Bu Blogda Ara

13 Ekim 2026 Salı

AZERBAYCAN NEREYE GİDİYOR?

 

1992 yılında Azerbaycan’a gittiğimde Elçibey iktidarda idi. Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesinin önderi olan Azerbaycan Halk Cephesinin (AHC) lideriydi. Akabinde cumhurbaşkanı seçilmişti. Türk Milliyetçisi Elçibey’in ne devlet tecrübesi vardı ne de kendisine yardımcı olacak kadroları.

Ermenilerle Karabağ savaşı, milyonları bulan Karabağ Kaçkınları, dibe vurmuş ekonomi, yolsuzluklar ve daha bir sürü toplumsal problemler Elçibey’i bunaltıyordu.

Bakü caddeleri yüzleri asık, hayatlarından bezmiş insanlarla doluydu. Arkadaşıma dedim ki; ”Elçibey’in bir yıl bile dayanabileceğini zannetmiyorum.” Nitekim bir yıl geçmeden Elçibey görevi bırakmak zorunda kaldı. Elçibey’in başkanlığı sırasında ve sonrasındaki beyanatlarında halkın nankörlüğünden, kadirbilmezliğinden dem vurduğunu okumadım, duymadım.

Toplum, her ne kadar (her türlü) ideallere mest etse bile; neticesinde can güvenliğine, inançlarını özgürce yerine getirmeye, (iaşesi dâhil) yaşamını yarınlar kaygısı olmadan sürdürmeyi amaçlar. Onun için nasıl bir rejim ile yönetildiği ikinci plandadır. Bunun içindir ki, otoriter rejimler toplumun ihtiyaçlarının en ucuz şekilde karşılanmasını amaçlar.

Gün gelip toplum bilinci geliştikçe, sahip olduklarından daha fazlasını “hak ettiğini” düşündüğünde önüne geçilemez hoşnutsuzluğun tohumları atılmış olur.

Nitekim Azerbaycan her ne kadar diğer Kafkas ve Orta Asya toplumlarından aydınlık hareketi olarak bir adım önde olsa da; feodal Carlık Rusya’sı ve Komünist Sovyet terkibinde yaşamanın getirdiği baskı düzenini on yıllarca üzerinden atması mümkün değil. Çağdaş demokrasi düzeninin oluşturulabilmesi için ancak kurumlar, hukuk, ekonomik ve sosyal yaşam gibi olguların çağdaş olması gerekir. Bizim bile yeterince oluşturamadığımız bu kavramları Azerbaycan geçtiğimiz zaman diliminde nasıl oluşturacak? Bir de, yönetimde böyle bir düşünce yoksa durum daha vahim bir hal alır.

Gidip gözlemlediklerim, sosyal medyadaki serzenişlerden, tanıştığım Azerbaycanlıların konuşmalarındaki satır aralarından, şahit olduğum olaylardan çıkarabildiğim neticelerden anlıyoruz ki; gelir adaletsizliği, rüşvet, yolsuzluk ifade özgürlüğüne vurulan gem almış başını gitmiş. Zaten ezelden beri baskı karakteri haline gelmiş, sinmiş bir toplum varsa, bir de (doğal olarak) toplumu temsil edebilecek muhalefet olmadığında meydan istediği gibi at koşturacak otoriteye kalır.

Bu tip durumlarda yönetim iki şey yapar. Birincisi topluma diş bileyecek düşman, ikincisi toplumu düşmandan koruyacak, toplumun minnet duyacağı kurtarıcı ve idol yaratır. Toplumun bunlarla oyalanmasını sağlayıp, ufak bir itirazda “sen kurtarıcımıza karşı-mısın” suçlaması dayatılır. Yani haklı iken haksız duruma düşürülür.

İşin tuhaf tarafı-ki bütün dünyada böyledir- Azerbaycan’daki ayyuka çıkmış bütün yolsuzluklardan kurtarıcı sorumlu değildir. Hatta hep sonradan haberi olur. “Kurtarıcımız çok dürüst ama yok mu o alt kademedeki hainler” denir. Mesela 27 yıl Azerbaycan ikinci adamı olan ve milyarları iç eden Ramiz Mehdiyev’in yaptığı yolsuzluklardan (her ne hikmetse) kurtarıcımızın haberi bile olmamıştır.

Yaz başlarından itibaren sosyal medyada başlayan serzeniş yazılarından, Elçibey’in doğum ve vefat yıldönümlerinin çokluğundan “Azerbaycan’da bir şeylerin uç vermeye başlayacağının işaretlerini hissettim.

Kuruluşundan bu zamana kadar Karabağ sorunu ile cebelleşen Azerbaycan halkı Aliyev’leri kurtarıcı olarak görmüş her türlü olumsuzlukları sineye çekmiş, (zaten karakteri gereği) sessiz kalmıştı. Karabağ sorunu halledildiğinde toplumun diş bileyecek düşmanı kalmamış, kurtarıcının da vazifesi bitmişti. Ülkedeki tüm olumsuzlar ayan beyan hissedilir olmuş, homurdanmalar yüksek perdeden duyulur hale gelmişti.

Otorite de bunu görmüş ve bir şeyler yapması gerektiğini hissetmişti. Burada iki yol vardı. Birincisi ülkedeki (rüşvet, yolsuzluk gibi) ne kadar olumsuzluklar varsa üzerine gitmeliydi. Bu mümkün değildi çünkü sistem bunun üzerine kuruluydu. İkincisi acilen düşman yaratılmalıydı. Kurtarıcımızın Yeni Azerbaycan Partisi kongresindeki zehir zemberek konuşması bunun ilk adımı idi. Sonrası başörtüsü meselesi geldi. Yıllarca sorun olmayan başörtüsü nasıl oldu da bugün sorun haline geldi?

Bu tür olaylar,

1-   Ülkenin (çeşitli nedenlerle) bataklık haline gelmesi

2-   Yabancı ülkelerin bunu fırsat bilmesi. Bunu hangi ülke kullanabilir? Türkiye mi? Rusya mı? Batı ülkeleri mi? Amerika mı? İran mı? İsrail mi? Her birinin kendirine göre nedenleri vardır. Kim bilir?

3-   Rejimin kendisi mi? Ülkede “irtica” korkusu yaratıp, kendi saflarını sıkılaştırmak, baskıyı artırmak mı?

Not olarak belirteyim. 1-Videolardan izlediğim kadarıyla, reşit olmayan talebelerin, kadınların uluorta gösteri yakmak gibi ne gelenekleri vardır, ne cesaretleri ne de tecrübeleri vardır.

2- Bu satırları yazarken ülkem Türkiye gözümün önünde idi.  Biz yaşadık/yaşıyoruz. Dilerim onlar bizim gibi yaşayarak öğrenmezler. Bizden ders alırlar ve gereğini yaparlar.

 

4 Ekim 2026 Pazar

BİR MİLLET İKİ DEVLET ve AZERBAYCAN…

 

Vaktiyle, mahalle arkadaşım kardeşi ile kavgalıydı. Kardeşini eline geçirse parça pürçek edecekti.

Dedim ki; “Birgün sana telefon gelse, kardeşin yolda öldü, gel sahip çık. Ne yaparsın?” Düşünmeden “mecburum sahip çıkacağım.” Dedi.

