İstisnasız
bütün devletler tarih içerisinde çeşitli evrimlerden geçerler. Bu evrimler
sancısız olmaz. Eğer güçlü bir ülke ise, geliştikçe ve güçlendikçe bu sancıyı
nispeten kolay ve hasarsız atlatır. Yok eğer güçsüzse bu yıkıma kadar gider.
Ülkemiz
de bu dünyada ve tarih içerisinde de yer aldığına göre, zaman zaman sancılar
çekmiştir ve çekecektir.
Mesela,
1800’lü
yıllardan başlayarak; Yeniçeri Ocağının kaldırılması, Tanzimatın ilanı, Birinci
ve ikinci Meşrutiyetlerin ilanları, Cumhuriyetin kurulması, 1946’da çok partili
sisteme geçiş, 1960 ihtilali, 1972 muhtırası, 1980 darbesi ve son olarak 28
Şubat muhtırası hatırıma gelen belli başlı olaylardır. Tüm bunlarda çeşitli
derecelerde sancılar yaşanmıştır.
Bütün
bu olayların ortak paydası, (farklı gerekçeler gösterilse ve görülse bile) sisteme
hâkim güçle sistemi zorlayan güçlerin arasında geçer. Yani bir tarafta devleti
kurgulayan, toplumun etki ve yetki alanlarını sınırlayan, yaşam felsefesini tasarlayan
güçle bunu kabullenemeyen, itiraz eden ya da sistemden daha fazla pay almak
isteyenlerin gizli, açık çatışmalarıdır.
Veya,
Bu
çatışmalar, iyice hantallaşmış, çağ dışı kalmış sistemlerin çürümesi ile bundan
faydalanarak iktidara gelmek isteyen muhalif güçlerin çatışmasından
kaynaklanır. Bu tür durumlarda akıllı devletler mümkün olduğunca bu badireyi
sancısız halletmenin çarelerini ararlar.
Dünyanın
yakın tarihinden örnekler verirsek,
Sovyetler
birliği sancısız evrilmiştir. Polonya, Doğu Almanya, Bulgaristan ve Türki
Cumhuriyetler sancısız evrilmiştir. Romanya, İran nispeten kanlı… Irak, Suriye,
Libya dış müdahale ve kanla evrimleşmeye çalışmışlar, hala bellerini
doğrultamamışlardır.
Türkiye,
Elbette
ülkemiz (yukarıda da bahsettiğimiz gibi) yüzyılı aşkın süredir sancılar
çekmiştir. Aslında (üzücü olsa da) bu gayet normaldir ve yıkımına kadar
varmamıştır. Bu sancılardan sonra, bir adım ileri gitmiş, gelişmesini kör,
topal da olsa devam ettirmiştir.
Bunun
üç nedeni vardır;
Birincisi,
Türk toplumunun karakteristik yapısından ileri gelir. Siyasi arenada gelişen
olaylara müdahale etmemiş, devletin kendi içerisindeki hesaplaşması olarak
görmüştür. Dip dalgalar her zaman sessiz ve sabırlı olmuştur. Gün gelmiş sistem
bunu görmek zorunda kalmıştır.
İkincisi,
kendi içerisinde kavgalı olsa bile, dışarıya karşı hep birlik içerisinde
olmuştur. Buna bağlı olarak (şu veya bu devletin etki alanında olsa bile)
hiçbir zaman başka bir milletin güdümünde olmamış, denge politikaları
gütmüştür.
Üçüncü
neden, dünyanın önde gelen devletleri (jeopolitik durumundan dolayı) Türkiye’yi
hırpalamışlar ama bölme yoluna gitmemişlerdir.
