Bu Blogda Ara

28 Ocak 2026 Çarşamba

ERMENİLER

 

Aslında bu tür yazılar benim işim değil.

Birincisi, bu konuda alt yapıya sahip değilim. Zaten mesleğim de değil. Havadan, magazinsel ve işe biraz ajitasyon, siyaset de katarak ahkâm kesmek ve ayrıca yazıma birkaç dipnot ekleyerek bilimsellik iddiasında da bulunmam. Üstelik böylesine derin bir konunun, konuya vakıf akademisyen tarihçiler tarafından ele alınması daha doğu olur düşüncesindeyim.

İkincisi, olandan öte, konu siyasi arenada daha çok pirim yapar hale gelmişse, bu demektir ki amaç burada üzüm yemek değil. Dolayısıyla (hangi tarafta durursanız durununuz) olandan bağımsız siyasi katkılarınız çok olacak demektir.

Öyleyse olanın hiç mi kıymet-i harbiyesi yok? Olmaz mı? Elbette var. Acının büyüğü küçüğü olur mu? Ayrıca ateş düştüğü yeri yakar. Acılar her ne kadar küllense de… İnsan fıtratı bu, zaman gelir depreşir, gün gelir kaşınır. Normal ölümlerde bile insan acılara ağıt yakıyor.

Bir de,

Olayların meydana gelişinin zaman ve zemini vardır. Bu çok önemlidir. (Her ne kadar benzetmek doğru olmasa bile) normal kazaların bile tali nedenleri vardır… Ki Ermeni olaylarının hayli, hayli vardır.

O günlerin dünyasına bakalım;

İmparatorlukların yıkıldığı, milletleşmenin teşvik edildiği, etnik çatışmaların körüklendiği, var olma savaşlarının yaşandığı bir devirden bahsediyoruz. Merkezi Dünyada her millet az, çok acılar çekti, göçler yaşadı. Şu nedenle veya bu nedenle Ermeniler de elbette bunlardan nasibini aldı.

Kimi milletler ve dolayısıyla devletler bunlardan dersler çıkardı ona göre daha bilinçlenerek yollarına devam ettiler. Kimileri ise, bu acıları iyi okuyamadılar, dersler çıkaramadılar. İleriki yıllarda aynı çıkmaza yeniden düştürler. Bunlar genelde ya nüfuzca az, devlet kurmuş ama gelişimini tamamlayamamış milletlerdi.

Konumuz Ermeniler,

Ermeniler şöyle oldu böyle oldu bugünkü Ermenistan’da devletlerini kurdular. Ama bu arada şunu da belirmekte fayda var. Ermeniler Anadolu haricinde Erivan, Gence, Karabağ ve özellikle Bakü’de Rusların ayakçılığını yaptılar. Evet… Ruslar vasıtası ile burada kazanımlar elde etmeye çalıştılar. Azerbaycan Türklerine karşı kıyımlar yaptılar.

Yakın tarih, 1988 yılından itibaren Karabağ ve çevresinde Azerbaycan Türklerine karşı olmadık işler yaptılar. 90’dan 1994 yılına kadar çoluk çocuk demeden kırım yaptılar. Daha sert yazıp kışkırtma yapmayacağım. Merak edenler o günün basınını okuyabilir. Ne için? İki karış toprak, bir sırt yükü ganimet için. Değer-miydi? Ruslar olmasa idi güçleri yeter-miydi?

Hani derler ya… Mehmet Akif’in dediği gibi “Hiç ibret alınsaydı tekerrür eder-miydi?” …Ve kazık yemişsiniz. Ama nihayetinde Sovyetlerin koltuğunun altında huzur içinde yaşayabileceğiniz bir ülkeniz olmuş.

Yine akıllanmamış, 1990’da Ruslara güvenip aynı haltı işlemişsiniz. Sonra 2020’de başta Rusya olmak üzere Batılılar sizi yine sattılar. Gerisin geri, yine vatan toprağına sığınmak zorunda kaldınız. Bu arada… Sıralamaya gerek yok, bir sürü insan ve mülk zararlarına uğramışsınız. Ganimet bildiğiniz mülk başınızın belası oldu.

Gelinen noktada, şu andaki Ermeni yönetimi, yani Paşinyan diyor ki “ bizim Ermenistan toprakları haricinde bir iddiamız yok ve olamaz da… Sınırları belli ülkemizde komşularımızla barış ve huzur içerisinde yaşamak istiyoruz.”

Bir anımı anlatıp sözün özüne geleyim,

90’lı yılların başı. Ermenilerin gemi azıya aldığı yıllar. Evinde misafiri olduğum ( Allah rahmetini esirgemesin) Rafiq’e dedim ki “ bizim onlara karşı bir düşmanlığımız yok. Çünkü vaktiyle onlarla iç içe yaşayıp, komşuluk yaptık. Acılarımızı, sevinçlerimizi paylaştık. Eşkıyalar yanlış yapmışsa gariban halkın ne suçu var?” Rafik yaşadıklarının karşısında bunu kabullenemezdi elbette ve bana fena baktı.

Zaman, köprüler kurup, dostlukları geliştirmek zamanı. Bize düşen onlara yardımcı olmaktır. Bilimsel, anı (sözde masumane) her ne ad altında olursa olsun yaraları kaşıma zamanı değil. Yaşanılanlar ders almak içindir, tarih yaraları kaşıyanları affetmez.

 

26 Ocak 2026 Pazartesi

DİPLOMAMIN KENARI ALTINYALDIZLI

 

Bir gün bitirme projesi hocamız “üç ay sonra diploma aldığınızda, mimar olduğunuzu mu   zannedeceksiniz? O diploma size artık mimar olabilirsiniz diye veriliyor” demişti. Biz de hocamıza içten içe kızmıştık. Yıllar onun haklılığını gösterdi. Kırk altı yıl geçmesine rağmen halâ kendimden şüphe ederim.

Diploma, meslek tescilini gösterdiği gibi… Talebenin zekasını, bilgi düzeyini, istidadını ve (her ne kadar ülkemizde bu mümkün olmasa bile) karakterinden emareler gösterir.

Mesela,

Eğer imkanları müsaitse, zekâsı da yerinde ise ve sınıfları iteleye-kakalıya geçiyorsa belli ki (en hafif deyimle) çok rahat, gelecek kaygısı ve sorumluluk sahibi olmayan bir delikanlıdır. Demektir. Aynı zamanda geleceğe ait idealleri de sıfır diyebiliriz.

Bir tarihler,

Maddi imkanları kısıtlı, iki yıllık okulda okuyan bir stajyerime “falanca holding sahibi adamın Boğaziçi Üniversitesini bitirmiş oğlu mu daha başarılı yoksa sen mi?” Diye sorduğumda “elbette o” diye cevap vermişti. Ben de “başarı imkanları en iyi değerlendirebilme sanatıdır. Bu kadar imkana göre değil Boğaziçi, Oxford bile az gelmesi lazım” demiştim. Moral vermek kabilinden. Ama yine de sözümün arkasındayım.

