Bu Blogda Ara

29 Haziran 2026 Pazartesi

TEESSÜF Kİ, ELÇİBEY’LE DANIŞA BİLMEDİM…

 

 İnsan hayatında öyle anlar var ki; Yıllar geçtikten sonra o anın ne kadar önemli olduğunu ancak anlayabiliyor.

Bu cümlemin devamına bir an ara verip, yazıma başka cenahtan devam edeyim.

Sevenleri 24 Haziran’da Ebulfez Elçibey’in 88. Doğum yıldönümü kutladı. Kutlama sayısı geçen yıllara göre daha fazla ve içerik olarak da coşkulu idi.

Hatırlanacağı gibi Elçibey, 1991 yılında Azerbaycan’ın Sovyetler ittifakından ayrılıp bağımsızlığını kazanmasında önderlik eden Azerbaycan Halk Cephesinin (AHC) lideri idi. Bağımsızlıktan sonraki ilk seçimde Azerbaycan’ın ilk cumhurbaşkanı seçilmişti. 1993 olayları vs. den sonra bir gece yarısı Nahçıvan’a gitmiş, başkanlığı vekaleten Haydar Aliyev’e bırakmıştı. Haydar Aliyev seçimlere gitmiş, Azerbaycan’ın ikinci cumhurbaşkanı olarak makama yerleşmişti.

Sovyetlerden kalma kadroları ile ülkeyi idare etti. Ülkedeki kargaşalıkları önledi, Ermenistan’la ateşkes imzaladı, orduyu toparladı, Türkiye ile ordunun eğitilmesi anlaşmasını imzaladı, ülke içinde yeniden yapılandırma girişimlerini başlattı. Rusya’yı küstürmemeye, batı arasında daha dengeli politikalar üretmeye çalıştı. Daha sonra yerine geçen oğul İlham Aliyev düzeni devam ettirdi, bugünlere getirdi.

Elçibey siyasetten gelmeyen, akademik çalışmalar yapmış, Turan ideolojisi yüzünden Sovyet yönetimi ile başı derde girmiş ve hatta bu yüzden hapis yatmış bir idealist. Ben onu her andığımda Enver Paşayı hatırlarım. Romantikliği ağır basan bir liderdi.

Neyse,

Halk Cephesi siyaset tecrübeleri olmayan, idealist, Sovyet yönetimlerince dışlanmış, bağımsızlık yanlıları ve yönetimden memnun olmayan halkın da desteğini almış siyasal oluşumdu.

Elçibey iktidara geldiğinde, romantik düşüncelerin yerine gerçeklerle yüz yüze gelmiş, günün siyasi ortamında baş olmanın zorluklarıyla karşılaşmıştı. Çökmüş, yeniden kurgulanması gereken bir ekonomi ve sosyal hayat, Ermenilerle Karabağ meselesi, Karabağ’dan göç edenlerin hazin durumu, bürokrat kadrolarında eski kaşarlanmış Sovyetlerden kalma bürokratların direnişleri ile acemi yeni gelenlerin sorumsuz davranışları da eklenince ülke iyice batağa saplanmıştı. Bunun yanına Rusya’nın iç karışıklık çıkarma mahareti, batılı ülkelerin gerekli ekonomik yardımı yapmamasını da ekleyebiliriz. Türkiye kendisine umduğu yardımı yapamadı.

Şimdi yukarıda ara verdiğim cümleme devam edeceğim…. Esas konum bu olacak.

1991’de Azerbaycan’a gittiğimde milliyetçi olduğunu zannettiğim İtibar Mehmedov ile görüşmek istedim. Arkadaşlarımın girişimi ile, bin naz ile isteğimi kabul eden İtibar ile görüşmem ancak beş dakika sürdü. İtibar bana milliyetçiliğinden ziyade “provokatör” imajını vermişti. Nitekim en yakın parti arkadaşı, 1992’de savunma bakanı olan Rahim Gaziyev Rus casusu olarak hapse atılacaktı. Arkadaşlarımın “seni istersen Elçibey’le görüştürelim” teklifini Elçibey’i de partisinin adından dolayı solcu bir lider olarak gördüğüm için (bunların milliyetçisi bu ise solcusu nasıldır düşüncesiyle) reddettim. Daha sonraları gerçeği öğrendiğimde iş işten geçmişti. 1992’de geldiğimde Elçibey devlet başkanı idi ve artık görüşmem de mümkün değildi.

Burada hayatımın dersini aldım. İnsanları basının yazdıkları ile tarif ediyorduk. Bulundukları konum ve olayların seyrini takip etmiyorduk. Yine hangi fikirden olursa olsun, ülkenin bağımsızlık hareketinin lideri ile görüşmem bana hiçbir şey kaybettirmez, çok şey kazandırırdı. Öbürü ise sıradan bir parti lideri ve Halk Cephesinde yer almıyordu.

