu. Yani köylü ve işçi ne kadar mağdur olursa, devrime o kadar kolay ulaşılırdı.

Nitekim,

Tüm ideolojiler, “iktidar yolundaki” politikalarını “halkın” mağduriyetleri üzerine oturturlar. Komünizm halkın fukaralığı, ezilmişliği, milliyetçiler ülkenin işbirlikçi dönmelerin eline geçtikleri, dini akımlar “inanmışların” dini baskılara maruz kaldıkları üzerine kurgularlar.

Ya da,

Eğer iktidardaki parti otoriterse, hukuku görmezden geliyorsa, yolsuzluk ayyuka çıkmışsa… Fukaralık halkın ümüğünü sıkıyorsa…Muhalefet partileri bunlar üzerine yoğunlaşırlar, her gün yatıp kalkıp bu konuları işlerler. Kısaca, halkın nazarında hangisi prim yapıyorsa bıkmadan, usanmadan bu konuları işlerler.

Ne var ki,

Tüm bu sorunların çözülebilmesi için ne gibi politikaların yürütülmesi konusunda ele avuca gelir çözümler üretmezler. İktidara hariçten direktif verirler “bu sorunları çöz…” Aslında maksat direktif gerekçelerini pekiştirmektir. “Nasıl olsa çözemeyecek, o zaman bize gelin.”

İktidarın gücü olsa, aklı yetse veya niyeti olsa herhalde bir şeyler yapar.

Menşevik, Bolşevik tarihi örneğinde olduğu gibi muhalefetin maksadı acaba çözüm üretmek için iktidara gelmek mi? Yoksa tüm bu ajitasyonlar iktidar olmak yolunda yürütülen bilinçli politikalar mı?

Bu iki amaç aynı gibi gözükse de sonuç aynı kapıya varmıyor. Birinde mevcut kötü durumun analizleri yapılır, programlar üretilir, bir yandan da hazırlıklar yapılır, kadrolar oluşturulur. Parti programı olarak halka sunulur. Yani halka yanlışlar anlatılır, bunları giderecek programlar sunulur. Dünya artık sloganlar üzerinden yönetilmiyor. Gerçi bu, önceden başlanılan, uzun vadeli bir çalışmadır. Seçim sathında özet geçilir.

Öbüründe ise,

Mesela emeklinin, işçinin sorunlarını gidereceğiz dediğinde bunu taahhüt eden partinin iyi niyetini gösterir. O partinin kabiliyetini, iktidara geldiğinde iyi niyetli hareket edip etmeyeceğini göstermez. Ya beni kandırıyorsan? Ya beceremezsen? Çünkü ekonomi bütündür, alanlar hep birbirlerine bağlıdır. Para basıp dağıtacak halin yok. Bir örnek size… AKP 3Y sloganı ile seçmenden oy istedi. Sonuç?

Bir örnek daha,

Ülkede demokrasiyi getireceğiz dediniz. Gayet güzel. Kim istemez ki… Demokrasi getirdik denilince gelmiyor. Bunun alt yapısını nasıl oluşturacaksınız? Mesela ülkemiz yüzyılının sorunu, lider kültünü nasıl tasfiye edeceksiniz? Bunu açıkça ifade etmeniz gerekir.

Bir de,

Dilde pelesenk edip sloganlaştırılan konular halkta bıkkınlık yarattığı gibi, başka konulardaki sorunları partilerin görememesine ya da kasıtlı olarak görmemesine yol açmakta.

Yine mesela,

Son günlerde gündeme gelen cemaatler, tarikatlar meselesi. Yolsuzluklar, çeteleşmeler v.s o tamam. Ama bu cemaatler, değil ülkemizin dünyanın gerçeği. Bu konuda (öyle veya böyle) ne düşünüyorsunuz?

İşaretim YENİ PARTİ malum. Gelinim sen işit kabilinden…

Onlara da hak vermiyor değilim. Aşağı tükürseler sakal, yukarı tükürseler bıyık. Memleketin hali belli, korkular belli, elde avuçtakiler de belli. Adamın sermayesi yüklüdür, vara da harcar, yoka da… Eğer sermaye kıt kanaat ise, Allah kolaylık versin. Sermayeden kastım, nakit değil. Sermaye eleğin altına düşenler… Bir de nerede ise yarım asır iktidar olmaya hasret kalınmışsa…? Nefis bu belli olmaz!

Elde, avuçtaki ile siyasi mücadele edeceksin… Sonra bunlarla iktidara geleceksin… Allah bu memlekete acısın.

Hukuk siyasete bulaştırılmış olsa bile ve terk edilen partinin mensupları da olsalar… Akraba belediyeler sicile çok kötü işlendi.