Esas konumuza geçelim,

Sosyal medyada ve bazı büyük medyada; Azerbaycan Birleşmiş Milletler temsilcisinin Netanyahu’nun konuşmasında salondan ayrılmadığını yazdılar, okudular. Milletvekili Mustafa Yeneroğlu verdiği beyanatta Azerbaycan okullarında kız çocuklarına başörtüsü yasağı getirildiğini söyledi. Eminim ki; Azerbaycanlı yöneticiler ve hatta Azerbaycan halkı “sana ne, işine bak” demişlerdir. Nitekim, 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde işgüzar bir Azerbaycanlı milletvekili Iğdır’a gelip Sinan Ogan’a oy istemişti. Herhalde biz de “işinize bakın” demişizdir.

Son Karabağ zaferinden sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, Karabağ Zaferinin Türk Ordusunun katkıları ile kazanıldığını ve hatta Türk Ordusu kazandı demeye getirdi.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı da daha iki gün önce Yeni Azerbaycan Partisi kongresinde içinde ne varsa kustu. Özetle, bir milyon kaçkınımız varken neredeydiniz? Kullanılan silahların parasını mislisi ile nakit ödedik. Üç bin sizin şehitleriniz mi? Gibi pek de nezaket içermeyen bir sürü laf etti. Adam hırs aldı, kin kustu yani…        

Dünyada böyle densiz liderler her zaman ve her yerde çıkar. Bu (belki bilemediğimiz) siyasetin gereği ama çoğunlukla da karakterlerinden ileri gelir. Daha usturuplu ve adaplı da söylenebilirdi. Buna “devlet terbiyesi” denir.

Dünya dönüyor, tarih de seyrine devam ediyor. Devlet yönetimleri, devlet ve yönetim menfaatlerine uygun (yönetimlerindeki halka ters gelse de) birtakım uygulamalar ve davranışlar sergileyebilirler. Elbette bunların faturası yönetimlere ve topluma yansır.

Biraz Azerbaycan’dan bahsedelim.

Yaklaşık iki yüzyıl önce Çarlık Rusya’sının sonra Sovyet Rusya’sının hegemonyasında kalmış ve nihayetinde 1991 yılında bağımsızlığını kazanmış yeni bir devlet. Üstelik, rejim olarak alışmış olduğu yönetim biçiminden tamamen farklı bir devlet.

Bağımsız olduk demekle hemen devlet olunmuyor. Yönetim ve sosyal olarak yaşanan zaaflar, alışkanlıklar, farklı duygular, oluşmamış/olgunlaşamamış yeni düzen ve bunların rayına oturtulması kolay değil. Türkiye’yi düşünün, arkamızda yüzyılların tecrübesi olduğu halde yüz küsur yıl geçse bile hala cebelleş etmekteyiz.

Üstüne üstlük bir de üst yönetim “devlet tecrübe ve terbiyesinden” yoksunsa… Varın gerisini siz düşünün.

Bunlara örnekler verebilirim. Gerek yok. Bu kimseye ve özelde yazıma da fayda sağlamaz. Azerbaycan hakkında biraz araştırma yapanlar burada yazacaklarımdan çok daha fazla bilgi sahibi olabilirler.

Tüm bu olumsuzluklar zamana özeldir. Yani günümüzün siyasi şartlarına ve yönetimsel anlayışlarıyla alakalıdır. Esas önemli olan tarihi süreç içerisinde halkın duygularıdır.

Düşünelim,

Yüzyıllardır Azerbaycan’la Anadolu hep birbirlerine mesafeli olmuşlar. Mezhep farklılığı gerekçeleri ile didişmişiz, savaşmışız. Osmanlı birkaç sefer kontrol altına almaya çalışmış becerememiş, tutunamamış. Azerbaycan iki yüzyıl Rus hegemonyasında kalmış, geleneksel ve yönetimsel alışkanlıklar edinmiş. Sonra (kartalın yavrusuna haydi uç demesi gibi) 1991 yılında “haydi siz bağımsız oldunuz” demişler. Yani uzun soluklu bir mücadelelerine şahit olmamışız.

Tüm bunlara rağmen Azerbaycan ve Anadolu halkları demişler ki “yahu bizim Kaf dağının ardında kardeşlerimiz varmış.” Kısaca, tarih unutmuyor, milletler de genetik yapılarının bir yerlerinde bu hasletlerini saklıyor. Gün gelip fırsat doğduğunda Aşkar ediyor. Önemli olan da bu. Gönül ister ki bizi yönetenler bunları bilerek, idrak ederek beyanat versinler, hareketlerini, adımlarını ona göre atsınlar.

Kısaca demem o ki; siz gerek sosyal medya ve siyasetçilerin gerekse daha devlet terbiyesi alamamış yönetimlerin hesapsız, kitapsız, densiz ve dengesiz hareket ve söylemlerine kulak tıkayıp, tarihin biz Türk Milletine bahşettiği ve vazife olarak yüklediği imkanların idrakinde olalım. Sosyal alanda, siyasetçilerden ve siyasetten bağımsız- ki buna Azerbaycanlı kardeşlerimiz siyasetten kenar diyorlar- sosyal ve kültürel alanlarda iş birliği, yakınlaşma ve en önemlisi birbirimizi anlama üzerine çalışmalar yapalım. Bu (her iki) toplum olarak hepimizin vazifesi. Kolay değil, uzun vadeli, sabır ve anlayış gerektiren bir çaba olacak.

NOT: Çok kısa bir anekdot. 1991 yılında Bakü’de bir taksi şoförü ile ücretle alakalı tartıştıktan sonra kahkahalarla güldüm. Yanımdakilerle şoför de şaşırdı. Dedim ki, “Yüz yıl sonra Bakü’ye gelip kavga etmek az bir şey mi?”                            

 

27 Eylül 2026 Pazar

ALIŞKANLIKLARIN KARAKTER HALİNE GELMESİ

 

Yaşları altmışı aşanlar çok iyi bilirler. 80’li yıllarda bankerler furyası vardı. Haddinden fazla aylık faiz verirlerdi. Her şeyleri hukuka uygundu, elbette vergi kayıtları da vardı. Ayrıntılara girmeyeyim. Sonra battılar tabii… Arkalarında binlerce “mağdur” bıraktılar.

Yıllar sonra bu bankerlerden biri ile tanışma fırsatım oldu. Sonunda hepsi gibi iflas etmiş, arkasında yığınla mağdur bırakarak hapse girip çıkmış birisiydi.

Ona bir sürü merak soruları sordum. Hepsine açık açık cevaplar verdi. Belli başlı sorularımdan birkaçı şunlardı;

1-   Bu kadar yüksek faize nasıl kandılar? “Ben de anlamış değilim. Düşünebiliyor-musun, büromun olduğu hanın çaycısının çırağı emekli bir generali getirdi. Çırağa komisyon veriyordum. Generali de oturdukları binanın kapıcı babası ikna etmiş. Herhalde verdiğim yüksek faiz cazip geldi adama. Çok kazanma hırsının tezahürü olsa gerek.”

2-   Devlet hiç ikazda, denetlemede bulunmadı mı? Bir de mafya falan rahatsız etmedi mi seni? Yaban arılarının bala üşüşmesi misali… Güldü, “yolum açıldı, ben de yürüdüm.” Bu cevap yetmişti bana.

3-   Peki, bu paraları ne yaptın? Hiç mi yatırım yapmadın, ya da bir köşede kendine ayırmadın?

Yine güldü, “hayatın zevkini tattım, bu da yetti bana.” Hepsiyle mi? “Payıma düşen ancak yetti.”