Bu benim özelimde aldığım ders. Halbuki Turan ülküsü ile yoğrulup kapılar açılır açılmaz Turan diyarlarında soluğu almış benim gibi birinin affedilmez bir hatasıydı.

1992 yılında ikinci gidişimde, romantizmin sona erdiği, halkın geçim derdine düştüğü, artık gerçeklerle yüz yüze geldiği bir dönemdi. Halkın mevcut yönetimden ve Elçibey’den şikayetleri vardı. Arkadaşıma “Elçibey’in işi zor, bir yıl dayanabilirse çok iyi” demiştim. Nitekim bir yıla kalmadan Elçibey görevden ayrıldı.

Bu benim özel düşüncem;

Elçibey geçiş dönemi lideri idi. Bunu Elçibey biliyor-muydu? Bilemem. Görevi bitti, tasfiye edildi. Ama bildiğim bir şey var, kurt Haydar Aliyev bunu çok iyi biliyordu. Hayatını okuduğumuzda, satranç oyuncusu gibi her attığı adımı tasarlayan, birkaç hamle sonrasını hesap eden bir liderdi.

Bu olaylar bana şunu öğretti.

1-   İdealler, ütopyalar insanları motive eder. Ama bu idealler ya hayatın olağan akışında gerçekleşmesi mümkün değildir, boşa kürek çekmektir ya da şartlar müsait oluncaya kadar bu ideallere varmak için sabırla çalışmak, altyapısını hazırlamak, mümkün olanı gerçekleştirmektir.

     2-Asıl olan millettir. İktidarlar ve ideolojileri gelip geçidir. Bir kandan, bir candan gelenler yıllar, yüz yıllar geçse bile zaman ve zemin müsait olduğunda birbirleri ile halvet olurlar. Birey olarak öncelikle bunun için duyarlı olmaları, çalışmaları gerekir. Dostlar, arkadaşlar edinmeli. Azerbaycanlı kardeşlerimizin değişleri ile “alaka saklamalılar.” O yıllardan sonra hep buna dikkat ettim.

      3- Halk olarak resmi söylemlere fazla kafa yormamamız gereğidir. Gün gelir, gerçekler ortaya dökülür. Azerbaycan resmi söylemleri, Haydar Aliyev’in kurucu “umum mili lider” olduğudur. Halbuki Azerbaycan’ın (1918’deki) kurucu lideri Mehmet Emin Resulzade’dir. Azerbaycan’ın bağımsızlık hareketinin lideri ve birinci Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey’dir. Haydar Aliyev ikinci cumhurbaşkanıdır. Hakkını yemeyelim, ülkeyi derleyip toparlayan da odur.

Son sözüm,

Elçibey bir değerdi. Davranışları fikirleri ile örtüşen (her ne karar siyaset arenasında tanımış olsak bile) “akademik idealisti.” Türk tarihinin kilometre taşlarından biridir.   Təəssüf ki, fürsət düşəndə ​​onunla üz-üzə gələ bilmədiyim üçün hələ də təəssüf hissi keçirirəm.

                      

             

22 Haziran 2026 Pazartesi

SEÇKİN OLMAK SENDROMU

 

Tarih boşluk kabul etmez. Sosyal hayat da öyle…

Ülkeye hâkim olan sistem, kendi dünya görüşü çerçevesinde toplumu yönlendirir. Hatta dayatır. Dayatmanın derecesi ve şiddeti, sistemin ideolojik anlayışıyla toplumun yaşam felsefesi arasındaki farklılıkla doğru orantılıdır.

Sistem topluma seçenekler sunmaz. Onlar için medeniyet, kültür, yaşam felsefesi tek ve mutlaktır. Bu aynı zamanda devletin ideolojisi ile uyumludur.

Otoriter ve milletleşmesini henüz tamamlayamamış, demokrasiyi özümseyememiş, iktisadi kalkınmasını gerçekleştirememiş toplumlarda daha çok görülür.

Siyasal sistemler, her zaman kendi ideolojilerini destekleyecek ekonomik, kültürel sınıflar oluşturma gayreti içerisindedir. Bu anlayışı benimsemiş tüccarlar, sanatkârlar ve diğer toplumsal figürleri her zaman ön plandadır. Her fırsatta sistemin sunduğu değerlerin sözcülüğünü ve savunuculuğunu yaparlar. Onlar ayrıcalıklı sınıflardır. Karşılığını da alırlar. Her zaman şunu derler “çağdaş medeniyet budur.” Geri kalan gericiliktir, yobazlıktır. Toplumda (gizli, açık) dirençle karşılaştıklarında agresifleşirler, topluma nüfuz edemediklerinde, toplumu cahillikle suçlarlar. “Onlar anlamıyorlarsa biz ne yapabiliriz ki” derler.