Umarım, Yeni Partililer gidecekleri genel kurulda bunları dikkate alırlar.

Bir not; MetroPOLL şirketinin yaptığı ankete göre memleketimizin %64,1 kaygı ve bıkkınlık hissederken; yarınlara %10,6 umutla, %7,2 güvenle bakıyor. Tam da (iktidar olma namzedi) muhalefete göre bir ülke!... Nasıl olsa malzeme gani… Hava da müsait.

 

11 Ağustos 2026 Salı

YENİ PARTİ İL BAŞK. CİHANGİR ŞİMŞEK’E ARZUHALİMDİR

 

Rahmetli Ulu Büyük Dedem arada bir hayret ifadesini bu sözlerle ifade ederdi. “Bir yaşıma daha girdim.” Bu yıl böyle olacak galiba…

Her yıl olduğu gibi yaza girerken rehavete gireceğimiz yerde… Bu yıl her gün bir başka şeylere şahit oluyoruz. Şimdi de kısaca” açılım” meseleleri bu sıcakta bizleri meşgul etmeye başladı. Ağustos sıcağımdan daha fazla terletir oldu.

Ancak,

“Büyüklerimiz” memleketi düzene sokmakta mahir oldukları için bu konuda (her ne kadar bazı kankanlarım hop oturup, kalksalar da) hiçbir tereddüdüm yok. Onlar işlerini bilirler.

Benim aklım fikrim fındıkta. Geçen gün bir yaşıtım “Yakup aha biz geldik gidiyoruz, bundan sonra beş-on sene idare ederiz zahir. Geride kalanlar düşünsün.” Dediğinde “adama bak ne de rahat” diye geçirdim içimden.

Öyle ya,

Yıllarca fındıkla cebelleş et, sonra gelinen nokta “sat anasını bak keyfine” modu. Arkadaşım da haklı. Gençlerin lügatinde fındık denen nesne yoksa biz ne yapalım? Değil mi ya…“al emekli maaşını yat aşağı.”

Diyecekseniz ki,

Başlıktaki Cihangir Şimşek’le fındığın ne alakası var? Malum olduğu üzere Cihangir Şimşek payitahtımız Ordu’nun Yeni Parti il başkanı. Bu yönüyle bağlantılıyız. Diğer yönüyle Ünye’nin eniştesi ve ilave olarak bir masada sohbet etmişliğimiz var.

Zannetmeyin ki,

Cihangir Şimşek’i eleyip beleyeceğim. Hani ileride lazım olur kabilinden. Dedim ya… Unumu eledim, eleğimi duvara astım. Çoluk çocuğun da keyfi yerinde. Bu yaştan sonra bize Çakır-tepede iki kulaç yer yeter. O da dünden hazır.

Bizim gibi kemale ermişler hele de yazar takımındansa bir açtılar mı ağızlarını durduramazsınız.

Rahmetli anacığım (nereden öğrenmişse) “kara şanzımanla yeni Vabis yapılmaz.” Derdi.

Malum, Ağustos ayı üskelek ayıdır. Bir gün rahmetli anam üskelekli bulguru elemişti de… “Alta düşenden bir pilavlık çıkar” demişti. Sefillik diz boyu… Ziyan olmasın kabilinden.

Bir de şunu derdi,

“Kocamana yeni urba giydirmekle damat edilmez.”

Bunlar hep dost yarenlikleri. Aziz arkadaşıma (yaşını başını almış ve yazar takımından olarak) naçizane, şu Ünye takımına bir hal çaresi bul. Yoksa bırakalım Vabis’i kara şanzımanı arar oluruz. Derim. Bu birincisiydi…

İkincisi,

Öteden beri biz “Ünyelüler” Orduluları başımızda “horoz biliriz. Bize çaktırmadan yapın bunu ki inat mı murat mı? Demeyelim. Eskiden başımıza Ankara kâhyaydı. Büyükşehirden sonra birdi iki oldu. Sebep olanlar utansın.

Üçüncüsü,

Yönünüzü Ankara’nın ağalarına çevirip “emriniz olur” demeyin. Bölgesel sorunlara kendiniz parmak atın. Siz çözüm üretin, merkezi siz yönlendirin. Yoksa seçimden seçime ağalar için yarış atı gibi koşturursunuz.

Dördüncüsü,

Gelen milletvekiline hesap veren değil, hesap soran olun.

Kıssadan hisse kabilinden… Daha ne diyeyim!?.. 