4-   Hiç pişmanlık duymuyor-musun? “Yüksek faizi alırlarken bana dua ediyorlardı ya…”

Bankerlerin içinde en meşhuru Banker Kastelli idi. Hapisten çıktıktan sonra bir tv söyleşisinde “aldığım mevduatları benden kredi diye alan o saygıdeğer iş adamları bana borçlarını ödeselerdi, ben bu hallere düşmezdim.” Bu da onun savunması.

Netice,

Ortam müsait, satıcı belli, yol belli, sürücü belli, alıcı garanti. Hayal gücünüze bağlı, nasıl yorumlarsanız… Size kalmış.

Yine 90’lı yıllar. İrili ufaklı 20 banka battı. “1990'lı yıllarda Türkiye'de batan bankalar; zayıf denetimler, yüksek enflasyon, siyasi kayırmacılık ve banka sahiplerinin mevduatları kendi şirketlerine kredi olarak aktarması (hortumlama) nedeniyle battı.” Siyahla yazılmış bu cümleyi Google amcadan naklettim. Hiçbir katkım olmamıştır. Ama yukarıdaki cümlemi tekrar edeceğim “Ortam müsait, satıcı belli, yol belli, sürücü belli, alıcı garanti. Hayal gücünüze bağlı, nasıl yorumlarsanız… Size kalmış.”

Son olarak fon yolsuzluğu gündemde. Ben fondan anlamam. Zaten öyle olmuş, böyle olmuş tarafı da beni ilgilendirmiyor. Demek ki, ortam müsait. Kadro tamam…Yöntem günün şartlarına göre…Gerisi teferruat. Kısaca eski filmlerin yeni versiyonu….

Konumuza örneklemelerle devam edelim,

Adamın evladı belediyede ya da herhangi bir devlet kurumunda torpille işe girer. Komşular, tanıdıklar hemen hayırlı olsun ziyaretine giderler. “Darısı bizimkinin başına.” Ne evladı işe girenin yüzü kızarır, ne de ziyarete gelenin “ne iştir?” diye hesap sormak aklına gelir. Hani gün olur ki bize de bir torpil nasip olur.

Adamın hali bellidir. Koltuğunun altında ekmekle evinin yolunu ancak bulur. Devir değişir, bir bakarsınız ki adam başımıza müteahhit kesilir. “Vay anasını parayı nereden buldu bu adam” dersiniz. Sonra yine devir değişir, adam ortalık yerden toz olmuş. Dersiniz ki “aza nereye gidiyorsun? Çoğa gidiyorum demiş.” Vur abalıya… Kabahat adamın mı? Adam karakterini oynuyor.

Adam belediye başkanlığına aday. Kürsüde “vallahi de billahi de ben dürüstüm” der. Seçimde günün şatlarına göre külliyatlı masraf yapar. Neden harcıyorsun diye sorsan, cevap hazır. “Memleket sevdamdan.” Ömr-ü hayatında fakire bir kapik koklatmamıştır, olsun, sevdadan bağrı yanıyor ya… Sonra başkan seçilir, zaman geçer. Bizler yeni duymuş ayağına yatıp “bu adam hamutu gırtlak götürüyormuş yahu.” Ya ne yapacaktı? Zamanında biliyordun ama işine öyle geliyordu. Belki bir gün lazım olur kabilinden… Şener Şen’in “Namuslu” filmini gel de hatırlama.

Adamın köyü belli, babasının variyeti belli, düşen miras belli, çalıştığı kurumlar belli, aldığı maaşlar belli. Şimdiki geldiği “arş-ı ala” da ayan beyan ortada. Ne olur ne olmaz kabilinden gördüğünde ceket de ilikliyorsun. Sonra haberlerde izliyorsun ki… “Vay anasını cemaatçiymiş bu yahu.” Ey millet sana müstahaksın mı diyeyim…Ne diyeyim? Bütün suçu cemaatçi mi olmak!...

Yazımızın başlığı ile alakalı birkaç kelam etmek farz oldu;

Bir yerde olay parmakla sayılır durumda ise olay münferittir. Her toplumda böyleleri çıkar dersin. Eğer olay çoğalma eğiliminde ise, alışkanlık yapmaya başladığını görür, otorite neredesin? Diye toplum yaygarayı koparır, homurdanmalar başlar. Hatta nümayişler yapılır. Ama tekrarlanıyor ve üstelik toplum kanıksamışsa, kurumları ile toplum da işin içinde demektir. Olay toplumun karakteri haline gelmiştir…

İşte o zaman “yandı gülüm keten helva.”

İşin en kötü tarafı; Olaylara karşı yaygara koparmaların ardında, (serde hınzırlığım var ya…) “aslında gizli bir hasetlik var” demek geliyor içimden. Karakterimizden olsa gerek.

 

 

 

 

22 Eylül 2026 Salı

YAZIK OLDU DENİZLERE

 




Her şeyin bir tadı vardı. Bizim gibi yaşı kemale ermişlerin sıkça dillendirdiği bir cümledir. Hele de bugünlerde…

Gerçi, insanlık tarihinde daima yaşı orta yaşı aşanlar geçmişi kutsayıp, yaşadıkları andan şikâyet ederler. Başta genç nesil olmak üzere, toplumdan, yedikleri, içtiklerinden “dem vururlar”. “Daha kötüsünü görmedim.” Peşine ilave ederler “Allah beterinden saklasın.”

Galiba günümüzün farklılığı var diğer zamanlardan. Teknoloji hızla evrimleşiyor. Bununla birlikte toplum da buna ayak uydurmaya çalışıyor. Ayak uydurmaya çalışırken değişiyor. Farkına varsak da varmasak da… İstesek de istemesek de…

Fındık bile pes etti. Birçok üretici keşke toplamasaydım, zarar ettim diyor. Bir arkadaşım “gelecek sene fındık bahçeme isteyen istediği kadar toplayabilir diye tabela dikeceğim.” Dedi.

Konum fındık değil, sadece latife olsun diye yazdım.

Biz yetmişler kuşağı olarak hayatı çok ciddiye almışız galiba. Öyle ya; Geçim sıkıntısının yanı sıra memleketi düşman elinden kurtaracağız diye “dava adamı” olup çıktık. Sonra, gün geldi birileri “siz kim, dava adamlığı kim” diye kafamıza balyoz indirip (ruhen ve bedenen) tarumar etti. Kulaklarımızdan çekip “bir daha yapma çocuğum deyip iki şaplak atmadılar.”

Helak edilenlerimiz son anlarında ya da (Ülkücülerin adlandırmasıyla) Medrese-i Yusufiye’de “keşke” demişler-midir? Hiç zannetmiyorum. Davaları için bedel ödediklerini düşünmüşlerdir. Gittikleri yol, yöntemleri doğru-muydu, yanlış-mıydı? Tartışılır. Ama dillerinde ne varsa yüreklerinde de o vardı. Elbette toplumun da kendine göre değerleri vardı. Hayatlarını bu değerler üzerine yaşamaya çalışırlardı.