Geçen hafta sanat müziği gösterisine gittim. Bu gösteriyi sunanlar 20- 30 kişilik amatör bir grup. Daha doğrusu bir koro heyeti. 2016’dan beri (pandemi dönemi hariç) her yıl bu gösteriyi sunuyorlar. Beş-altı ay hazırlanıp haziran ayı içerisinde gecelerini düzenliyorlar. İçerik olarak (teknik imkanları nispetinde) gayet de güzel bir gece oluyor.      

Geçen yılın gösterisi daha kalabalık ve her sosyal sınıftan izleyicileri vardı. Bu yıl sayı olarak daha az ve dar bir çevre itibar etti. Bunun çeşitli nedenleri olabilir. Nedenlerinden biri de geçen yıl gösteri sonunda işe biraz ideolojinin bulaşması olabilir mi? Otoriter ve ideolojinin toplumun iliklerine kadar işlediği ülkelerde ancak görülür bu tip hareketler. Sanatçının iç dünyası ideolojiden feyz alıyor olabilir ama gösteri ideoloji kabul etmez, onu basitleştirir. Çünkü orası her meşrepten insanların buluşup kaynaştığı ortamdır.

Neyse,

Esas konumuza dönelim. Seçkincilik demiştim.

Geçen haftaki yazımda “her ferdin toplumdaki yeri nispetinde topluma karşı sorumluluğu vardır” demiştim.

Bir örnekleme ile sürdürelim yazımızı…

Ünye müzik konusunda oldukça kısır bir şehir. Sadece yarı profesyonel bir dernek var ve imkanları nispetinde bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bildiğimiz kadarıyla müzik aletleri öğretme üzerine çalışmalar yapıyor. Ses eğitimi üzerine çalışmaları yok.

Halbuki, yukarıda da bahsettiğim gibi, bu konuda on yıldır çalışma yapan oldukça düzeyli bir grup var Ünye’de…Ama ne var ki; İki yıldır keyifle izlediğim bu koronun elemanları (çok az değişiklikle) aynı kişiler. Neden olabilir? Bu çalışma şehir toplumunun geneline neden yayılmaz, bu imkanlar neden tanınmaz?

Koroya liderlik edenlere baktığımızda gerek imkân gerekse bilgi ve kapasite olarak oldukça ileri düzeydeler.       

Galiba, kişisel tercih ve bakış açılarından yani anlayış farklılıklarından kaynaklanıyor. Ben onların kendilerine şu soruyu sorduklarını hiç zannetmiyorum. “Bu sanatı toplumun geneline yaymamız, Ünye’de bu alanda bir altyapı oluşturmamız gerekiyor. Biz on yılda kaç tane genç kabiliyetin yolunu açtık?”

Nitekim hayatın diğer alanlarını da düşündüğümüzde, toplum sosyal yaşamını, hayat felsefesini etkileyip geliştirecek gelecek nesillere altyapı ve “maya” oluşturacak neler yaptık/ yapamadık sorularını kendilerine sorup öz eleştiri yaptılar mı? Ya da bu toplum bizi anlamıyor, galiba bir yerlerde yanlış yapıyoruz diye hiçbir zaman kendilerine sorduklarını zannetmiyorum. Kısaca “biz buralardayız, onlar akıl etsinler bize ulaşsınlar.”

Aslında farkında olmadan, topluma hiçbir şey vermeden kendi dünyanızda çalıp söylediniz. Toplumun medeniyet gelişmesine katkıda bulunamadığınız gibi büyük bir boşluk yarattınız. Toplum gün gelip “ben buradayım” dediğinde ve kendi başına kaldığında yol gösterecek önderler ararlar. İşte o anda yeni gelen sistem onlara yeni “işbirlikçi önderler” sunar. Aslında bunlar sizin başka versiyonlarınızdır.

Ha kırmızı olmuş, ha yeşil… Ama aynı anlayış aynı kalite… Değişen bir şey olmuyor yani…

                

 


15 Haziran 2026 Pazartesi

SIRÇA KÖŞKTEKİ FIRSATÇILAR

                       

Millet olmak, hele de vatan sahibi millet olmak kolay değil.

Beş milyon km2 imparatorluk içerisinde tebaa iken, Anadolu’ya çekilerek, yeniden toparlanıp millet olmaya çalışmak hiç mi hiç kolay değil.

Düşünün bir kere,

Milletleşmeyi kaçırmış, bırakın sanayileşmeyi tarımı bile ilkel şartlarda yapan, eğitimi sıfıra yakın, dışarıdan göçlerle kırkambar bir Anadolu… Anadolu’yu yurt edinenleri birbirlerine bağlayan din, imparatorluk kültürü ve sığınılacak başka bir yurt olmaması.