Yüzyıllık
Türkiye’yi kısaca analiz edelim;
1920’lerde
milletleşmesi tekâmül etmemiş, sanayileşmesi gelişmemiş… Buna bağlı olarak
sınıflaşamamış… Şehirleşememiş köylü toplumu… Dolayısıyla medeniyet üretemeyen…
Siyaset tecrübesi olmayan, üstelik elebaşlarının çoğunluğu asker olan bir
siyasi arena…
Dünya
siyasi konjonktürü gereği ideolojik yapılanmaya gitmiş, idoller, kurtarıcılar
eliyle yönetilmeyi, hayatın her alanındaki olumsuzluklardan kurtulmayı kurtarıcılardan
beklemiş bir toplum. Bu imparatorluk bakiyesi medenileşememiş bir toplum için
gayet normaldir.
İleriki
yıllarda bu alışkanlıklar ve durumlardan vaz geçememiş bir toplum. Mesela, her
ne kadar asker siyasetin içinde olmasa bile… 2010’lar kadar her zaman (gerekli
gördüğünde) siyasete müdahale etmiştir. Yine mesela, yargı cumhuriyetin
kuruluşunda da siyaset tarafından kullanıldı, şimdi de hala kullanılıyor. Ekonomi
devleti yöneten iktidar eliyle (çeşitli yollarla) işbirlikçilere
paylaştırılıyordu, şimdi de… (Biraz da çağının modası gereği) Gelişmeyi,
medenileşmeyi hep ideolojilerde aramış, toplumu kendi ideolojik görüşüne göre
dizayn etmeye çalışmış (iktidarı ve muhalefeti ile) bir siyasi yapılanma… Belki
de bu karşıt, çatışma düzeni yaratarak toplumu her zaman hizada tutma amacı da
olabilir. Kim bilir? Ama bunlar toplumun değer yargılarında erozyona sebep
olmuş, günlük yaşamın doğal davranışları dahi karşıtlar tarafından sorgulanır
olmuştur.
Konumuz
CHP’ye gelirsek,
Denilebilir
ki; CHP yaklaşık elli yıldır tek başına iktidar olamadı. Tüm bu olumsuzlarda ne
suçu olabilir?
CHP
her zaman kendini Atatürk’ün kurduğu, cumhuriyetin kurucu partisi olarak gördü.
Zimmi olarak kendini her zaman cumhuriyetin mirasçı sahibi ve koruyucusu olarak
tanımladı. İdeolojik olarak devletin yol haritasını çizdi, kendini (Atatürk’e
de atıfta bulunarak) bunda yetkili gördü. Yine mesela (partilerin ticari alanda
faaliyet göstermeleri yasak olduğu halde) Atatürk’ün mirasçısı olarak İş
Bankası’nda iki yönetim kurulu üyeliğine sahip. Bu baştan beri, usulden yanlış
olduğu halde ne kendisi vazgeçti ne de elinden alınmaya cesaret edilebildi. Bu
ayrıcalıklı, üstenci davranışlar çoğunluk halkın gözünden kaçmadı ve itibar da
görmedi. Çoğunluk halk tüm bunların farkında idi, bütün bunları içine
sindiremedi. Dolayısıyla her zaman sağ partiler iktidar oldu ama etrafına
sınırlar çizildi. Çok sıkışıldığında askerler devreye sokuldu. CHP muhalefet
olmayı, “Doğrucu Davut” rolünü oynamayı her zaman sevdi. Sırça köşkten ahkam
kesmek onun hayat tarzı olmuştu.
2000’li
yıllara gelindiğinde, Türkiye ve dünya ne eski Türkiye ne de artık eski dünya
değildi. İki kutuplu dünya gitmiş, bloklar gevşemiş, ideolojiler tasfiye olma
yoluna girmiş, dijital çağ başlamak üzere idi. Ülkemizde de buna bağlı olarak
toplumda sorgulamalar artmıştı.