Türkiye’de bir diploma kavgasıdır gidiyor. Bu iptal davası hukuki mi, değil mi? Ben bu konuda ahkam kesecek kadar hukukçu değilim. Ama böyle bir davanın “absürt” olduğuna ihtimal verecek kadar da hem bilgi dağarcığıma ve hem de yaşımın kemaline güveniyorum. Böyle bir davaya şaşırmadım, çünkü burası Türkiye, sürprizler ve “absürtler ülkesiyiz” zira.

Önce şuradan başlayayım,

Cumhurbaşkanı olunabilmesi için dört yıllık yüksek öğrenimin şart koşulması kadar “absürt” bir şey olabilir mi mesela.

Yine mesela,

Benim gibi bir kenar, köşe kasabasında mesleğini icra etmeye çalışan bir kişinin cumhurbaşkanı olmaya hakkı var… Ama rahmetli Bülent Ecevit gibi ömr-ü hayatı siyasette geçmiş, her daim devletin içinde olmuş, ülkesini moleküllerine kadar tanıyan ve hatta başbakan bile olmuş birinin cumhurbaşkanı olmaya hakkı yok. Ben demiyorum, kanunlarımız öyle diyor.

Sadede geleyim,

Ekrem İmamoğlu belli ki (yüksek öğretim macerasına bakarak) hayata rahat bakan, öğrenmek gibi bir derdi olmayan, her şeyi kısa yoldan halletmenin peşinde olan bir gençmiş. Hidayete ermiş olamaz mı? “İnsan yirmisinde ne ise kırkında da odur” derdi (huzur içinde uyusun) rahmetli Ulu Büyük Dedem.

Ben şahsen, insanların diplomalarından çok- ki şimdi sudan ucuz- hayatını nasıl yaşamış, hangi geçeklerden geçmiş onlara bakarım. Bunlara bakarak cumhurbaşkanlığı konusunda ustalığı bırakalım çırak bile değil.

Amma da küçümsedin. Diyebilirsiniz.

Efendim, sekiz yüz bin farkla İstanbul belediye başkanlığına seçilmiş olması parmak hesabı ile şanslı görülebilir. Ama her yüksek oy alan belediye başkanının bu güzel ülkemin cumhurbaşkanlığını yapabilecek tecrübeye, kabiliyete ve cumhurbaşkanlığı makamının kendine has niteliklerine sahip mi bakalım?

Bir de,

Eğer belediye başkanı seçilmese idi “mumla aranır mı idi?”

“İyi ama anketlerde hep birinci geliyor, ona ne diyeceksin?” Der gibisiniz.

Sizin önünüze üç kurtlu meyve koysam ve desem ki “en halis olanlardan birini seçin.” Siz de paşa-paşa (size göre) “en halisini” seçersiniz. Sonunda “anaa… Bu kurtluymuş yahu… Bizi kandırdı namussuz.”

Neyse… Ciddi devam edelim,

Burada, cumhurbaşkanında olması gereken meziyetleri sayacak değilim. Bilen biliyor. Şunu da diyebilirsiniz. “Bizler ne cumhurbaşkanı adayları gördük… İmamoğlu onların yanında bulunmaz Hint kumaşı.”

Hah… Bunda çok haklısınız…  Zira burası Türkiye.

Kerameti nereden geliyor derseniz? Acaba İstanbul’u sel bastığında İngiliz sefiriyle tavla oynamasından mı? Ben komplocuyum… Bana göre ihtimal payı yüksek.

 

 

24 Ocak 2026 Cumartesi

20 ve 26 YANVAR… (Rafiq Quliyev’in anısına)

 

Aslında benim Azerbaycan’la alakam 1977’nin baharında başlar. Ülkücü hareketin sempatizanı idim. Turan, Orta Asya, Dış Türkler bizim kutsallarımızdı. Ayrıca Sovyet hapishanelerinde çile çeken Mustafa Cemil Kırımoğlu biz ülkücülerin başkahramanıydı. Onun zincirlerini kıran temsili fotoğrafı duvarlarımızda asılı, her zaman gözümüzün önünde idi.

Bir gece, perdeleri açık odamda, çizim masamdaki spot lambasının ışığında el kadar kısa dalga radyomun frekanslarını kurcalarken, birdenbire bayan spikerin “burası SSSR Azerbaycan Respublikası Baky Radyosu” anonsunu işittim.

Türkçeye benzeyen ama konuştuğumuz Türkçeyle alakası olmayan bu ses bana enteresan geldi. Dikkat kesildim.

Spiker konuşmasına devam etti, sonra bir mahnı dinletmeye başladı. Mahnı bizim Erzurum havalarına benziyordu ama değildi. Sözlerini çat-pat anlıyordum. Müziği ruhumu okşadı, ruhumun derinliklerinde hissettim.

Bulutsuz gecede Tepebaşı semalarından yükselen Dolunayla birlikte Azerbaycan mahsının müziğinden etkileniştim. Çizimi bıraktım, sandalyeme yaslanıp “yak bir cigara Yakup” dedim.

Azerbaycan neresi? Baky neresi? Düşünmeye başladım. Sanki Kaf Dağının ardında yıllarca belki de yüzyıllarca önce ayrıldığım vatan toprağından geliyordu bu ses.

O geceden sonra mahnının müziği kulağımdan hiç gitmedi. Her gece radyonun dalgalarında aramama rağmen bir daha bulamadım. Bakü ve Azerbaycan benim için bir tutku oldu. Bu konuda araştırmalar yaptım, fotoğraflar biriktirmeye çalıştım. Elbette şartlar bu denli kolay değildi.

Gün geldi, Sovyetler çatırdamaya başladı, Sovyet Cumhuriyetlerinde olaylar baş gösterdi. Bunlardan biri de 20 Yanvar Bakü kırımı idi. Halk Cephesi liderliğinde Azerbaycan Türkleri “artık yeter” diyordu.

O anda kendime “ben ne yapabilirim” düşüncesi geldi.

Ben ne yapabilirim?

Bu tutku beni ütopik düşüncelerden daha yere basan, gerçekçi düşüncelerimi uygulamak için fırsat oluşturmuştu. Azerbaycanlılar Derneğinden aldığım adresle mektup yazmam, oradan arkadaş edinip karayolu ile Sarp kapısından ailemle birlikte Bakü’ye gitmem bir yıl içerisinde oldu. Bu seyahat 1990 yılında gerçekleşti. Pasaportumdaki giriş mührü Sovyet hatırasıdır.

Yılların hayali olan Bakü’ye gidişim gerçek olmuştu. Ama halâ Sovyet bayrağının Azerbaycan semalarında dalgalanması, Şehitler Hıyabanında 20 Yanvar şehitlerinin mezarları beni ziyadesi ile üzmüştü. Çünkü biz Anadolu Türleri böyle şeylere alışık değildik.

Orada birçok anılarım oldu, dostlar edindim. Birçok düşüncelerimi yeniden revize ettim. Orada bir de şunu anladım. Siyaset, rejim her ne olursa olsun, esas olan halkın duygularıydı. Yüzyıllar geçse de duygular ruhun derinliklerinde, bir yerlerde muhafaza ediliyordu. Günü geldiğinde yeniden filizleniyordu.