Bugün geldiğimiz noktada yetmişten geriye kalan bir ayağı çukurda olanlar dâhil nerelere evirildik? “Yaşadık bir kere” deyip köşemize çekilip, tefekküre mi daldık? Ya da sabah akşam önümüze gelene veryansın yapıp kafa mı şişiriyoruz? Muhtemel, her ikisi de mevcut günümüzde…

Ama gerçek olan bir şey var ki; Nerelere evrilirsek evirilelim “malın değeri” ucuzladı. İnancın da, davanın da, kısaca yaşamın da… Hani eskinin (her ne olursa olsun) yerine geçenler daha değerli olsa. Veya denk düşse…

Toplum elbette bir yerlere varacak. Bu böyle gitmez. Gün gelir toparlanır. Ama ne zaman? Arkamızdan gelenler her şeyin ucuzunda, Bırakalım geleceği bugünü kavramaktan acizler. Önden gidenler ise zaten kendi dertlerinde. Bugünküleri hiç sormayın. Geçmişi kavrayamadılar ki geleceği şekillendirsinler.

Geçmişi kavrayacaksın, ders alacaksın, bugünü anlayacaksın, geleceği şekillendireceksin!.. Zor iş vesselam.   

Yeniler eskileri merak etmiyor, bugünküler ise eski nakaratları yeni sazlarla çalıyor. Üstelik bir de marifetlerine alkış bekliyorlar. Eskilerin bir sözü vardı. Gel de hatırlama…”Her iş ayağa düştü.”

Kocaldık ya… Zaman zaman gözüm dalıyor, eskilere gidiyorum.  “değmedi be Denizler” diyorum… Sahi değdi mi? Yoksa ben mi ileri derecede melankoliğim?

 






31 Ağustos 2026 Pazartesi

ABİ KARTINI ÇEK!..

 



Gürcü çalışanlarım vardı bir ara… Çocuklarından ikisinin aralarındaki yaş farkı bir yaşını biraz geçiyordu. Yaşça küçük olana büyüğü için “o senin ablan, abla demen lazım dediğimde, “nedenmiş?”

Derdi. Abla demeyi reddederdi. Herhalde dedim kendi kendime, bir yaş farkını kabullenemiyor.

Zaman geçti, bu sefer aralarında beş yaş fark olana dedim. O da kabullenmedi.

Meğer onlarda abi, abla gibi sıfatlar kullanılmıyormuş.

Milletlerin çok da dikkate alınmayan, göz ardı edilen gelenekleri vardır. Bunlar farkında olunmadan yaşanılan, uygulanan değerlerdir. Ama bir araya getirdiğinizde o toplumun kimliğini, kültürünü oluşturur.

Bu değerler manzumesi zaman içerisinde başka şeylere evrilir ama moda değillerdir. Elbise gibi yıldan yıla değişmez. Toplum hayatına giren yeni uygulamalar ancak toplum tarafından kabul gördüğünde gelenek halini alır, toplum kimliğine katkı sağlar. Yoksa unutulur gider.

Elbette bunlar, toplumun inançları, tarihsel genetiği gibi toplumun kimliği ile uyumlu davranış biçimleridir.

Özellikle bazı davranış biçimleri vardır ki; Toplumun inancına saygının göstergesidir. Hani “ben uyamıyorum ama size de saygı duyuyorum” kabilinden…

İsterseniz size birkaç örnek vereyim,

Adam haftanın altı günü içkinin küpüne düşer ama cuma akşamları başını kesseniz bir damla içmez. Çünkü dinine ve yaşadığı topluma saygısı vardır.

Ramazan’da oruç tutmaz ama gizliden yer. Ya da açık olan lokanta ve kahvehaneler pencerelerini perde ile kapatırlar ki içerisi görünmesin, içeride kimlerin olduğu ortaya çıkmasın. Bu son yazdığım toplum baskına karşı bir tedbir gibi gözükse de özünde topluma olan saygıdan ileri gelir.

Yine bir örnek size,

Samimi olduğunuz ama evine gitmediğiniz arkadaşınızın evine ilk defa gittiğinizde (dinle, diyanetle alakası olmasa dahi) evine ayakkabınızı çıkarmadan girdiğinizde size ters-ters bakması kaçınılmazdır. Çünkü onun kültüründe ayakkabı ile içeri girmek yoktur.

Tüm bunlar bizim farkında olmadan uyduğumuz, hatta titizlikle uyguladığımız geleneklerimizdir.

Bunlar sorgulanmaz, sorgulanması da ayıp addedilir. Didiklenirse mutlaka bir neden bulunur. Ama hiç de gereği de yoktur. Çünkü artık kültürümüzün parçaları haline gelmişlerdir. Tıpkı halının bütünü oluşturan yılların motifleri gibidirler.

Hınzırlıktan-mıdır yoksa cehaletten-midir nedir? Bu tür kültürel davranışları sorgulayanlar vardır. Kendi ideolojik perspektiflerinden bakarak yargılarlar. İdeolojilerine göre bunlar ya yobazlıktır, gericiliktir, iptidailiktir ya da dini inançların sulandırılmasıdır. Nitekim geçtiğimiz yüzyılın modası ideolojiler yüzünden epeyi değerlerimizi göz ardı ettik, unutup gittik. Ama yerine (topluma renk veren) değerler koyamadık, evrimleşemedik.

İdeolojik saplantılar yanında hızlı şehirleşmenin de rolü büyük tabii… Henüz şehirli olunamamışken yeni gelenlerin uyum sağlamalarını elbette bekleyemeyiz. Konumuzla ne kadar alakalı bilemem ama yazmadan geçemedim.

Devam edelim,

Hepimizin yolu bildiğimiz marketlere düşer. Kasaya varırsınız, kasiyer genç kız işlem sonunda size “kartını çek abi” der. Bu sözün neresinden tutacaksınız? Kafayı emir kipine mi takarsınız, taş çatlasın 25 yaşındaki bir hanım kızın benim gibi yaşı kemale ermiş birine abi demesine mi?

İtiraz edecek olduğunuzda; Katmerin büyüğü gelir. Bu sefer aymaz, “peki ne diyeyim ya da daha kötüsü lafı geveleyerek “n’olmuş yani” der.

Bunların yanı sıra (genelde erkek kasiyerlerin) “kartını çek dayı” lafına çok içerlerim. Emir bir tarafa, dayı lafı çok itici gelir bana. Çünkü dayının bir anlamı da “kabadayıdır.” Kabadayılık olmak istemediğim sıfatlardan biridir. İkincisi millet olarak bizde sülale baba tarafından yürür. Ana tarafı ile pek anılmak istemeyiz. Deriz ki “anam falancalardan…” Yukarıda da bahsettiğim gibi bu geleneğin tartışması olmaz. Genetiğimizde bu var. Siz hiç Yunanlılar gibi kızın evlenirken damada başlık parası verdiğini gördünüz mü?

Neyse,

Yine yukarıda da bahsettiğimiz gibi eğer bu tür gelenekler (günün şartları gereği) kalkıyor ise- ki bu emirle kalkmaz- yerine ne konmalı/koyuluyor?

Bu sadece sözlerde değil… Kılık- kıyafetlerde, insani ilişkilerde, trafikte, sokakta ve hatta siyasette her yerde keşmekeşlikler, basite indirgemeler aldı başını gidiyor.

Geçen gün oturduğum apartmanın kapısının önüne park eden, (bir sokak ötede oturan) bir zata park edemeyeceğini söylediğimde “burası tapulu malın mı? Dedi.

Ben de “elbette tapulu malım değil. Ama edep, adap, nezaket, letafet var. Zira her şey kanunlarda yazmadığı gibi toplum sadece kanunlarla da yönetilmiyor/yönetilemez.” 