7 Ağustos 2026 Cuma

NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

 

                 


Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyrettiğim. Fabrikanın içinde lojmanları, idare binası ve sosyal tesisleriyle beraber hepsi hurda yığını haline gelmişti. Geçmişte de bunun gibi Sovyetlerin çeşitli bölgelerinden videolar izlemiştim.

Her ne kadar oralarda yaşamadıysak da, uzaktan da olsa zamanın ruhunu hissedebiliyoruz. Bu da insana hüzün veriyor. Fabrikanın 1939 kurulduğu kitabesinden anlaşılıyor.

1939’da kurulan fabrika nasıl oldu da birden bire 1990’larda terk edildi. Sanki birileri gelip çalışanlara pılınızı pırtınızı toplayıp terk edin demiş gibi…

Belli ki,

Sistem çökünce fabrika da işlevini yitirmiş, çalışanları ve metalarıyla beraber ekonomik ömrünü tamamlayıp devlete yük olmaya başlamıştı.

Sovyetlere yük değil-miydi?

Sovyet sistemi, fabrikaya (insanlara iş temin etmek gibi)  karlılıktan çok daha farklı gözle bakıyordu besbelli… Kısaca, sistem çöktü, fabrikada çöktü.

Fabrikayı kapatırken, yeni kurulan devletlerin, daha doğrusu rejimlerini değiştiren devletlerin mazeretleri vardı. “Sovyetler zaten bu hantal yapısından dolayı çöktü. Biz aynı hataya düşmeyeceğiz.” Demişlerdir mutlaka.

Fındık,

Geçmiş yıllarda bir arkadaşımla sohbet ederken ona demiştim ki; Karadeniz Sovyetlere karşı NATO’nun “Maginot (majino) hattı” idi. Devlet ve Avrupa Karadeniz köylüsünü, dolayısıyla fındığı desteklemek zorundaydı, bu tehlike geçtiğine göre; fındığı iyi günler beklemiyor demiştim.

Nitekim öyle olma yolunda… Karadeniz gibi dağlık bir bölgeye yakışan, toprak erozyonunu önleyen, fındık ürününden başka küçük ölçekli hayvancılığa elverişli, dallarının ve kabuğunun yakacak olarak kullanıldığı, devamlı çalışma gerektirmeyen tam Karadenizliye göre bir ürün. (Elbette burada ironi yapıyorum.)

Fındık tarımının zaman içindeki sürecine baktığımızda; Alet, eda-vatlardaki gelişimi haricinde… Fındık tarımının ürün verimliliği, ürün kalitesi, katma değer gibi alanlarda hiçbir gelişimini göremiyoruz. Hatta verimlilik konusunda geriye bile gidiyoruz.

Fındığın bu duruma düşmesinin tek bir nedeni yok elbette. Köyden şehirlere göç, ailelere düşen fındık alanlarının küçülmesi, Karadeniz’in sarp arazisinden dolayı (diğer ülkelere göre) üretim maliyetinin yüksek olması, fındık ağaçlarının yaşlanması vs.

Bütün bunlar tamam,

Tamam, olmayan geçmişte fındığa ekonomik getiriden çok, stratejik ürün olarak bakan devletin bu düşüncesinden vazgeçmesi.

Bu kanıya şuradan varıyorum,

Geçmişte 500-600 bin tonla neredeyse bütün Karadeniz’in gelir kaynağı olan, ülkeye önemli ekonomik girdi sağlayan böyle bir ürün konusunda ( araştırma-geliştirme, uzman, katma değer konularında çalışma veya teşvik gibi) devletin gözle görülür çalışma ve yatırımı olmaması.  Ürünü üç kuruş fazlaya almak, dönüm parası, gübre teşviki gibi şeyler ülke geneline şamil, iktidar uygulamalarından başka bir şey değildir. Mesela, devlet hiçbir zaman, dönüme karşılık gelen ürün verimini nasıl artırabiliriz çalışma yapmadığı gibi, aklının ucundan bile geçmemiştir. Bu gelmiş geçmiş bütün iktidarlar için böyle olmuştur.

Bugün,

Fındık bahçelerini kesip başka bir ürüne dönemeyeceğimize göre, bu milleti de Karadeniz’den kovamayacağımıza göre, aç da bırakamayacağımıza da göre…

Devletin,

Sovyet örneğinde olduğu gibi, “ben gidiyorum kardeşim, ne haliniz varsa görün” diyemeyeceğine göre…

 Şimdi ne olacak bu fındığın hali?

 

 

 

 

YAZIK OLDU DENİZLERE

  Her şeyin bir tadı vardı. Bizim gibi yaşı kemale ermişlerin sıkça dillendirdiği bir cümledir. Hele de bugünlerde… Gerçi, insanlık tarihi...