Tarihi sorumluluk bilinciyle, güçlü duygularla önder olmuş askeri dehalar ve bir avuç yol göstericilere biat eden bir Anadolu.

Ne var ki, vatanın kalkınması, toplumun eğitilmesi, ekonominin geliştirilmesi sadece bir avuç idealistlerle geçekleşmiyor. Toplumun geneliyle alakalı bir durumdur bu… Ve öncelikle kimlik bilinci ile doğrudan ilişkilidir.

Hangi meşrepten ve siyasal düşüncede olunursa olunsun öncelik kimlik bilincidir. Bunu gerçekleştirebildik mi? Toplumun katmanlarında yeterince oluşturulabilmiş-midir?

Geçen hafta Fatih Altaylının iki yazısını okudum.

Birincisinde, Rahmi Koç’un o meşhur fıkrası ile alakalı. Yaşı ahıra gelmiş, ülkenin en büyük holdingi vasıtası ile binlerle işçi çalıştıran, verdikleri bayilikler ile para kazandıran bir kişiye haksızlık etmeyelim demeye getiriyor Altaylı yazısında.

İkincisinde, Fenerbahçe başkanlığına aday olan Hakan Safi’nin başkanlık yarışında 20 milyon dolar harcadığını ve bu paraları beyhude harcayan Safi’nin toplum yararına (mesela eğitime harcasaydı) daha doğru olmaz-mıydı? Diye soruyor. Yine Ali Koç’un Fenerbahçe başkanıyken 250 milyon dolar harcadığını ve 80 milyon dolarını da hibe ettiğini yazıyor. Yine aynı soruyu soruyor. Bu paraları toplum yararına yurt, okul gibi kamu menfaatine harcasa idi daha iyi olmaz-mıydı? Diyor.

Ülkeye olan sorumluluk toplum katmanları ve bireylerin ülke içindeki konumları ile doğru orantılıdır.

Alimin cahile, zenginin fakire, siyasetçinin sivile göre sorumluluğu farklıdır ve çok daha ağırdır.

Binlerce işçiye iş veriyorum ya da zamanı gelince zekatımı veriyorum demesi, bir zenginin vatana ve millete olan sorumluluğunu yerine getiriyor anlamına gelmez. Bu sorumluluk değil ticarettir. İşçi emeğini ücret karşılığı zenginin hizmetine sunuyor. Zekât dinin gereği olarak inancından dolayı cebri veriyor. Vergisini devletin kendisine sunduğu imkanlar karşılığında vermek zorunda.

Halbuki,

Toplumsal sorumluluk, hak ettiği servetinden gönül rızası ile toplumun yararına harcamalar yapmasıdır. Bu yaşadığı ülkeye, tarihi geçmişine, ülkenin geleceğine ve içinde yaşadığı topluma olan vazifesidir/ sorumluluğudur. Ayrıca ne zengine külfet ne de fakire ulufedir.

Zenginin bir başka daha vazifesi var ki, sağladığı maddi yardımlardan çok daha önemlidir. Ülkesini çağdaş teknolojiye, zenginliğe ve medeniyete ulaşması için başat olmaktır.

Özellikle, kültürel faaliyetlerle toplumun değerlerini geleceğe taşımanın sorumluluğunu üstlenmesidir. Sanatın bütün alanlarında ve hatta yemek kültüründe dahi özelde yaşadığı şehrin genelde ülkesinin dünya ölçeğinde üst sıralarda bulunmasını sağlamaktır. Ait olduğu toplumun kimliğinin geliştirilmesine katıda bulunmak, rol almaktır. Dünya siz kimsiniz diye sorduğunda gururla verilecek cevabının olmasıdır.

“Balık baştan kokar.” Der atalarımız.

Bu değiş sadece siyasette, kurumlarda geçerli değildir. Sırça köklerde oturup, devletin ucuz sermayesinden faydalanıp, Anadolu’nun fakir insanlarını asgari ücretlerle çalıştırıp, başkalarının patentli mallarını yine Anadolu’ya pazarlamak bu vatana hizmet değildir. Bu gelişmiş ülkelerin ayakçılığını yapmaktır.

Bu aynı zamanda kötü bir örnektir de… Zira kısa ve ucuz yoldan zengin olmanın yolunu bulmak isteyenlere de yol göstermektir. Toplumsal duyarlılık olmadan biran evvel zengin olup cakalı arabalarla fink atmak, yozlaşmanın yani “baştan kokmanın” göstergesi değil de nedir? Ayrıca yolsuzluğun, rüşvetin kapısını açık tutmaktır. Ahir zamana gelse bile hala bulunduğu yeri idrak edememektir.