20 Ağustos 2026 Perşembe

YENİ PARTİ’YE MÜJDE… KAZANMANIN YOLU GÖZÜKTÜ

 

1915 yılında Rusya’da hatırı sayılır kıtlık baş gösterir. Menşevikler köylüye yardıma koşarlar. Ama Bolşevikler bunu reddederler. Gerekçeleri, “eğer halk rahatlarsa devrim sekteye uğrar.” Çünkü devrim halkın mağduriyeti üzerine kuruluydu. Yani köylü ve işçi ne kadar mağdur olursa, devrime o kadar kolay ulaşılırdı.

Nitekim,

Tüm ideolojiler, “iktidar yolundaki” politikalarını “halkın” mağduriyetleri üzerine oturturlar. Komünizm halkın fukaralığı, ezilmişliği, milliyetçiler ülkenin işbirlikçi dönmelerin eline geçtikleri, dini akımlar “inanmışların” dini baskılara maruz kaldıkları üzerine kurgularlar.

Ya da,

Eğer iktidardaki parti otoriterse, hukuku görmezden geliyorsa, yolsuzluk ayyuka çıkmışsa… Fukaralık halkın ümüğünü sıkıyorsa…Muhalefet partileri bunlar üzerine yoğunlaşırlar, her gün yatıp kalkıp bu konuları işlerler. Kısaca, halkın nazarında hangisi prim yapıyorsa bıkmadan, usanmadan bu konuları işlerler.

Ne var ki,

Tüm bu sorunların çözülebilmesi için ne gibi politikaların yürütülmesi konusunda ele avuca gelir çözümler üretmezler. İktidara hariçten direktif verirler “bu sorunları çöz…” Aslında maksat direktif gerekçelerini pekiştirmektir. “Nasıl olsa çözemeyecek, o zaman bize gelin.”

İktidarın gücü olsa, aklı yetse veya niyeti olsa herhalde bir şeyler yapar.

Menşevik, Bolşevik tarihi örneğinde olduğu gibi muhalefetin maksadı acaba çözüm üretmek için iktidara gelmek mi? Yoksa tüm bu ajitasyonlar iktidar olmak yolunda yürütülen bilinçli politikalar mı?

Bu iki amaç aynı gibi gözükse de sonuç aynı kapıya varmıyor. Birinde mevcut kötü durumun analizleri yapılır, programlar üretilir, bir yandan da hazırlıklar yapılır, kadrolar oluşturulur. Parti programı olarak halka sunulur. Yani halka yanlışlar anlatılır, bunları giderecek programlar sunulur. Dünya artık sloganlar üzerinden yönetilmiyor. Gerçi bu, önceden başlanılan, uzun vadeli bir çalışmadır. Seçim sathında özet geçilir.

Öbüründe ise,

Mesela emeklinin, işçinin sorunlarını gidereceğiz dediğinde bunu taahhüt eden partinin iyi niyetini gösterir. O partinin kabiliyetini, iktidara geldiğinde iyi niyetli hareket edip etmeyeceğini göstermez. Ya beni kandırıyorsan? Ya beceremezsen? Çünkü ekonomi bütündür, alanlar hep birbirlerine bağlıdır. Para basıp dağıtacak halin yok. Bir örnek size… AKP 3Y sloganı ile seçmenden oy istedi. Sonuç?

Bir örnek daha,

Ülkede demokrasiyi getireceğiz dediniz. Gayet güzel. Kim istemez ki… Demokrasi getirdik denilince gelmiyor. Bunun alt yapısını nasıl oluşturacaksınız? Mesela ülkemiz yüzyılının sorunu, lider kültünü nasıl tasfiye edeceksiniz? Bunu açıkça ifade etmeniz gerekir.

Bir de,

Dilde pelesenk edip sloganlaştırılan konular halkta bıkkınlık yarattığı gibi, başka konulardaki sorunları partilerin görememesine ya da kasıtlı olarak görmemesine yol açmakta.

Yine mesela,

Son günlerde gündeme gelen cemaatler, tarikatlar meselesi. Yolsuzluklar, çeteleşmeler v.s o tamam. Ama bu cemaatler, değil ülkemizin dünyanın gerçeği. Bu konuda (öyle veya böyle) ne düşünüyorsunuz?

İşaretim YENİ PARTİ malum. Gelinim sen işit kabilinden…

Onlara da hak vermiyor değilim. Aşağı tükürseler sakal, yukarı tükürseler bıyık. Memleketin hali belli, korkular belli, elde avuçtakiler de belli. Adamın sermayesi yüklüdür, vara da harcar, yoka da… Eğer sermaye kıt kanaat ise, Allah kolaylık versin. Sermayeden kastım, nakit değil. Sermaye eleğin altına düşenler… Bir de nerede ise yarım asır iktidar olmaya hasret kalınmışsa…? Nefis bu belli olmaz!

Elde, avuçtaki ile siyasi mücadele edeceksin… Sonra bunlarla iktidara geleceksin… Allah bu memlekete acısın.

Hukuk siyasete bulaştırılmış olsa bile ve terk edilen partinin mensupları da olsalar… Akraba belediyeler sicile çok kötü işlendi.

Umarım, Yeni Partililer gidecekleri genel kurulda bunları dikkate alırlar.

Bir not; MetroPOLL şirketinin yaptığı ankete göre memleketimizin %64,1 kaygı ve bıkkınlık hissederken; yarınlara %10,6 umutla, %7,2 güvenle bakıyor. Tam da (iktidar olma namzedi) muhalefete göre bir ülke!... Nasıl olsa malzeme gani… Hava da müsait.

 

11 Ağustos 2026 Salı

YENİ PARTİ İL BAŞK. CİHANGİR ŞİMŞEK’E ARZUHALİMDİR

 

Rahmetli Ulu Büyük Dedem arada bir hayret ifadesini bu sözlerle ifade ederdi. “Bir yaşıma daha girdim.” Bu yıl böyle olacak galiba…

Her yıl olduğu gibi yaza girerken rehavete gireceğimiz yerde… Bu yıl her gün bir başka şeylere şahit oluyoruz. Şimdi de kısaca” açılım” meseleleri bu sıcakta bizleri meşgul etmeye başladı. Ağustos sıcağımdan daha fazla terletir oldu.

Ancak,

“Büyüklerimiz” memleketi düzene sokmakta mahir oldukları için bu konuda (her ne kadar bazı kankanlarım hop oturup, kalksalar da) hiçbir tereddüdüm yok. Onlar işlerini bilirler.

Benim aklım fikrim fındıkta. Geçen gün bir yaşıtım “Yakup aha biz geldik gidiyoruz, bundan sonra beş-on sene idare ederiz zahir. Geride kalanlar düşünsün.” Dediğinde “adama bak ne de rahat” diye geçirdim içimden.

Öyle ya,

Yıllarca fındıkla cebelleş et, sonra gelinen nokta “sat anasını bak keyfine” modu. Arkadaşım da haklı. Gençlerin lügatinde fındık denen nesne yoksa biz ne yapalım? Değil mi ya…“al emekli maaşını yat aşağı.”

Diyecekseniz ki,

Başlıktaki Cihangir Şimşek’le fındığın ne alakası var? Malum olduğu üzere Cihangir Şimşek payitahtımız Ordu’nun Yeni Parti il başkanı. Bu yönüyle bağlantılıyız. Diğer yönüyle Ünye’nin eniştesi ve ilave olarak bir masada sohbet etmişliğimiz var.

Zannetmeyin ki,

Cihangir Şimşek’i eleyip beleyeceğim. Hani ileride lazım olur kabilinden. Dedim ya… Unumu eledim, eleğimi duvara astım. Çoluk çocuğun da keyfi yerinde. Bu yaştan sonra bize Çakır-tepede iki kulaç yer yeter. O da dünden hazır.