Toplumun
bir kesiminin ayrıcalıklı olmasını diğer kesimi kabullenemiyor ve ikinci sınıf
muamelesi görmeyi artık hazmedemiyordu. Ayrıca, ekonomi ağırlıklı olarak ayrıcalıklı
kesimin elinde toplanmıştı. Zaten devleti de bunlar kontrol ediyordu. Gerekçeler
her zaman Atatürk ilkeleri, laiklik, demokrasi, yurtseverlik yobazlık vs. gibi
ideolojik gerekçelerdi. Halbuki halkın bu terimlerle hiçbir derdi yoktu. Tüm
amaçlar, saflar, düşmanlar yaratıp hakimiyeti elden bırakmamaktı. Bunlara örnek
vermeyi gerekli görmüyorum. Yaşı ellinin üzerinde olanlar geçmişe baktıklarında
bunları görüp, hissederler.
CHP
demokrasiyi ve laikliği savunuyormuş gibi gözükse de… Aslında sistemin militan
siyasi ayağını temsil ediyordu. Bunun için iktidar olmaya da gerek yoktu.
Muhalefet olmak onun için daha avantajlı idi.
Aslında
CHP’de tüm bunların farkında idi. Bu böyle gidemezdi. İdeolojik söylemler bir
yere kadar idi. Artık eskisi gibi pirim yapmıyordu. Ekonomide, kurumlarda
fırsat her kesime dağıtılmalıydı. 2000’li gelindiğinde dahi köy nüfus oranı
hala %45 idi. Toplumun her kesimi eşit vatandaşlık haklarından faydalanmalıydı.
Bu aslında CHP’nin erdemi ve tarihi sorumluluğun idrakinde olması demek
olmalıydı. Ne var ki, bu her zaman mümkün olmuyor. Çıkar çevrelerinin, hâkim
kliklerin, nemalandıkları sistemin ellerinden gitmesini istemeyenlerin buna
engel olmak istemeleri kadar normal bir şey olamaz.
Nitekim,
AKP’ye
yol açmada CHP büyük rol oynadı. Bugüne kadar rolünü de (arada bir hizipler
çıksa da) iyi oynadı.
CHP
bugün yol ayırımında. Eski bağnaz, ideolojik söylemlerden nemalanan, Atatürk’ün
mirasçısı(!), üsten bakıcı, ayrıcalıklı tavrından vazgeçip; Toplumun
değerleriyle bağdaşan/barışık, toplumcu bir yapıya bürünmeli, ayağı daha yere
basan, ideolojiden arınmış çağdaş politikalar üretip yoluna öyle devam
etmelidir. Kendini düşünceler çerçevesinde yeniden teşkilatlanmalıdır.
Yüzyıllık kurumsal partiye de bu yakışır.
Burada
not olarak belirtelim; Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin sahibi değil,
kurucusudur. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti miras bırakılacak meta değil, Türk
toplumunun (ilelebet sahip çıkılması gereken) ortak değeridir. Ayrıca Türkiye,
milletimiz güçlü oldukça (arada bir badireler atlatsa bile) ilelebet var
olacaktır. Yine Türk milleti gerekli anlarda önderlere ihtiyaç duysa bile- ki
bunu tarihi geçmişinde ispatlamıştır- normal şatlarda her zaman sağ duyulu
hareket etmiştir ve tarihi önderlere ihtiyacı yoktur.
Dolayısıyla
CHP’nin ideolojik söylemlerinden gına getiren toplum, aslında CHP’yi aşmış
durumdadır. Topluma nasıl bir CHP istersiniz? Diye sorulsa… Eminim mevcut
yöneticiler sınıfta kalırdı. Toplum artık demokrasi, özgürlük, ilericilik,
laiklik gibi içi boş söylemlerle… Emekli, fakir, fukara edebiyatını dikkate
falan almıyor. Toplumun aradığı, toplum değerleri ile barışık, dikte etmeyen,
çağdaş bir parti yapılanması, proje üreten, bilimsel çalışan bir parti. Tüm
bunlar için kurumsal yapı itibarıyla köklü bir geçmişe ve tecrübeye bir CHP’nin
başaramayacağı işler değil bunlar.
Kurumsal
olarak köklü bir geçmişe sahip CHP, yeni yol haritaları ile Türkiye’ye daha
faydalı olur ve gereklidir de…