Dost edindiklerimle günün şartlarında ve atmosferinde sohbetlerimiz oldu. Onlar beni, ben onları anlamaya çalıştım. Sohbetlerimizin bir yerinde “20 Yanvar kırımı çok üzücü ve kabul edilemez bir şey. Nasıl ki biz Çanakkale’de 250 bin şehit vermiş ve bu bedelin karşılığında millet olmanın bilincine ulaşmışsak… Siz de bu kırımın bedeli olarak millet olmanın bilincine ulaşacak ve değerini idrak edeceksiniz.” Biraz teselli kabilinde, zamansız ve densiz beyanım karşısında, evinde misafiri olduğum arkadaşım Rafik Quliyev bana çok kızmıştı. Evinde on bir gün kaldığım çok değerli arkadaşım kibarlık edip bir-iki serzenişten başka tek söz etmedi.

Yılların beni haklı çıkardığını zannediyorum. Azerbaycan artık millet olmak yolunda büyük bir mesafe aldı. Azerbaycan şimdi kendine daha çok güveniyor. Dolayısıyla Bakü daha şen ve huzurlu.

Bakü vaktiyle benim “hayallarımın payitahtı” olmuştu. Öyle de devam etti. Ne yazık ki, son yıllarda birçok kereler gitmeye niyetlenip vazgeçtiğim Bakü artık “hüzünlerimin şehri.” Çünkü ilk göz ağrım Bakü’de beni içtenlikle karşılayacak, dost meclislerinde Azerbaycan’ın başarısını kutlayacağımız Rafiq ve diğer dostlarım hayatta değiller.

Özellikle üzüntüm, değerli Rafiq dostumun Azerbaycan’ın vatan topraklarını kurtarmasını görememiş olması. Bir de laf aramızda, geçmişte olduğu gibi, onun bam teline basıp kızdırmaktan mahrum kalmam.

26 Yanvar onun rahmete gidişinin yıl dönümü. Ben her yıl Yanvar geldiğinde iki kederi birden yaşıyorum.

“Rafiq… Keşke Karabağ ve Cebrail’in azad oluşunu görüp, millet olmanın hazzını beraber yaşayabilseydik. Dilerim balalarımız bunun değerini bilir. Seni çok özlüyorum.”

Not; 20 Yanvar yıldönümü münasebeti ile Azerbaycanlı qardaşlarımızın üzüntülerini paylaşırım.

 

 

 


17 Ocak 2026 Cumartesi

İRAN OLAYLARI VE TÜRKİYE

 

 Humeyni’nin Şah Pehlevi’ye karşı ilk kalkışması 1962-63 yıllarındadır. 63’te mahkûm edildikten bir yıl sonra 1964’de Türkiye’ye sürgün edildi. Humeyni’nin çeşitli ülkelerdeki sürgünlük hayatı 1979’da Şah Pehlevi’yi devirmesiyle sona erdi.

Humeyni bir Fransız gazetesine verdiği röportajda, 1962’deki mücadelesinin neden başarısız olduğunu hala çözemediğini ve halkın kendisini anlayamadığından şikâyet eder. 

Halbuki, Humeyni bütün mücadelesini “İslam İdeolojisi” üzerine kurmuştu. Toplumun sosyoekonomik durumunu göz önüne almamış, hesap etmemişti.

O zamanın İran toplumunun çoğunluğu köylü toplumu ve şehirlerde orta sınıftı. Petrole dayanan İran ekonomisi devlet ve işbirlikçi zenginlerin elindeydi. Devlet köylüyü ve şehir orta sınıfını süspanse edebiliyordu.

İdeolojiler toplumun duygularına hitap etseler bile… Toplumu asıl yoksulluk ve gelir adaletsizliği üzerinden manipüle ederler. 1960’ların İran’ı buna müsait değildi. Tıpkı bizdeki gibi şah yönetimi (halkı modernleştirmek adına) toplumun kıyafeti ile oynuyordu. Humeyni bütün stratejisini dini inançlar üzerine kurmuştu. Ayrıca Şahın yapmak istediği toprak reformu büyük toprak sahibi mollaların işine gelmedi. Bu da Humeyni’ye fırsat gibi geldi ama yeterli olmadı. Dolayısıyla Humeyni başarısız oldu.

1975’lere gelindiğinde köyden şehirlere yoğun göçler yaşanmış, şehir varoşlarında yoksul ve işsiz halk yığınları teşekkül etmişti. Buna endüstrileşememe, yolsuzluklar, gelir adaletsizliği ve yönetimde kayırmacılık eklenince ve gelir yetersizliğinden devlet yardımları da yeterli olmayınca, mağdur olan toplum çare aramaya, kurtarıcı beklemeye başlamıştı.

Bu ideolojilerin tam da aradığı ortamlardır. Humeyni’nin İslam ideolojisine dayanan ana kadrosunun çeşitli siyasal gruplarla beraber halk ayaklanması ile Şahı devirip İslam devrimini gerçekleştirdi. Çoğunluğu köylü ve şehir varoşlarında yoksul halk olan İranlılar İslam Devrimini coşkuyla karşıladılar.

Yıllar geçip varoşlarda yaşayanlar şehir kültürüne intibak ettikçe, öğrenim düzeyleri yükseldikçe ülkelerinin sosyal, ekonomik ve siyasal durumunu daha iyi analiz ettiler. Aslında değişen bir şeyin olmadığını, Şah döneminde olumsuz ne varsa devrimden sonra da aynen devam ettiğini gördüler. Değişen sadece kadrolar ve ülkenin rengiydi.

2009’dan itibaren çeşitli gerekçelerle hoşnutsuzluklar ve sokak gösterileri oldu. Ama hiçbiri yönetim üzerinde tesiri olmadı.

Ülke kurumlarının Velayet-i Fakih yani tek söz sahibi Hameney’in kontrolünde olması, ülke ekonomisinin %40’nın Devrim Muhafızlarının kontrolünde olması, Devrim Muhafızlarının haricinde İran Devrim Örgütünün (BESİC) hatırı sayılır yönetime kayıtsız bağlı bir güç olması ve buna mukabil 1975’lerin aksine muhalefetin birlik ve organize olamaması (en sonuncusu Aralık 2024’te olan) kalkışmaları başarısız kılmıştır. Yoksul halk ve (son olayda) orta sınıf esnafın, üniversite öğrencilerinin daha fazla özgürlük istekleri de muhalefeti güçlü kılmadı.

Bütün bunlara iktidarın hatırı sayılır taraftarlarının olduğunu da eklememiz gerekir. İktidar halâ neden bu denli taraftar kitlesini konsolide edebiliyor? Sorusu aklımıza gelebilir. Bunun çeşitli nedenleri var elbette. Üç ana başlıkta toplayabiliriz.

1-   İran siyasal temellerini Şia Mezhebi üzerine kurmuştur. Şia Mezhebi İmamlar üzerinden hiyerarşisini sağlar. Mollaların halk üzerindeki itibarı ve kontrolü Sünni Mezhebi gibi değildir. Sünni Mezhebinde (tarikat ve Cemaatler hariç- ki o bile o kadar değildir-) Şia Mezhebindeki gibi din adamlarına bağlılık yoktur.