Mesela,

Koç grubunun yedi büyük hastanesi ve sağlık merkezleri vardır. Hepsi de lüks ve Türkiye’nin batı yakasındadır. Neden ülkenin doğusunda kenar köşe il/ilçede garip, guraba halkın yararlanabileceği bir tek hastane dahi açmaz?

Bilmem anlatabildim mi?

 

 

                          




9 Haziran 2026 Salı

MEŞRU RÜŞVET


Fuzuli diyor ki; “Selam verdim, rüşvet değildir deyi almadılar.” Her çağda ve devirde, hayatın her alanında rüşvet olmuştur. Kimi zaman öyle haddini aşmıştır ki, toplumlar helak olmuş, devletler yıkılmıştır.

Ünlü kudretli generalimiz vaktiyle “rüşvetin belgesi mi olurmuş” demişti. Rüşvetin belgesi olmaz ama mazereti olur.

Bu mazeretler öyle bir hal alır ki, meşru ve hayatın gerçeği haline gelir. Kimse de yadırgamaz. Hatta buna gıpta ile bakılır. Ve hatta alınması, verilmesi elzem gözüyle bakılır. “Ah bir de ben yapabilsem.”

Vaktiyle,

Yeni yetme belediye meclis üyesi iken, başkana dedim ki, “reis bağış karşılığı ilave kat- bu kaçak katın kibarcası- attırıyorsun. Bu hem suç ve hem de yarın usul haline gelir. Gel bu işten vazgeç.”  Başkan “sen ne diyorsun? Ben bu paralarla vatandaşa hizmet götürüyorum. Yoksa bunca hizmetleri nasıl yapabilirim?”

Nihayetinde görevimizin bitiminden birkaç ay sonra belediyeden “müfettiş seninle görüşmek istiyor” diye haber verdiler. Varıp gittim, hoş beşten sonra müfettiş “Yakup bey sana iki soracağım” dedi. Başkan görevinde iken birincisi şunu yapmış- bunu geçiyorum- ikincisi belediyeye bağış karşılığı kaçak kat attırıyormuş, doğru mu?

“Birincisi şu müfettiş bey… İkincisine gelince, “gözlerimle görmedim ama hangi enayi durup dururken belediyeye bağış yapar?”

“Size bir şey diyeyim mi müfettiş bey” dedim. Buyur dedi. “Ünye’nin alayı bu konuda bilgi sahibi. Sizi buraya gönderen irade de biliyor ve hatta kendilerinin de –dolaylı, dolaysız- bu işlerden haberdarlıkları var, belki de faydalanmışlardır da… Amaçları sizin ve benim vasıtamla başkanın ümüğünü sıkmak. Ne sen kendini kullandır ne de beni.”

Müfettiş; “Var git işine Yakup Bey, gereğini yaparım, merak etme.” Müfettiş geldiği gibi gitti.

Malum, sonraki yıllar çeşit çeşit icatlar, yöntemler çıktı. Ama hepsinin de amacı “halkın menfaati içindi.”

Vaktiyle mesela; Bir müşterimin ruhsatı eski olduğu gerekçesi ile zabıtalar inşaatını durduruyor. Vardım gittim başkan yardımcısına. Filanca yerin eski belediye başkanı. Kazanamamış Ünye Belediyesinde başkan yardımcısı olmuş.

Neyse,

Yanına vardım, kendimi tanıttım, masada kafası zar- zor görünüyor. Bir havalar, bir tafralar ki, sanırsınız ‘feriştah’. “Biz bu tür hadiselere ön veremeyiz, Ünye kanun nizam şehridir falan, filan.” Mübarek kırk kere zemzemle yıkanmış.

“Başkan sadede gelelim bunun ceremesi ne? O da bunu bekliyormuş, “cezası dört bin lira. İki bin lirasını vezneye yatıracaksın, iki bin lirayı da bana getireceksin. Festivalde kullanacağız.” Yani halkın menfaatine… Çalıştığı başkanı seçimi kaybedince o da bir büyük şehrimizde, bir ilçe belediyesinin satın alma müdürü olmuş. Acaba terfi mi ermiş oldu? !..  Kısaca her devirde “halkın menfaatine” böyle söğüşlemeler icat olunur. Bu aynı zamanda başkanın da ne kadar maharetli olduğunun göstergesidir.

Parti yönetimindeyiz; Dedim ki “yönetim kurulu üyeleri olarak gücümüze göre aidat ödeyelim. Masraf birkaç kişinin sırtına binmesin. Başkan “gerekmez, ben karşılarım” dedi. Fakat ben ısrar edince, yanımda oturan ve önemli bir kurumun müdürlüğünden emekli zat kulağıma eğildi “ben buraya başkan için geliyorum, bir de aidat mı ödeyeceğim?” Yani “başkana marabalık yapacağız ve biz de ondan nemalanacağız.” Bu da parti işi “rüşvetleşmeler.”