Bizim gibi kemale ermişler hele de yazar takımındansa bir açtılar mı ağızlarını durduramazsınız.

Rahmetli anacığım (nereden öğrenmişse) “kara şanzımanla yeni Vabis yapılmaz.” Derdi.

Malum, Ağustos ayı üskelek ayıdır. Bir gün rahmetli anam üskelekli bulguru elemişti de… “Alta düşenden bir pilavlık çıkar” demişti. Sefillik diz boyu… Ziyan olmasın kabilinden.

Bir de şunu derdi,

“Kocamana yeni urba giydirmekle damat edilmez.”

Bunlar hep dost yarenlikleri. Aziz arkadaşıma (yaşını başını almış ve yazar takımından olarak) naçizane, şu Ünye takımına bir hal çaresi bul. Yoksa bırakalım Vabis’i kara şanzımanı arar oluruz. Derim. Bu birincisiydi…

İkincisi,

Öteden beri biz “Ünyelüler” Orduluları başımızda “horoz biliriz. Bize çaktırmadan yapın bunu ki inat mı murat mı? Demeyelim. Eskiden başımıza Ankara kâhyaydı. Büyükşehirden sonra birdi iki oldu. Sebep olanlar utansın.

Üçüncüsü,

Yönünüzü Ankara’nın ağalarına çevirip “emriniz olur” demeyin. Bölgesel sorunlara kendiniz parmak atın. Siz çözüm üretin, merkezi siz yönlendirin. Yoksa seçimden seçime ağalar için yarış atı gibi koşturursunuz.

Dördüncüsü,

Gelen milletvekiline hesap veren değil, hesap soran olun.

Kıssadan hisse kabilinden… Daha ne diyeyim!?.. 

7 Ağustos 2026 Cuma

NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

 

                 


Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyrettiğim. Fabrikanın içinde lojmanları, idare binası ve sosyal tesisleriyle beraber hepsi hurda yığını haline gelmişti. Geçmişte de bunun gibi Sovyetlerin çeşitli bölgelerinden videolar izlemiştim.

Her ne kadar oralarda yaşamadıysak da, uzaktan da olsa zamanın ruhunu hissedebiliyoruz. Bu da insana hüzün veriyor. Fabrikanın 1939 kurulduğu kitabesinden anlaşılıyor.

1939’da kurulan fabrika nasıl oldu da birden bire 1990’larda terk edildi. Sanki birileri gelip çalışanlara pılınızı pırtınızı toplayıp terk edin demiş gibi…

Belli ki,

Sistem çökünce fabrika da işlevini yitirmiş, çalışanları ve metalarıyla beraber ekonomik ömrünü tamamlayıp devlete yük olmaya başlamıştı.

Sovyetlere yük değil-miydi?

Sovyet sistemi, fabrikaya (insanlara iş temin etmek gibi)  karlılıktan çok daha farklı gözle bakıyordu besbelli… Kısaca, sistem çöktü, fabrikada çöktü.

Fabrikayı kapatırken, yeni kurulan devletlerin, daha doğrusu rejimlerini değiştiren devletlerin mazeretleri vardı. “Sovyetler zaten bu hantal yapısından dolayı çöktü. Biz aynı hataya düşmeyeceğiz.” Demişlerdir mutlaka.

Fındık,

Geçmiş yıllarda bir arkadaşımla sohbet ederken ona demiştim ki; Karadeniz Sovyetlere karşı NATO’nun “Maginot (majino) hattı” idi. Devlet ve Avrupa Karadeniz köylüsünü, dolayısıyla fındığı desteklemek zorundaydı, bu tehlike geçtiğine göre; fındığı iyi günler beklemiyor demiştim.

Nitekim öyle olma yolunda… Karadeniz gibi dağlık bir bölgeye yakışan, toprak erozyonunu önleyen, fındık ürününden başka küçük ölçekli hayvancılığa elverişli, dallarının ve kabuğunun yakacak olarak kullanıldığı, devamlı çalışma gerektirmeyen tam Karadenizliye göre bir ürün. (Elbette burada ironi yapıyorum.)

Fındık tarımının zaman içindeki sürecine baktığımızda; Alet, eda-vatlardaki gelişimi haricinde… Fındık tarımının ürün verimliliği, ürün kalitesi, katma değer gibi alanlarda hiçbir gelişimini göremiyoruz. Hatta verimlilik konusunda geriye bile gidiyoruz.

Fındığın bu duruma düşmesinin tek bir nedeni yok elbette. Köyden şehirlere göç, ailelere düşen fındık alanlarının küçülmesi, Karadeniz’in sarp arazisinden dolayı (diğer ülkelere göre) üretim maliyetinin yüksek olması, fındık ağaçlarının yaşlanması vs.

Bütün bunlar tamam,

Tamam, olmayan geçmişte fındığa ekonomik getiriden çok, stratejik ürün olarak bakan devletin bu düşüncesinden vazgeçmesi.

Bu kanıya şuradan varıyorum,

Geçmişte 500-600 bin tonla neredeyse bütün Karadeniz’in gelir kaynağı olan, ülkeye önemli ekonomik girdi sağlayan böyle bir ürün konusunda ( araştırma-geliştirme, uzman, katma değer konularında çalışma veya teşvik gibi) devletin gözle görülür çalışma ve yatırımı olmaması.  Ürünü üç kuruş fazlaya almak, dönüm parası, gübre teşviki gibi şeyler ülke geneline şamil, iktidar uygulamalarından başka bir şey değildir. Mesela, devlet hiçbir zaman, dönüme karşılık gelen ürün verimini nasıl artırabiliriz çalışma yapmadığı gibi, aklının ucundan bile geçmemiştir. Bu gelmiş geçmiş bütün iktidarlar için böyle olmuştur.

Bugün,

Fındık bahçelerini kesip başka bir ürüne dönemeyeceğimize göre, bu milleti de Karadeniz’den kovamayacağımıza göre, aç da bırakamayacağımıza da göre…

Devletin,

Sovyet örneğinde olduğu gibi, “ben gidiyorum kardeşim, ne haliniz varsa görün” diyemeyeceğine göre…

 Şimdi ne olacak bu fındığın hali?

 

 

 

 

29 Temmuz 2026 Çarşamba

ATATÜRK’DEN DAHA AKILLI OLUNABİLİR Mİ?

 


Adam köyde mütevazı evinin önünde, duvara sırtını dayamış yere oturuyordu. Cigarasından derin fırtını çekerken “ne olacak halimiz?” Diye geçirdi içinden.

Öyle ya,

Yaşı altmışını geçmişti. Kızlarını evlendirmiş, oğulların her birisi şehirde kendilerine iş bulmuşlar, ev, bark sahibi olmuşlardı. Köye bayramlardan bayrama ya da bir-ikisi fındık toplama zamanı öylesine uğruyorlardı. Babamız “gelmediler demesin” kabilinden…

Adam fındığı babasının diktiğini zar zor hatırlıyordu. O zamanlar sabi çocuktu. Dedesinin zamanında tarlada mısır, fasulye, pancar vs. evin ihtiyaç duyduğu ne varsa dikiliyordu. Fındık furyası başlayınca babası da buna uymuş, tarlaya fındık dikmişti.