2-   İran’da çeşitli etnik guruplar olsa bile, toplum kendini önce etnik kimlik üzerinden değil, Şia Mezhebi üzerinden tanımlar. Mesela, Türk kökenliler (kesin sayı belli olmamakla birlikte 30 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor) önce kendilerini Şia mezhebi üzerinden tanımlarlar, sonra Türküm derler. Dolayısıyla ülkelerini bölmek istemezler. Hele Amerika ve İsrail yardımını hiç kabullenmezler. Bunun içindir ki, Amerika ülke içinden muhalefet liderleri çıkaramamıştır.

3-   Şah döneminde “adam” yerine konmayanlar Humeyni ile birlikte “adam” yerine kondu. Mesela; Cahil, medeniyetten yoksun, yobaz, köylerinde ve varoşlarda sıkışıp kalanlar, çağ dışı kabul edilenler “adam” yerine kondu.

 Ama ne var ki; Devir değişti, elli yıl sonra yetişen okumuş ve şehirli olmuş, geldikleri köyleri hatırlamayanlar ve sorgulama yeteneğine sahip olanlar ile “baş örtüsünü” devletin bekası kabul etmeyenlerin, başka insani ve çağdaş değerler olduğunu savunanların güç olmaya başladığını iktidar halâ anlayamadı ya da anlamak istemiyor. Bu da işin bir başka yönü…

Peki… Türkiye bunun neresinde?

2000 yılına kadar %45’i köylerde yaşayan bir Türkiye. 2025 yılına gelindiğinde %32’si şehirlere göç etmiş bir Türkiye. Baş örtüsü üzerinden yıllarca horlanan mütedeyyin, köylere sıkışmış bir kesimin birdenbire şehirli ve hayatın birçok nimetlerine kavuşmuş olan bir Türkiye. Her yıl büyüme sağlansa bile, endüstriyel büyümesini yapamamış, teknolojik gelişmede geri kalmış, tarımsal gelişimini sağlayamamış bir Türkiye. Şu veya bu adla nüfusun en az %30’nun devlet yardımı ile geçindiği bir Türkiye. Gelişmenin lokomotifi olması gereken ama devlet sırtından geçinen ve işbirlikçi zengin kesimin yerine… Köy nedir bilmeyen, az çalışıp çok kazanmak isteyen genç nesil ile kısa yoldan zengin olanların türediği bir Türkiye. Eskiden de olan ama son çeyrek yüzyılda gemi azıya alan liyakatsizlerin, eyyamcıların işbaşında olduğu bir Türkiye. Tek adamlık mı? O benim konum değil, siyasilerin işi.

Ama şunu da övünerek yazayım ki; “En kötü devletin devletsiz kalmaktan ve kargaşalıktan daha iyi olduğunu ve aynı zamanda en iyi mücadelenin oy sandığı olduğunu bilen bir Türkiye.”

 


8 Ocak 2026 Perşembe

MADURO TRUMP GİYOTİN

 

Bir romanda okumuştum,

Vaktiyle, beş idam mahkûmu idam edilmek için idam sehpasına çıkarılır. Görevliler mahkûmlara beş dakika sonra idam edilecekleri ve bu zaman içerisinde istediklerini yapabileceklerini söylerler.

Sıra beşinci mahkûma geldiğinde, mahkûm ilk iki dakika içerisinde arkadaşları ile vedalaşacağını, sonraki iki dakika içerisinde düşüneceğini ve son bir dakika içerisinde de dünyayı son defa seyredeceğini söyler.

Mahkûm arkadaşları ile vedalaşır sıra düşünmeye gelir. Mahkûm bu iki dakikanın ilk dakikasını geçmişini düşünmeye ayırır. Geçmişini düşünürken, keşke şunu yapmasaydım, keşke böyle yapsaydım… Gibi keşkelerle dakikalarını harcarken yüzü gerilir, hüzünlenir, pişmanlıklar ruhunu sarar. Daha bir dakika dolmadan umutla eğer yaşasaydım ne yapmak isterdim? Sorusunu sorar kendine. Öyle idealler, iyilikler düşünür ki bunları ne kişiliği, ne kalbi ne de beyni kabullenemez. Yine sıkıntıdan buram, buram terlemeye başlar. Daha iki dakika dolmadan dünyayı son defa seyretmekten vazgeçer, celladına “ çabuk bitir şu işi.”

Biz insanların geçmişleri hep “keşkelerle” doludur. Kendimize işkence etmenin en kolay ve masrafsız yoludur. Keşkelerden yola çıkarak geleceğimizi şekillendirmeye çalışırız. Ama o da fayda sağlamaz bizlere… Bu sefer kişiliklerimiz buna elvermez. Bocalayıp dururuz.

Rahmetli atam zaman, zaman hep “iş olacağına varır” derdi. Bu bir kaçış mı? Yoksa kalenderlik-miydi? Bunu hiçbir zaman öğrenemedim. Belki de züğürt tesellisiydi. Yani “keşke” dememenin başka yolu…

Adamın çapı, çekeri bellidir. Dar aklına inat ihtirası haddinden fazladır. Yolları açılır, arkadan itelenir, öyle bir yere çıkarılır ki kendi de inanamaz. İki odalı kenar, köşe mahallede yaşarken bilmem kaç odalı saraylarda altın yaldızlı kuş tüyü döşeklerde uyur. Küçük dağları bir kenara iter, büyüklerini yaratmaya kalkar. Ağzından çıkan her söz kanundan da ötedir. Gün gelir “ben zaten doğuştan seçilmiştim… Tanrı beni özellikle gönderdi.” Der. Bir de Tanrıyı kullanır.

Tuhaftır ki,

İşine gelenler, yalakalar, çaresizler alkış tutarlar. Kendilerine sormazlar ki “ulan bu adamın çekeri ne ki?”

Sonunda,

Gün gelir, görevi biter, onu oraya iteleyenler “hele gel bakalım buraya” derler. Bir de bakar ki çevresinde ne kadar eyyamcı varsa “vay deyyus, bilememişiz, ne melanet biriymiş.” Ona adam bile demezler. Tıpkı Şener Şen’in filminde olduğu gibi.

Düşünüyorum da,

Maduro bütün bunlardan sonra tıkıldığı üç- beş metrelik izbe yerde  “cellat neredesin, bitir şu işi” diyor-mudur?

Rahmetli babam eğer yaşasaydı eminim mutlaka derdi. “Her Maduro’nun bir Trump’ı vardır.”

 

28 Aralık 2025 Pazar

İDEOLOJİK MUHAFAZAKARLIK

 


Bütün ideolojiler topluma yaşam felsefesi sunarlar. Toplumun nasıl kalkınacağını, huzur ve güvenlik içerisinde yaşamlarını nasıl sürdürebileceklerine dair yol gösterirler.

Dolayısıyla -devletlerin rejimlerine göre-iktidara gelmek için de toplumları ikna etmek isterler. İkna etmek için propaganda yaparken legal veya illegal yollarla iktidara gelmenin mücadelesini verirler.