Mesela,

İstisnasız bütün partilerin milletvekili ve belediye başkan adayları seçim masraflarını kendileri öderler. Merkezden çok az para gelir. Yönetim der ki; “Seni biz başkan veya milletvekili yapacağız. Daha ne istiyorsun. Kendi masrafını kendin çek.” Demek ki iş daha oralardan başlıyor. Masraftan öte başka iaşeler de olabilir. Bu gizli kapaklıdır, aleni olmaz. Nadiren de olsa olur.

Bir de yurt dışından örnek vereyim size; Her ne kadar farklı ülke de olsak, amaç aynı ise yöntemler farklı olabilir. Ortak noktamız, otoriter ve fakir ülkeler olmamız. 2000’li yılların ortalarında Azerbaycan’a gittiğimde arkadaşım bana “Yakup Bey gördüğün bu makamların bir değeri var. Seni oraya atayana pul(para) vermen gerekir. “Ama maaşla bu sermaye doğrultulmaz, adam bu pulu nereden çıkaracak?” Vatandaştan dedi arkadaşım.

Fakat biz çağ atladık. Eskiden “çorba parası” vardı. Yeni yetmeler bunu bilmez. Bazen tartışmalara şahit olur veya dinlerdik. Çorbanın kalitesi üzerine… Mercimek mi yoksa Paça Çorbası mı olacak diye. Çok şükür bunda çağ atladık, bunların modası geçti.

Bu saçı kırlaşmışın hatırına gelenler bunlar. Ya aklına gelmeyenler veya gelip de yazamadıkları… Bu yazdıklarım kıssadan hisse kabilinden… Siz ne dersiniz bilemem, ben buna “meşru rüşvet” diyorum… Alan da kazanıyor, veren de…

Kokuşmuşluğun içerisinde kimse bundan rahatsız olmaz. Ne zamana kadar? Ta ki birileri görmek isteyinceye kadar. Tıpkı CHP’nin durumunda olduğu gibi. Ne yapsın garipler, hep figüranları oynadılar. Yetti gayri deyip iktidara yürümeye kalktılar. Lakin ellerine ayaklarına bulaştırdılar. Bakmayın siz onların “demokrasi” dediklerine… Maksat çorba parası…

 

 


2 Haziran 2026 Salı

CHP TÜRKİYE’YE GEREKLİ

 

İstisnasız bütün devletler tarih içerisinde çeşitli evrimlerden geçerler. Bu evrimler sancısız olmaz. Eğer güçlü bir ülke ise, geliştikçe ve güçlendikçe bu sancıyı nispeten kolay ve hasarsız atlatır. Yok eğer güçsüzse bu yıkıma kadar gider.

Ülkemiz de bu dünyada ve tarih içerisinde de yer aldığına göre, zaman zaman sancılar çekmiştir ve çekecektir.

Mesela,

1800’lü yıllardan başlayarak; Yeniçeri Ocağının kaldırılması, Tanzimatın ilanı, Birinci ve ikinci Meşrutiyetlerin ilanları, Cumhuriyetin kurulması, 1946’da çok partili sisteme geçiş, 1960 ihtilali, 1972 muhtırası, 1980 darbesi ve son olarak 28 Şubat muhtırası hatırıma gelen belli başlı olaylardır. Tüm bunlarda çeşitli derecelerde sancılar yaşanmıştır.

Bütün bu olayların ortak paydası, (farklı gerekçeler gösterilse ve görülse bile) sisteme hâkim güçle sistemi zorlayan güçlerin arasında geçer. Yani bir tarafta devleti kurgulayan, toplumun etki ve yetki alanlarını sınırlayan, yaşam felsefesini tasarlayan güçle bunu kabullenemeyen, itiraz eden ya da sistemden daha fazla pay almak isteyenlerin gizli, açık çatışmalarıdır.

Veya,

İyice hantallaşmış, çağ dışı kalmış sistemlerin çürümesi ile bundan faydalanarak iktidara gelmek isteyen muhalif güçlerin çatışmasından kaynaklanır. Bu tür durumlarda akıllı devletler mümkün olduğunca bu badireyi sancısız halletmenin çarelerini ararlar.

Dünyanın yakın tarihinden örnekler verirsek,

Sovyetler birliği sancısız evrilmiştir. Polonya, Doğu Almanya, Bulgaristan ve Türki Cumhuriyetler sancısız evrilmiştir. Romanya, İran nispeten kanlı… Irak, Suriye, Libya dış müdahale ve kanla evrimleşmeye çalışmışlar, hala bellerini doğrultamamışlardır.