Babasının yirmi beş dönüm kadar arazisi vardı. Bu da onlara yetiyordu. Babası öldüğünde miras olarak adama yedi-sekiz dönüm arazi ancak kalmıştı. Tapular zaten öteden beri hisseliydi. Yığınla hissedarı vardı. Çoktan satacaktı ama köyde alıcı yoktu. Dışarıdan alan da olmazdı. Bir de ata-baba yadigârıydı. Burada çok anıları vardı.

Babasından kalma fındık bahçesi onlara zar-zor yetti. Kendi iş güçleri ile çoluk-çocuk bir şekilde götürüyorlardı. Bu yüzden oğullarının her birisi rızık peşinde ülkenin dört bir tarafına dağılmışlardı.

Bahçedeki fındık ağaçlarının yaşı neredeyse kendi yaşında idi. Kendisi gibi kocalmışlardı. Son birkaç yıldır hem yeterince bahçeye bakamıyordu ve hem de kokarca bahçeyi perişan etmiş, verim bir hayli düşmüştü. Devlet de eskisi gibi ”baba” değildi ve “ne haliniz varsa görün” diyordu. Ürünün değeri masrafları karşılamıyordu. Kısaca “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık…”

Can sıkıntısından dün akşam köydeki arkadaşları ile çay sohbetinde memleket meselelerinden dem vuruyorlardı. Hemen hepsi kendi yaşlarındaki komşularıyla ince belli çayın eşliğinde zaman öldürüyorlardı. Söz CHP’den geldi. Her birisi bir şeyler söyledi. Kimisi Kılıçdaroğlu’nu haklı buldu… Kimisi de Özgür Özel’i… Bu konuda her kafadan bir ses çıktı… İçlerinden birisi Atatürk’ün partisi bu duruma düşmemeliydi… Diğeri “merak etme Özgür Özel’in YENİ Parti’si Atatürk’e sahip çıkacak” dedi. Bir başkası Özgür Özel kocaman bir afiş yaptırmış “Köylü milletin efendisidir” yazıyordu. İçlerinden bir atıldı “he lan Ziraat Odasının duvarında da aynı yazı var.” Özgür Özel taraftarı gibi gözüken “ben Ziraat Odasının başkanını tanıyorum çok iyi ilericidir.” Sözüne devam etti “biz Atatürk’e sahip çıksaydık memleket gericilerin eline geçmez, bu duruma da düşmezdik.”

Kenarda sessizce tartışmaları dinleyen oturanlardan birisi “he yaa… Atatürkçüler başta olsaydı, fındık bahçeleri Kokarcadan perişan olmazdı.” Dedi bıyık altından gülerek.

Özel sempatizanı hiddetle “Atatürk’le Kokarcanın ne alakası var?” Niye dedi sessiz duran adam “Atatürkçüler başta olsalardı bu hale düşmezdik demedin mi?”

Hiddetli adam hışımla “Ne zannettin? Atatürkçüler ilericidir, aydındır, çağdaştır, demokrasiyi savunurlar… Hem köylüden yanalar, köylüyü her zaman düşünürler.”

Hiç söze girmemiş adam hiddetli adamdan cesaret aldı. “Atatürk ‘köylü memleketin efendisidir’ demedi mi? Mecburlar, bize sahip çıkacaklar. Kokarcayı da hallederler efendim.”

Sessiz adam söze girdi “şunun şurasında köyde kaç kişi kaldık, aha burada oturan üç- beş kocaman.”

Ev sahibi adam, “son yudumlarınızı da çekin de tazeleyeyim çaylarınızı… He sahi yav… Bu yıl fındık amelesi bulabilecek-miyiz?”

 

 

11 Temmuz 2026 Cumartesi

ÜNYELİ BAŞKANIN AĞZINDAN USULSÜZLÜĞÜN USUL OLMASININ TEYİDİ…

 

9 Haziran 24’de yazdığım “meşru rüşvet” yazımda, geçmişte yaşadığım olaylardan örnekler vermiştim. 87’li yıllarda başkan Cerrahoğlu’na demiştim ki “başkan kaçak kat karşılığı bağış almakla usulsüzlüğü usul haline getiriyorsun.” Başkan da bana “Yakup halka yaptığım hizmetleri hangi parayla yaptığımı zannediyorsun?”

Zaman geçti, yıllar ilerledi… Bu iş sektör haline geldi. Zamanının ruhuna göre yeni şartlarda, usullerde zuhur etti. Kimileri bu işi gayet ustaca, zeytinyağından kıl çeker gibi “kılı kırk yararak,” kimileri de yüzüne, gözüne bulaştırarak yaptı. Ama yaptı, yapıyor.

Burada ara verip, yazıma başka cenahtan devam edeyim.

Masummuş gibi gözüken, günün şartlarında cevaz verilen veya kısa dönemin küçük kaçamağı imiş gibi görünen öyle hareketler vardır ki; zaman içinde gelişir, büyür, normal davranışlar, usuller olarak karşımıza çıkar. Karakterimiz haline gelir.  Bu hayatın her alanında gözükür.  

Mesela, çok küçük bir örnek size,

Apartmanın daire kapısında ayakkabı bırakmak kanunlara göre yasaktır. Ama (önce) bir çift ayakkabı ile başlayan ihlal zaman içerisinde ayakkabı yığınlarına, o da yetmez iş eşyalara kadar varır. Sonra bir bakarsınız ki, sahanlık eşya yığınları ile dolmuş. Yadırganmayan, sanki sahibinin müktesep hakkıymış gibi dönüşü zor olan bu usul apartmanın karakteri haline gelir.

Bu görünen usulsüzlüğün usul haline gelmesidir. Bir de görünen ama sanki farkına varılmıyormuş, bilinmiyormuş, normalmiş gibi yapılan usulsüzlükler vardır. Bu işe teşne olan bütün tarafların bildiği ama kendilerince “kutsallaştırdığı” usulsüzlükler vardır ki… Toplumu içten kemiren bunlardır.

İş ayyuka, bir şekilde gün yüzüne çıktığında…

Ülkemiz sathında, (partili, partisiz) bu konu üzerine yaptığımız tüm eleştirilerde işin özünden ziyade, arazların kimler tarafından “marifetle-dirildiği” üzerinedir. Sanki bütün kabahat kişilerin ya da kurumların “özellerinde” yaptıklarındadır. Hâlbuki ya işimize geldiği için ya da bir gün bizim de ihtiyaç duyabileceğimizi var saydığımız bu “usul haline gelmiş usulsüzlüklere” özü ile alakalı hiçbir özeleştiri getirmeyiz. Bunun örnekleri dinimizde de bir hayli fazladır ama oralara girmeyelim.  

Partisel eleştirilere baktığınızda bu alana hiç girmezler demiştim. Nitekim CHP’lilerin günümüzde mahpushaneleri dolduran belediye başkanlarının durumu da tam budur. İktidar bunu yani “usul haline gelen usulsüzlüğü” bildiği için CHP’ye buradan yüklenmektedir.

Siyasete biraz daha girelim,

Aslında, ülkenin fukaralığı, demokrasi, hukuk, adalet kavramlarından ziyade ülkemizi kangren gibi saran “usul haline gelmiş usulsüzlüklerin” nasıl bertaraf edilmesi gerektiği üzerine kafa yormak olmalıdır. Çünkü toplumun öncelikli derdi (elbette saydıklarımız da önemlidir) bunlar değildir. Aslında sonun, farkında olunduğu halde, değilmiş gibi davranılan ama (bahsettiğimiz gibi) kangren gibi hayatımızın her alanını saran bu hastalıklardır. Bu günün ortamı buna müsait ve CHP için de bulunmaz fırsattı. Zira kazandığı belediyeler bunları uygulamak için bulunmaz alanlardı. Fırsat kaçtı. Demek ki CHP’de bu arazlardan nasibini almanın peşinde.  