Geçtiğimiz yüzyıl ideolojiler yüzyılı idi. Belli başlı ideolojiler, komünizm, milliyetçilik, faşizm, liberalizm ve dini ideolojilerdi.

İdeolojiler iki kaynaktan beslenirler. Birincisi toplumun yönetimden memnuniyetsizliği… İkincisi karşıt ideolojilerin zaafları.

Burada toplumun inançları ve kültürleri çok önemli değildir.

Mesela,

Karşıt ideolojiler iktidarda dini referans alan iktidar varsa- ki bugün ülkemiz böyle- onun hatalarını, suistimallerini din üzerinden eleştirirler/yargılarlar.

İktidarın suistimallerini, yolsuzluklarını, hakkaniyetsiz davranışlarını ve hatta beceriksizliklerini dine bağlarlar.

Mesela, “Hz. Ömer adaletini dillerinden düşürmezler ama her türlü haksızlığı yapıyorlar” derler.

Bir de konunun başka yönü vardır. Dindarlar, dini kendine referans almış düşünürler ve siyasetçilerin yıllarca yaptıkları mücadelelerden sonra savundukları parti iktidara geldiklerinde, uğradıkları hayal kırıklığından sonra “biz böyle düşünmemiştik” derler. “Dünün Mücahit’i bugünün müteahhiti oldu” derler.

Halbuki,

Bütün ideolojiler gibi ideolojik muhafazakarlık da toplumun inancını, kültürünü kâra tahvil etmek için yaptıkları propagandadan başka bir şey değildir. Yukarıda da değindiğimiz gibi onlar da halkın bu konudaki gayr-i memnuniyetsizliklerini kullanarak parlak, aydın ufuklar sunarlar. Toplum parti yöneticilerinin genel karakterlerini, parti yöneticilerinin yetişme şartlarını, parti teşkilatlanmasını sorgulamazlar. Onlar için (biraz da çaresizlikten) aydın ufukların hayali vardır. Halk için parlatılmış, idolleştirilmiş, her şeyi bilen ve düşünen rehberler sayesinde ülke mükemmel hale gelecektir.

Düşünmezler ki,

Ülkenin ve dünyanın şartları buna uygun mu? Temel sorun ülkenin genel yapılanması mı yoksa yapılanma mükemmel de iktidardakiler mi hain? 

Yoksa, mevkiye, makama, zenginliğe hasret kalmışların kumarı mı?

Sonuçta,

İş öyle bir hale gelir ki… İktidara gelen iki şey düşünür. Birincisi derler ki, ülke kaynaklarını bugüne kadar onlar kullandı, şimdi de bizim hakkımız. Yani ülke onlar için memleketten çok hâkim olunması ve kar edilmesi gereken “şirkettir”. İkincisi, iktidarda kalınması ve kutsal dava uğruna yapılan her şey mübahtır. Gerekçe de hazırdır. “Ülke hainlerin eline geçmesin.”

Halbuki bu dinin ideoloji haline getirilmesinden başka bir şey değildir. Din önce bireyin mükemmelliğini savunur. Din bu şekilde inanç haline gelir. Kısaca din birey için mükemmelliğe giden yoldur. Din içerisindeki uygulamalar ayrıntılardır ve zaman içerinde kültür haline gelir.

Siyaset halkın inanç ve kültürü haline gelmiş uygulamaları (aleyhte veya lehte) kullanarak amacı uğruna dinin genel yapısını yani halkın kültür yapısını bozar. Sonuçta toplum kimliksiz, ne zaman nasıl davranacağını bilmeyen yığınlar haline gelir. Dini ritüeller içi boş, şekilden ibaret kavramlar haline gelir. Ya da sırf kendi hakimiyetine renk vermek için yeni kutsallar ve ritüeller uydurur, yasaklar koyar. Sonuçta toplumda inanca saygı duymak yerine nefret oluşur.

Kısaca,

Yemeğe bismillah ile başlamak, cümlenin başına ya da sonuna inşallah koymak o yemeği helal ya da cümleyi kutsal kılmaz.

 

 



21 Aralık 2025 Pazar

ÇİLELER DE SOSYETELEŞTİ

 


Yaşımız itibarıyla son elli-altmış yılda çok şeyler gördük, çok şeyler yaşadık. Her meşrepten, ideolojiden insanların sisteme göre “aykırı” davrandıklarını ve bedellerini ödediklerini gördük.

Yetmişli yılların karanlık günlerinde her ideolojiden gençler- gerekçeler farklı olsa bile- idealleri uğruna bedel ödediler.

Kimisi canları ile kimisi de yıllarca hapislerde çürüyerek… Ama hepsinin de gerekçeleri aynı idi. “İdealler.” İdeallerine farklı yollarda yürüseler de… Hepsinin amacı aynı idi “vatan”.

Bedel ödetenler aleme ibret olsun diye… Hemen hepsinin diyetini hak ettiklerinden ağır ödettiler. Yine hemen hepsi çektikleri çilelere ideolojilerine göre isimler koydular. Mesela milliyetçiler hapishanelere Yusufiye, çektikleri çilelere Yusuf çilesi dediler.

İç dünyalarında kendileri ile hesaplaşsalar bile, bunu dışa vurmadılar. Devlete baş kaldırmadılar, isyankâr olmadılar.

Siyasiler bile sessizce cezalarını çektiler. İntikam duygusuna kapılmadılar. “Bu da geçer yahu” dediler.

İç hesaplaşmalarını yapıp, dersler çıkardılar mı? Şüphesiz ki evet. Belki yöntemlerinin yanlışlığını kabullendiler fakat davalarındaki haklılıklarından rücu ettiklerini zannetmiyorum. Aynı dönemlere dönebilseler beki daha başka yöntem kullanırlardı. Ama aynı idealleri taşıyacaklarından da eminim.

Şundan da eminim; İdeolojik bakanlar haricinde toplumun onları kınadıkları, toplumdan dışlandıkları da söylenemez. Hatta bireysel suçları haricinde takdir de görmüşlerdir. Ama aynı toplumun sisteme şüpheci ve mesafeli davrandığını da hissediyoruz.

Kısaca,

Kutsal idealleri uğruna yapılan mücadeleleri uğruna kendilerine yapılan muameleleri kabulleneler, tek bir sızlanış ve şikâyet sözcüklerini seslendirilmediler.

Zaman geçti, siyaset sahnesinde yine aynı çatışmalar, haksızlıklar, öyle uygun görülmeler vs.

Yöntem aynı yöntem ama araçlar ve insanların davranış biçimleri değişti.

Şu anda eski ideolojiler yüzünden hapse atılan yok. İçeri tıkılmalar… Başta yolsuzluk, cumhurbaşkanına hakaret, yalan haber olmak üzere son günlerin modası uyuşturucu ve ahlaka mukayyit davranışlarda bulunarak menfaat temin etmek. Suçlar bile bayağılaştı.

Hapiste olan belediye başkanları yolsuzluk yaptıkları gerekçesi ile içerideler.

Suçu işlemişlerdir ya da işlememişlerdir. Bilemeyiz, en doğru kararı yargı verecek. Ancak tutuklananlar siyasi diyorlarsa sızlanmak niye?

