Yaşları
altmışı aşanlar çok iyi bilirler. 80’li yıllarda bankerler furyası vardı.
Haddinden fazla aylık faiz verirlerdi. Her şeyleri hukuka uygundu, elbette
vergi kayıtları da vardı. Ayrıntılara girmeyeyim. Sonra battılar tabii…
Arkalarında binlerce “mağdur” bıraktılar.
Yıllar
sonra bu bankerlerden biri ile tanışma fırsatım oldu. Sonunda hepsi gibi iflas
etmiş, arkasında yığınla mağdur bırakarak hapse girip çıkmış birisiydi.
Ona
bir sürü merak soruları sordum. Hepsine açık açık cevaplar verdi. Belli başlı sorularımdan birkaçı şunlardı;
1- Bu kadar yüksek faize
nasıl kandılar? “Ben de anlamış değilim. Düşünebiliyor-musun, büromun olduğu
hanın çaycısının çırağı emekli bir generali getirdi. Çırağa komisyon veriyordum.
Generali de oturdukları binanın kapıcı babası ikna etmiş. Herhalde verdiğim yüksek
faiz cazip geldi adama. Çok kazanma hırsının tezahürü olsa gerek.”
2- Devlet hiç ikazda,
denetlemede bulunmadı mı? Bir de mafya falan rahatsız etmedi mi seni? Yaban
arılarının bala üşüşmesi misali… Güldü, “yolum açıldı, ben de yürüdüm.” Bu
cevap yetmişti bana.
3- Peki, bu paraları ne
yaptın? Hiç mi yatırım yapmadın, ya da bir köşede kendine ayırmadın?
Yine güldü, “hayatın zevkini tattım, bu da
yetti bana.” Hepsiyle mi? “Payıma düşen ancak yetti.”
4- Hiç pişmanlık
duymuyor-musun? “Yüksek faizi alırlarken bana dua ediyorlardı ya…”
Bankerlerin
içinde en meşhuru Banker Kastelli idi. Hapisten çıktıktan sonra bir tv
söyleşisinde “aldığım mevduatları benden kredi diye alan o saygıdeğer iş
adamları bana borçlarını ödeselerdi, ben bu hallere düşmezdim.” Bu da onun
savunması.
Netice,
Yine
90’lı yıllar. İrili ufaklı 20 banka battı. “1990'lı
yıllarda Türkiye'de batan bankalar; zayıf denetimler, yüksek enflasyon, siyasi
kayırmacılık ve banka sahiplerinin mevduatları kendi şirketlerine kredi olarak
aktarması (hortumlama) nedeniyle battı.” Siyahla yazılmış bu cümleyi Google
amcadan naklettim. Hiçbir katkım olmamıştır. Ama yukarıdaki cümlemi tekrar
edeceğim “Ortam müsait, satıcı belli, yol belli, sürücü belli, alıcı garanti.
Hayal gücünüze bağlı, nasıl yorumlarsanız… Size kalmış.”
Son
olarak fon yolsuzluğu gündemde. Ben fondan anlamam. Zaten öyle olmuş, böyle
olmuş tarafı da beni ilgilendirmiyor. Demek ki, ortam müsait. Kadro tamam…Yöntem
günün şartlarına göre…Gerisi teferruat. Kısaca eski filmlerin yeni versiyonu….
Konumuza
örneklemelerle devam edelim,
Adamın
evladı belediyede ya da herhangi bir devlet kurumunda torpille işe girer.
Komşular, tanıdıklar hemen hayırlı olsun ziyaretine giderler. “Darısı
bizimkinin başına.” Ne evladı işe girenin yüzü kızarır, ne de ziyarete gelenin “ne
iştir?” diye hesap sormak aklına gelir. Hani gün olur ki bize de bir torpil
nasip olur.
Adamın
hali bellidir. Koltuğunun altında ekmekle evinin yolunu ancak bulur. Devir
değişir, bir bakarsınız ki adam başımıza müteahhit kesilir. “Vay anasını parayı
nereden buldu bu adam” dersiniz. Sonra yine devir değişir, adam ortalık yerden
toz olmuş. Dersiniz ki “aza nereye gidiyorsun? Çoğa gidiyorum demiş.” Vur
abalıya… Kabahat adamın mı? Adam karakterini oynuyor.
Adam
belediye başkanlığına aday. Kürsüde “vallahi de billahi de ben dürüstüm” der.
Seçimde günün şatlarına göre külliyatlı masraf yapar. Neden harcıyorsun diye
sorsan, cevap hazır. “Memleket sevdamdan.” Ömr-ü hayatında fakire bir kapik
koklatmamıştır, olsun, sevdadan bağrı yanıyor ya… Sonra başkan seçilir, zaman
geçer. Bizler yeni duymuş ayağına yatıp “bu adam hamutu gırtlak götürüyormuş
yahu.” Ya ne yapacaktı? Zamanında biliyordun ama işine öyle geliyordu. Belki
bir gün lazım olur kabilinden… Şener Şen’in “Namuslu” filmini gel de hatırlama.
Adamın
köyü belli, babasının variyeti belli, düşen miras belli, çalıştığı kurumlar
belli, aldığı maaşlar belli. Şimdiki geldiği “arş-ı ala” da ayan beyan ortada.
Ne olur ne olmaz kabilinden gördüğünde ceket de ilikliyorsun. Sonra haberlerde
izliyorsun ki… “Vay anasını cemaatçiymiş bu yahu.” Ey millet sana müstahaksın
mı diyeyim…Ne diyeyim? Bütün suçu cemaatçi mi olmak!...
Yazımızın
başlığı ile alakalı birkaç kelam etmek farz oldu;
Bir
yerde olay parmakla sayılır durumda ise olay münferittir. Her toplumda
böyleleri çıkar dersin. Eğer olay çoğalma eğiliminde ise, alışkanlık yapmaya
başladığını görür, otorite neredesin? Diye toplum yaygarayı koparır, homurdanmalar
başlar. Hatta nümayişler yapılır. Ama tekrarlanıyor ve üstelik toplum
kanıksamışsa, kurumları ile toplum da işin içinde demektir. Olay toplumun
karakteri haline gelmiştir…
İşte
o zaman “yandı gülüm keten helva.”
İşin
en kötü tarafı; Olaylara karşı yaygara koparmaların ardında, (serde hınzırlığım
var ya…) “aslında gizli bir hasetlik var” demek geliyor içimden. Karakterimizden
olsa gerek.