Türkiye,

Elbette ülkemiz (yukarıda da bahsettiğimiz gibi) yüzyılı aşkın süredir sancılar çekmiştir. Aslında (üzücü olsa da) bu gayet normaldir ve yıkımına kadar varmamıştır. Bu sancılardan sonra, bir adım ileri gitmiş, gelişmesini kör, topal da olsa devam ettirmiştir.

Bunun üç nedeni vardır;

Birincisi, Türk toplumunun karakteristik yapısından ileri gelir. Siyasi arenada gelişen olaylara müdahale etmemiş, devletin kendi içerisindeki hesaplaşması olarak görmüştür. Dip dalgalar her zaman sessiz ve sabırlı olmuştur. Gün gelmiş sistem bunu görmek zorunda kalmıştır.

İkincisi, kendi içerisinde kavgalı olsa bile, dışarıya karşı hep birlik içerisinde olmuştur. Buna bağlı olarak (şu veya bu devletin etki alanında olsa bile) hiçbir zaman başka bir milletin güdümünde olmamış, denge politikaları gütmüştür.

Üçüncü neden, dünyanın önde gelen devletleri (jeopolitik durumundan dolayı) Türkiye’yi hırpalamışlar ama bölme yoluna gitmemişlerdir.

Yüzyıllık Türkiye’yi kısaca analiz edelim;

1920’lerde milletleşmesi tekâmül etmemiş, sanayileşmesi gelişmemiş… Buna bağlı olarak sınıflaşamamış… Şehirleşememiş köylü toplumu… Dolayısıyla medeniyet üretemeyen… Siyaset tecrübesi olmayan, üstelik elebaşlarının çoğunluğu asker olan bir siyasi arena…

Dünya siyasi konjonktürü gereği ideolojik yapılanmaya gitmiş, idoller, kurtarıcılar eliyle yönetilmeyi, hayatın her alanındaki olumsuzluklardan kurtulmayı kurtarıcılardan beklemiş bir toplum. Bu imparatorluk bakiyesi medenileşememiş bir toplum için gayet normaldir.

İleriki yıllarda bu alışkanlıklar ve durumlardan vaz geçememiş bir toplum. Mesela, her ne kadar asker siyasetin içinde olmasa bile… 2010’lar kadar her zaman (gerekli gördüğünde) siyasete müdahale etmiştir. Yine mesela, yargı cumhuriyetin kuruluşunda da siyaset tarafından kullanıldı, şimdi de hala kullanılıyor. Ekonomi devleti yöneten iktidar eliyle (çeşitli yollarla) işbirlikçilere paylaştırılıyordu, şimdi de… (Biraz da çağının modası gereği) Gelişmeyi, medenileşmeyi hep ideolojilerde aramış, toplumu kendi ideolojik görüşüne göre dizayn etmeye çalışmış (iktidarı ve muhalefeti ile) bir siyasi yapılanma… Belki de bu karşıt, çatışma düzeni yaratarak toplumu her zaman hizada tutma amacı da olabilir. Kim bilir? Ama bunlar toplumun değer yargılarında erozyona sebep olmuş, günlük yaşamın doğal davranışları dahi karşıtlar tarafından sorgulanır olmuştur.

Konumuz CHP’ye gelirsek,

Denilebilir ki; CHP yaklaşık elli yıldır tek başına iktidar olamadı. Tüm bu olumsuzlarda ne suçu olabilir?

CHP her zaman kendini Atatürk’ün kurduğu, cumhuriyetin kurucu partisi olarak gördü. Zimmi olarak kendini her zaman cumhuriyetin mirasçı sahibi ve koruyucusu olarak tanımladı. İdeolojik olarak devletin yol haritasını çizdi, kendini (Atatürk’e de atıfta bulunarak) bunda yetkili gördü. Yine mesela (partilerin ticari alanda faaliyet göstermeleri yasak olduğu halde) Atatürk’ün mirasçısı olarak İş Bankası’nda iki yönetim kurulu üyeliğine sahip. Bu baştan beri, usulden yanlış olduğu halde ne kendisi vazgeçti ne de elinden alınmaya cesaret edilebildi. Bu ayrıcalıklı, üstenci davranışlar çoğunluk halkın gözünden kaçmadı ve itibar da görmedi. Çoğunluk halk tüm bunların farkında idi, bütün bunları içine sindiremedi. Dolayısıyla her zaman sağ partiler iktidar oldu ama etrafına sınırlar çizildi. Çok sıkışıldığında askerler devreye sokuldu. CHP muhalefet olmayı, “Doğrucu Davut” rolünü oynamayı her zaman sevdi. Sırça köşkten ahkam kesmek onun hayat tarzı olmuştu.

2000’li yıllara gelindiğinde, Türkiye ve dünya ne eski Türkiye ne de artık eski dünya değildi. İki kutuplu dünya gitmiş, bloklar gevşemiş, ideolojiler tasfiye olma yoluna girmiş, dijital çağ başlamak üzere idi. Ülkemizde de buna bağlı olarak toplumda sorgulamalar artmıştı.