Tutuklanmasının siyasi olduğunu iddia eden tutuklu bunun bir siyasi mücadele olduğunu ve bunun bedelini de ödemesi gerektiğini bilmeli, ona göre davranmalı. Çünkü biz kemale ermişler öyle gördük, öyle öğrendik, öyle bildik. Neden siyasi ise, işin içinde “dava” vardır değil mi? Dava kutsaldır. Kutsal olanın uğrunda çekilen kahır da kutsaldır.

İsim vermeyeceğim, görüyoruz ki içeri giren belediye başkanlarından birisi siyasi güç olduğunu, demokrasiyi savunduğu için tutuklu olduğunu iddia etmekte. Halbuki geçmişine baktığımızda normal zekalı bir gencin dahi girebileceği bir fakülteye birtakım alaverelerle girmiş. Ömrü bir eli yağda bir eli balda geçmiş. Deprem bölgesine gittiğinde, hazır gelmişken kayak yapayım demiş. Şehrini sel bastığında gizliden siyasi ikbali için görüşmeler yapmış.

Öbür belediye başkanı ise, gün geçmiyor ki salya sümük sızlanıyor. Şu hastalığım var, bu derdim var, günde yirmi iki tane hap içiyorum diyor. Yandaşı medya çoluk çocuğu var diye ajitasyon yapıyor. Onun da ömrü bir eli yağda bir eli balda geçmiş. Serveti değil ailesine sülalesine kırk yıl yeter. Hani halkımız diyor ya “dağda domuzu eksik.”

Adama sorarlar “eğer rahatınızdan taviz vermeyecekseniz bu neyin mücadelesi! ...”

Sosyetik çilekeşleri gördükçe,

Geriye dönüp içeride ser sefil, sahipsiz, tayine talim edip Yusufiyede çile çekenlere saygı duymamak elde değil. Hele de ibret olsun diye canları ile bedel ödetilenlere…

 

 

7 Aralık 2025 Pazar

TURAN ORDUSU

 

Geçen gün Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları ile alakalı bir video izledim. Söyleşiyi yapan Şikago Üniversitesinde tarihçi Türk öğretim görevlisi.

Amerikalıların, tarihte çok anlaşılamaz şekilde gelişen olaylarla alakalı bir terimleri var. “Siyah Kuğu” hadiseleri. Kuğunun neden siyah olduğunu anlamaya ve araştırmaya çalışırlar.

Malum, kuğular beyaz olur. Konunun anlaşılamaz olduğunu ifade için de buna “Siyah Kuğu” diyorlar. Osmanlı devletinin kuruluşu da bunlardan biri.

Uç beyliği iken büyüyüp imparatorluk olan ve altı yüz yıl yaşayan bir imparatorluk… Osmanlının neden normal dışı geliştiğini ve büyüdüğünü araştırırlar. Elbette nedenleri var. Sonuç olarak şunu diyor tarihçi “her şeyin nedeni bir önceki fark edilemeyen olaylara ve zamanın konjonktürüne bağlı.”

Her ne kadar resmi söylem bunu (inkâr ve göz ardı etse de) Türkiye Cumhuriyeti Osmanlının mirasçısı ve devamı. Sahip olduğu miras bunu göz ardı etmemize mahal vermiyor. Bunu göz ardı etsek de ret etsek de yakamızı bırakmıyor. Halkın ruhunda yaşıyor. Günü, saati geldiğinde “buyur gereğini yap” deniliyor. Biz demez isek de birileri bizi zorluyor.

Rusya Sovyetlerin mirasçısı, bu iddia ve gerekçeyle gereğini yapmaya çalışıyor. Dünya buna izin vermek istemiyor. Nedenlerine girmeyelim. Hem konumuz değil hem de girersek başka yöne kayarız.

Orta Asya’yı gözümüzün önüne getirelim. Kuzeydeki Rusya hem bir tehdit ve hem de güney denizlerine inmek istiyor. Doğusundaki Çin de batıya açılmak istiyor. Güneyde Hindistan. Amerika da Çin’i engellemeye çalışıyor. Avrupa Birliği de aradan sıyrılmanın derdinde. Ayrıca Orta Asya’da kıymetli madenler var. Burada da Türkiye ve Azerbaycan dahil altı Türk Cumhuriyeti var.

Amerikan’ın buraları kontrol edebilmesi için de Türk Cumhuriyetlerine ihtiyacı var.

Batının da Orta Asya’ya açılabilmesinin, Çin’e ulaşabilmesinin yegâne yolu Kafkaslar. Azerbaycan 44 günlük savaş sonunda Karabağ ve işgal altındaki topraklarını kurtardı. Ermenistan ordusu buna doğrudan müdahale etmedi. Karabağ Ermenilerine Ruslar bile yardımda bulunamadı. Ermenistan’da resmi anlayış değişti. “Biz sınırlarımız içerisinde huzur ve barış içerisinde yaşamak istiyoruz” diyorlar. Azerbaycan’ı Nahçıvan’a bağlayacak Zengezur Koridorunu açma girişimleri sona yaklaştı. Amaç Nahçıvan’a bağlanmaktan çok Nahçıvan ve Türkiye vasıtası ile Orta Asya’ya Avrupa yolunun açılması.

Bu bölgesel proje için Orta Asya devletlerinin bu proje etrafında birleştirilmeleri gerekir. Ayrıca bu bölgenin korunması için de kolektif askeri gücün oluşması lazım.

Kısaca, önümüzde bölge devletlerini birlikte hareket etmelerini sağlayacak kuruluşlara ihtiyaç var. Bunlar önce amaç birliği ve sırasıyla ekonomik, kültürel, askeri birliktelikler. Rejimler öncelikli değil, önemli olan devlet yönetimlerinin bu ana fikirler etrafında birleşmeleri.

Burada asıl önemli olan, şartlar değiştiğinde yani dünya konjonktürü değiştiğinde birliktelik fikrinin değişmemesi. Bunun için devletlerin ana politikalarının (rejimler değişse dahi) devam etmesi.

Bu aynı zamanda devlet yönetimleri ile onu vücuda getiren milletlerin de barışması anlamına gelir. İnsanlar ve dolayısıyla toplumlar geçmişten aldıkları genetiklerine işleyen duygularıyla yaşarlar. Devletlerin görevleri zamanı geldiğinde bunu doğru biçimde yönetmek ve yönlendirmektir. Ayrıca bunun alt yapısını önceden hazırlamaktır.

Bir örnek verelim;

Almanya Hitler gibi bir despotun yönetiminde Almanya’yı imparatorluk yapmak istedi. Sonuç malum, milyonlarca insanın kanına girdi, Almanya’yı perişan etti. Ama Almanya savaştan sonra ekonomik alanda kendini geliştirdi ve en önemlisi (onca göçmen alımına rağmen) kültürünü kaybetmedi, zenginleşti, dünyanın dördüncü büyük ekonomisi oldu. Şimdi Avrupa Birliği ondan soruluyor. Yani Hitlerin yapamadığını barış içerisinde gerçekleştirdi.