Yukarıdaki konumuza geri dönelim,

Özelde Ünye’de iş (usulsüzlüğün usul haline gelmesi) öyle ayan-beyan hale gelmiş ki; Belediye başkanımız bunu aleni olarak, göğsünü gere gere beyan edebiliyor. Ulvi gerekçe malum “biz bunu halkımızın yararı için yapıyoruz.”

“Bağış” son derece kutsal fakat o derece de tehlike bir kelime… Her türlü amacın da kılıfı olabilir.

Hukukta bir kural vardır. “Usul esastan önce gelir.” Dinimizde de böyledir. Haram malla zekât olmaz. Yüzde yüz haklı da olsanız usulüne uymadığınızda davayı baştan kaybedersiniz.

Kaldı ki,

Kamu kurumları, kanunlar ve usullerle yönetilir.

Yazımı, 1989 Temmuzunda beni sorguya çeken belediye müfettişine söylediğimle bitireyim. “HANGİ ENAYİ DURUP DURURKEN BELEDİYEYE BAĞIŞ YAPAR!?...”

 

 

 

6 Temmuz 2026 Pazartesi

MİLLETLEŞME YOLUNDA

 

Başta Sosyalistler olmak üzere Milliyetçiler ve İslamcılar, kendi ideolojilerinin öngörüsünde toplumu dizayn etmek amacını taşırlar. Dolayısıyla toplumun genel yapısını, değerlerini ve geleneklerini her zaman göz ardı ederler. Çeşitli tanımlamaları kendi ideolojileri çerçevesi içerinde tariflendirirler.

Mesela,

Sosyalistler için millet kavramı “dil, coğrafya ve tarihsel miras gibi ortak kültürel öğeleri barındıran ancak kapitalizmin yarattığı statik veya bölücü bir yapı olarak değil; sınıfsız bir topluma doğru evrilecek, tarihsel ve geçici bir insan topluluğu olarak ele alınır.”

Milliyetçiler için millet kavramı “bireylerin önüne geçen ve onları yüce bir devletin organik birer parçası olarak gören aşırı milliyetçi (ultra-milliyetçi) bir temele dayanır. Millet, kan bağına veya ortak bir "yeniden doğuş" mitine dayanan kutsal ve bölünmez bir bütün olarak kabul edilir.”

İslamcılar için millet kavramı “ırk, dil veya coğrafi sınırlara dayalı modern ulus-devlet anlayışından farklı olarak dini ve itikadi bir birlikteliği (ümmeti) ifade eder. Bu yaklaşım, köklerini Kur'an terminolojisinden ve Osmanlı'nın geleneksel sosyopolitik yapısından alır.”

Her üç ideolojide toplumun genel yapısından bağımsız olarak, iktidara geldiklerinde devlet yapılanmasını buna göre düzenlemek, toplumu ideolojileri doğrultusunda dizayn etmek amacını taşırlar.

Ancak,

Toplumun genel yapısının buna müsait olup olmadığını düşünmezler. Zaten öncelikli amaçları savundukları deliller vasıtası ile devleti ele geçirmektir.

Devleti ele geçirdiklerinde toplumu dönüştürmede başarılı olabilirler mi? İstisnasız tüm ideolojiler amaçlarına ulaşmak için otoriter davranmak zorunda kalmışlardır. Ama başarılı olamamışlardır. Ya iktidarı bırakmak zorunda kalmışlar ya da ideolojilerini sulandırmışlardır. Sonunda geldikleri noktaya kendileri bile anlam veremezler. Bunun dünyada örnekleri çoktur.

Gelinen noktada, toplum değerlerini, geleneklerini ve hatta (sosyalizmde olduğu gibi) sınıfsal yapılanmasını tasfiye etmişlerdir. Toplum kesimleri arasındaki yüzyıllardır deneme yanılma ile oluşturulan hassas denge yok edilmiş, toplum insan yığınları haline getirilmiştir. Gün gelip toplum basıncına dayanamayıp tasfiye olduklarında değerlerini, sınıflarını yitirmiş, darmadağın olmuş topluluk bırakmışlardır. Ülke artık geri dönüşü zor bir yola girmiştir.

Özelde, bizim gibi imparatorluk bakiyesi bir ülke için oldukça iç açıcı olmayan durumdur.

Osmanlı İmparatorluğunda milletleşme yolundaki çalışmalar gelişmiş ülkelerden çok sonra,19. Yüzyılın sonlarından itibaren ivme kazanmış, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra devlet politikası haline gelmiştir.

Lakin,

20. yüzyılın ideolojiler çağı olması, cumhuriyet yöneticilerinin ideolojik yaklaşımları, yukarıda da bahsettiğimiz gibi siyasi partilerin ve elitlerin toplum değerlerini ideolojiler üzerinden tanımlamaları hem değerleri dejenere etmiş ve hem de karşıtlarının değersizleştirmelerine maruz kalmıştır.

Mesela,

Sosyalistler için din afyondur, tasfiye edilmeleri gerekir. Milliyetçilerin lügatinde etnik guruplar yoktur. İslamcılarda ise, milletin adı anılmaz, Müslümanlar ve gayrimüslimler vardır. Hayat İslami yaşamdan (!) ibarettir. Her şeyin dinle bağlantısı olmalıdır.

Halbuki,

Hayat ne siyahtır ne de beyaz. Her ikisi arasında gri alanlar vardır. Üzerinde yaşadıkları toprakları ortak vatan bilmiş toplumun, yüzyıllardır oluşturdukları değerler manzumesi vardır. Bunları yok saymak, topluma “kitaptan okudukları” ideolojilerini dayatmak “leyleğe ancak kuşa döndün” meselini dayatmak gibidir.

Sosyalist bir arkadaşımın Türk olduğumuz için övünmemiz gerektiğini, dinin toplum için olmazsa olmazı olduğundan bahsetmesi… Eskiden Türk tarihini Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren başlatanların, “bizim binlerce yıllık tarihi geçmişimiz var” demeleri… Milliyetçilerin aynı vatan içinde yaşayanların etnik kökenlerinin farklı olabileceklerini artık düşünmeleri… Tesettürlü bir hanımla serbest giyinen bir hanımın caddede kol kola neşe içerinde yürümeleri… Toplumun (aslında var olan ama bastırılmış) duygularının gün yüzüne çıkmasının göstergeleridir.

Galiba yüzyıllık cumhuriyet tarihimizde milletleşme yolunda yeni bir evreye geçiyoruz. Günümüzde yaşadığımız tüm olumsuzluklar, yukarılarda yaşanan (toplumun çok da hoş görmediği) kavgalara rağmen toplum metanetini koruyor. Gördüklerim benim yarınlara ümitle bakmamı sağlıyor. Umarım yanılmam.

Kısaca,

Toplum ideolojilerle değil, değerleri ile yaşar ve gelişir. Devletin vazifesi bu değerlerin çağın gelişmesine uygun olarak yenilenmesinin yolunu açmaktır.  

AZERBAYCAN NEREYE GİDİYOR?

  1992 yılında Azerbaycan’a gittiğimde Elçibey iktidarda idi. Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesinin önderi olan Azerbaycan Halk Cephesinin...