Toplumun bir kesiminin ayrıcalıklı olmasını diğer kesimi kabullenemiyor ve ikinci sınıf muamelesi görmeyi artık hazmedemiyordu. Ayrıca, ekonomi ağırlıklı olarak ayrıcalıklı kesimin elinde toplanmıştı. Zaten devleti de bunlar kontrol ediyordu. Gerekçeler her zaman Atatürk ilkeleri, laiklik, demokrasi, yurtseverlik yobazlık vs. gibi ideolojik gerekçelerdi. Halbuki halkın bu terimlerle hiçbir derdi yoktu. Tüm amaçlar, saflar, düşmanlar yaratıp hakimiyeti elden bırakmamaktı. Bunlara örnek vermeyi gerekli görmüyorum. Yaşı ellinin üzerinde olanlar geçmişe baktıklarında bunları görüp, hissederler.

CHP demokrasiyi ve laikliği savunuyormuş gibi gözükse de… Aslında sistemin militan siyasi ayağını temsil ediyordu. Bunun için iktidar olmaya da gerek yoktu. Muhalefet olmak onun için daha avantajlı idi.

Aslında CHP’de tüm bunların farkında idi. Bu böyle gidemezdi. İdeolojik söylemler bir yere kadar idi. Artık eskisi gibi pirim yapmıyordu. Ekonomide, kurumlarda fırsat her kesime dağıtılmalıydı. 2000’li gelindiğinde dahi köy nüfus oranı hala %45 idi. Toplumun her kesimi eşit vatandaşlık haklarından faydalanmalıydı. Bu aslında CHP’nin erdemi ve tarihi sorumluluğun idrakinde olması demek olmalıydı. Ne var ki, bu her zaman mümkün olmuyor. Çıkar çevrelerinin, hâkim kliklerin, nemalandıkları sistemin ellerinden gitmesini istemeyenlerin buna engel olmak istemeleri kadar normal bir şey olamaz.

Nitekim,

AKP’ye yol açmada CHP büyük rol oynadı. Bugüne kadar rolünü de (arada bir hizipler çıksa da) iyi oynadı.

CHP bugün yol ayırımında. Eski bağnaz, ideolojik söylemlerden nemalanan, Atatürk’ün mirasçısı(!), üsten bakıcı, ayrıcalıklı tavrından vazgeçip; Toplumun değerleriyle bağdaşan/barışık, toplumcu bir yapıya bürünmeli, ayağı daha yere basan, ideolojiden arınmış çağdaş politikalar üretip yoluna öyle devam etmelidir. Bu düşünceler ve prensipler çerçevesinde yeniden teşkilatlanmalıdır. Yüzyıllık kurumsal partiye de bu yakışır.

Burada not olarak belirtelim; Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin sahibi değil, kurucusudur. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti miras bırakılacak meta değil, Türk toplumunun (ilelebet sahip çıkılması gereken) ortak değeridir. Ayrıca Türkiye, milletimiz güçlü oldukça (arada bir badireler atlatsa bile) ilelebet var olacaktır. Yine Türk milleti gerekli anlarda önderlere ihtiyaç duysa bile- ki bunu tarihi geçmişinde ispatlamıştır- normal şatlarda her zaman sağ duyulu hareket etmiştir ve tarihi önderlere ihtiyacı yoktur.

Dolayısıyla CHP’nin ideolojik söylemlerinden gına getiren toplum, aslında CHP’yi aşmış durumdadır. Topluma nasıl bir CHP istersiniz? Diye sorulsa… Eminim mevcut yöneticiler sınıfta kalırdı. Toplum artık demokrasi, özgürlük, ilericilik, laiklik gibi içi boş söylemlerle… Emekli, fakir, fukara edebiyatını dikkate falan almıyor. Toplumun aradığı, toplum değerleri ile barışık, dikte etmeyen, çağdaş bir parti yapılanması, proje üreten, bilimsel çalışan bir parti. Tüm bunlar için kurumsal yapı itibarıyla köklü bir geçmişe ve tecrübeye sahip bir CHP’nin başaramayacağı işler değil bunlar.

Kurumsal olarak köklü bir geçmişe sahip CHP, yeni yol haritaları ile Türkiye’ye daha faydalı olur ve gereklidir de…

 

 

ÜNYELİ BAŞKANIN AĞZINDAN USULSÜZLÜĞÜN USUL OLMASININ TEYİDİ…

  9 Haziran 24’de yazdığım “meşru rüşvet” yazımda, geçmişte yaşadığım olaylardan örnekler vermiştim. 87’li yıllarda başkan Cerrahoğlu’na dem...