Kısaca,

Seksen öncesinde Turan uğruna binlerce fidanın toprağa serildiği, öbür tarafta (ideolojileri uğruna) kendi benliklerini inkâr eden geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlerin de toprağa serildiği bir dünyadan, bugün birlikte, barış içerisinde Turan Ordusunu kurma aşamasındayız.

Kim olduğunu bilmek ve sabırla o günlere, doğru olana barış içerisinde azimle yol almak… Esas amaç bu olmalı.

 

 

 

28 Kasım 2025 Cuma

AZERBAYCAN’IN GELDİĞİ NOKTA ( ve almamız gereken dersler) (II)

 

Birkaç gün önce Azerbaycan Yeni Musavat gazetesinde okudum. Temmuz 1994’den Mayıs 2020’ye kadar bakanlık yapan Abulfaz Garayev’in servetini sorguluyor. Son olarak Kültür Bakanlığından alınan Garayev’in yardımcılarının (beş milyon manat) yolsuzluk yaptıkları için tutuklandıklarını yazıyor. Ama Garayev’e görevden alınmak dışında dokunulmadığını da ilave ediyor…. Ve soruyor? Garayev’in bunda hiç mi katkısı yok? Devam ediyor… Garayev İngiltere’de şaşaalı yaşayacak kadar serveti nereden buldu? Örnek gösterdiği bir başka kurumda yolsuzluk gerekçesi ile sadece başkan tutuklanıyor. Bu ne biçim iştir diye soruyor gazete. Geçtiğimiz aylarda Azerbaycan petrol şirketi SOKAR ’da buna benzer yolsuzluk nedeniyle üst düzey tutuklamaları olmuştu. Tutuklanan kişilerin çeşitli nedenlerle Rusya ile bağlantıları var.

Belli ki yargının “tuhaflığı” sadece bizim ülkemize has değil. Her nedense yukarıdakilerin bu işlerden hiçbir haberleri yok. Yine, tıpkı ülkemizde olduğu gibi…

Özetle; 1991’de kurulan devletin sistemi ve rejimi değişse bile kadrolar Sovyet’ten miras kalan kadrolar. Otoriter bir rejimde- ki yapı itibarıyla başka türlü olması mümkün değil- ekonominin yapılanması/ nemalanması da ona göre oluyor.

Şimdi neden sistem kendini temizliyor? Biz buna bağırsakların temizlenmesi diyoruz. 

Belli ki… Azerbaycan Karabağ savaşına kadar-her ne kadar bağımsızlığını kazansa bile- Rusya ile (bir şekilde) yapısal ilişkilerini sürdürmüş. Karabağ savaşından sonra Rus tehlikesinin giderildiğine inanan Azerbaycanlılar içeride temizliğe girişmişler. Ermenistan’da da (Azerbaycan kadar olmasa bile) buna benzer olaylar cereyan ediyor.

Netice;

Devletler, ancak (ekonomik ve siyasi) güçleri ölçüsünde daha bağımsız davranabiliyorlar. Biz avam takımı bu tür operasyonları bazen yargı bazen de ideolojik kavramlar üzerinden yorumlar yapıp kararlar veriyoruz.

Peki, bu şekilde devletler varlıklarını sürdürebilirler mi? Özünde halk, devletin kimler ve hangi ideoloji ile yönetildiğiyle pek ilgilenmez. Onun için önemli olan (kültürel, ekonomik ve güvenlik alanında) adil yönetilmektir. Yarınlarından emin olarak hayatını sürdürebilmesidir. Hak ettiğini alabilmenin huzurudur. Ayrıca dünya standartlarında gelişmenin sağlanmasıdır.

Bunlar bütün dünya halklarının arzuladığı şeylerdir. Devletler bunları sağlayabildikleri ölçüde güçlerini korurlar, geleceğe emin adımlarla yürürler. Bunların sağlanmasının kesin reçetesi yoktur. Her devletten devlete değişir.

Otoriter rejimlerin zaman içerisindeki tavır değişiklikleri, iç operasyonları/çatışmaları, yarattıkları iç/dış düşmanlar aslında yönetimlerini daha pekiştirmek için ortaya attıkları kanıtlardır. Amaçları hâkimiyetlerini sürdürmektir. Kısaca yaptıkları tüm operasyonlar otorite ve hâkimiyetlerinin sürmesi üzerinedir. Sadece renk ve yöntem değişmiştir.

Bütün bu yazdıklarımın Türkiye ile ne alakası var?

Yaşımız itibarı ile yaklaşık iki yüzyıldır ülkemizde, ülke tarihini etkileyen olaylar yaşandığını biliyoruz ve bizzat yaşadık da… Elbette mükemmele varmak kolay değildir. Badireler atlatmak hayatın gerçeğidir. Önemli olanın yaşanılanlardan dersler çıkararak bugünün dünden daha iyi olmasını sağlamaktır. Şimdi sorumuz şu; Dersler çıkarıyor-muyuz? Yoksa aynı amacın başka yöntemlerine mi muhatap oluyoruz?

 

 

 


18 Kasım 2025 Salı

AZERBAYCAN’IN GELDİĞİ NOKTA ( ve almamız gereken dersler) (I)

 

Yaşamımda en çok üzüldüğüm anlardan birisi, Ebulfez Elçibey’le fırsatını bulduğum halde tanışamadığım… Daha doğrusu tanışmak istemeyişimdi. Üstelik çok komik nedenlerle.

Gerekçesi; 90’lı yılların başlarında Azerbaycan’a ilk gittiğimde randevu teklif edildiğinde, sosyal demokrat olduğunu zannettiğim içindi.

Gençlik işte, onun yerine (milliyetçi olduğu gerekçesi ile) İtibar Mammadov’la görüşmeyi tercih ettim. Ama onun “bizi Türkler iki kere sattı. Birincisi Atatürk, ikincisi Turgut Özal zamanında dediğinde hayal kırıklığına uğramıştım.

İkinci gidişimde ( 1992-93 yılları arasında savunma bakanı) Rahim Gaziyev’in, misafiri olduğum arkadaşıma, Cebrail’in korunması için Rus birliklerine para teklif edilmesi önerisi beni hayretlere düşürmüştü.

Demek ki, hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Yazılanların, anlatılanların, görünenlerin her zaman arka planında bir şeyler vardı.

Baba Haydar Aliyev başa geçtiğinde ülkenin petrolleri batı kaynaklı şirketlerin ortaklığı ile işletilmeye başlanmıştı. Ama yönetim eski KGB sekreteri Aliyev’in elindeydi. (ideolojik baktığınızda)Tuhaf değil mi?

1994 yılında Azerbaycan ile Türkiye, Azerbaycan ordusunun kurulumu konusunda anlaşma yaptılar. Ordunun kurulması ve geliştirilmesi Türkiye’ye teslim edilmişti.

2003 yılında gittiğimde kirli sakallı genç bir Azerbaycanlı teğmene “ne bu hal” diye sorduğumda Türk komutanlarının disiplininden şikâyet etmişti. Ama ne var ki,

caddelerde on yıl öncesinin Türk izleri azalmış yerine Rus izleri artmıştı. Ekonomide Batı, sosyal yaşamda Rus izleri, ordu da Türk komutası… Tuhaf bir durum değil mi? 2005 yılından sonra İsrail’in silah üretim yatırımları cabası…

Zaman zaman ufak çatışmalar olsa bile Ermenilerle uzun bir çatışmasızlık… Nihayet 2020 yılına gelindiğinde Azerbaycan Ordusunun hamlesi ve kırk gün savaşları… Yılların sabırla hazırlanışı semeresini vermiş, Karabağ kurtarılmıştı. Bu arada, savaştan hemen önce Azerbaycan Genelkurmay başkanı Hüseyin Sadıkov, 27 Eylül 2020’de essiz sedasız görevden alındı. Görevden alınması ile ilgili tek bir resmi açıklama yoktu. Ordu web sayfasından sessiz sedasız fotoğrafı kaldırıvermiş. Dedikodular, Rus yanlısı olduğu gerekçesiyle alındığı üzerine.

Akabinde Ermenistan’la barış, ABD’nin devreye girmesi, Zengezur Koridoru, Ermenistan’ın Paşinyan yönetiminde Rusları tasfiye çabaları, Ermenistan içinde iç mücadeleler vs.

Konumuz Azerbaycan,

Bugüne kadar Azerbaycanlıların hissettiği ve bildiği ama dünya kamuoyunda bilinmeyen bir durum vardı. Ülke yönetiminde ve kaynakların kullanımında baş aktör Ramiz Mehdiyev’in tutuklanarak ev hapsi verilmesi.

Ramiz Mehdiyev yaklaşık yirmi yıl Azerbaycan’ın iki numaralı adamı olmuş. Bütün işler ondan sorulmuş. Ekonomi, kamu kaynaklarını yönlendirme/yönetme, kamu makamlarına atamalar, haddini aşan gayrimeşru servet edinimi vs. Adamda ne ararsan var. Aslında Azerbaycan’da bunu bilmeyen yoktu. Daha 2013’de gittiğimde, falanca kasabalar ona ait deniliyordu.

Ev hapsi gerekçesi şu; Azerbaycan’da demokratik olmayan yönetimin Rusya desteği ile alaşağı edilmesi için Kremlin’e mektup gönderilmesi. Demek ki seksen yedi yaşına gelmiş bir adamın böyle işlere kalkışması “akıl ziyanı” olduğu ile ancak izah edilebilir.

Bu arada, akabinde birçok kamu görevlisi “suiistimal ve yolsuzluk” suçlaması ile görevden alınmış.

Bana bütün bunların, evvelden beri bilindiği ama gününün beklendiği izlenimi veriyor.

Sorum şu; Neden şimdi?

Devletler kurulduğunda ( hele Azerbaycan gibi devletler) geçmişin bazı yüklerinden hemen kurtulamıyor. Mayıs 1920’den Ekim 1991’e kadar Sovyet hegemonyasında olan bir devletin, bağımsızlığını kazandıktan sonra, tüm işbirlikçi kadrolardan bir anda kurtulması mümkün değil. (devamı gelecek yazımda)

14 Kasım 2025 Cuma

BALÇIKTAKİ CHP

 




Güzel bir analiz,
Ancak CHP'nin geçmişini sorgulama kabiliyeti ve en önemlisi geleceği analiz etme isteği olabileceğinden şüphelerim var!.. Zira ideolojik takıntılar yakalarını bırakmaz gibi geliyor bana...

Yanıtla  (2)  (12)

Dün İbrahim Kiras’ın Karar Gazetesindeki yazısına yaptığım yorum iki olumluya karşılık on iki olumsuz tıklama almış.

Normal.

Eğer ülke öteden beri aynı atmosferde ve kurallarda yürüyorsa bu son derece normal bir durum.

Ülkemizin (her türlü)yaşam felsefesi irdelenmeden yapılan bütün eleştirilerin bizi böyle bir sonuca götürmesi son derece normaldir.

Bunu birincisi şahit olduğum bir söyleşi ve bugün okuduğum bazı yazarların yazılarından alıntılar yaparak açıklamaya çalışayım.

Birincisi,

Geçen seçimde küçük bir ilçede belediye başkanlığı seçimine girmiş ama kazanamamış bir adayın, gelecek seçimde yeniden aday olacak-mısın? Sorusuna verdiği yanıt; “ seçim masrafları için bana bir milyon seçim yardımı yapan kardeşim öldü. Parayı nereden bulup da seçime gireceğim. Ben kendimi ancak geçindiriyorum.”

Parti teşkilatının seçim masraflarını karşılamadığı bir adayın neden seçime girdiğinin yorumunu hayal gücünüz nispetinde tasavvur edin. Bu örnek aşağı yukarı bütün adaylar için geçerlidir. Ben her zaman şunu derim, “fakir öğrenciye üç kuruş cep haçlığı vermeyi düşünmeyen bir kişinin yaşadığı şehir için yanıp tutuşması bana pek sağlıklı bir düşünce gibi gelmiyor.”

İkincisi,

Kamudan ihale alan iş insanlarından, kurumlara ya da sosyal yardım çalışmalarına katkısı yapmalarının istenmesi, “rüşvet” midir?

İddianameye göre, Seyfet Taştan isimli iş insanından, “ruhsat” sürecinde “dar gelirli vatandaşlara dağıtılan market alışveriş kartları” vermesi istenmiş, o da vermiş, “hayır için verdim” diye ifadesi varmış.

Yazar devamında (birçok defadır eleştirdiği ve mesafeli durduğu Hayrettin Karaman’ın fetvasını örnek göstermiş.

Fıkıh Profesörü Prof. Hayrettin Karaman şöyle yazmıştı:

İhale almış, para kazanmış bir kimseyi, iş olup bittikten sonra bir yetkili, bir hayır kurumuna yardıma davet ederse ve o da yardım ederse bu rüşvet olmaz' dedim, yine diyorum.” (Yeni Şafak, 24 Ocak 2014)

Biz vatandaş olarak bu tür durumlarda şunu bilir ve deriz “istersen verme, adamın ümüğünü sıkarlar.”

Bu iki örneği biz vatandaşlar her zaman bilir ve şahit oluruz. Ama sesimizi çıkartmayız ve deriz ki “neme lazım, yarın, öbür gün önümüze çıkar.”

Yine ben ülke siyasetini “başçıkta güreş tutan pehlivanlara” benzetirim… Ve elbette CHP de bu balçığın içerisinde debeleniyor. CHP önce balçığı nasıl kurutacaklarının çözümünü anlatmalı ve ona göre davranmalı ki… Biz avam takımı “hah işte” diyelim. Yoksa CHP %30 bilemediniz %35’i geçemez. Diyelim ki kazansalar da ülkeye bir faydaları olmaz.

Bir akıl; CHP demokrasi, fakir fukara, ideolojiler üzerinden yürüdüğü müddetçe sağ seçmen her zaman şunu diyor “ geç bunları, onlar yeşilse sen de kırmızı…” Neden sana oy vereyim ki?

ERMENİLER

  Aslında bu tür yazılar benim işim değil. Birincisi, bu konuda alt yapıya sahip değilim. Zaten mesleğim de değil. Havadan, magazinsel ve iş...