İnsan hayatında öyle anlar var ki; Yıllar
geçtikten sonra o anın ne kadar önemli olduğunu ancak anlayabiliyor.
Bu
cümlemin devamına bir an ara verip, yazıma başka cenahtan devam edeyim.
Sevenleri
24 Haziran’da Ebulfez Elçibey’in 88. Doğum yıldönümü kutladı. Kutlama sayısı geçen
yıllara göre daha fazla ve içerik olarak da coşkulu idi.
Hatırlanacağı
gibi Elçibey, 1991 yılında Azerbaycan’ın Sovyetler ittifakından ayrılıp
bağımsızlığını kazanmasında önderlik eden Azerbaycan Halk Cephesinin (AHC) lideri
idi. Bağımsızlıktan sonraki ilk seçimde Azerbaycan’ın ilk cumhurbaşkanı
seçilmişti. 1993 olayları vs. den sonra bir gece yarısı Nahçıvan’a gitmiş,
başkanlığı vekaleten Haydar Aliyev’e bırakmıştı. Haydar Aliyev seçimlere
gitmiş, Azerbaycan’ın ikinci cumhurbaşkanı olarak makama yerleşmişti.
Sovyetlerden
kalma kadroları ile ülkeyi idare etti. Ülkedeki kargaşalıkları önledi, Ermenistan’la
ateşkes imzaladı, orduyu toparladı, Türkiye ile ordunun eğitilmesi anlaşmasını
imzaladı, ülke içinde yeniden yapılandırma girişimlerini başlattı. Rusya’yı küstürmemeye,
batı arasında daha dengeli politikalar üretmeye çalıştı. Daha sonra yerine
geçen oğul İlham Aliyev düzeni devam ettirdi, bugünlere getirdi.
Elçibey
siyasetten gelmeyen, akademik çalışmalar yapmış, Turan ideolojisi yüzünden
Sovyet yönetimi ile başı derde girmiş ve hatta bu yüzden hapis yatmış bir idealist.
Ben onu her andığımda Enver Paşayı hatırlarım. Romantikliği ağır basan bir
liderdi.
Neyse,
Halk
Cephesi siyaset tecrübeleri olmayan, idealist, Sovyet yönetimlerince dışlanmış,
bağımsızlık yanlıları ve yönetimden memnun olmayan halkın da desteğini almış
siyasal oluşumdu.
Elçibey
iktidara geldiğinde, romantik düşüncelerin yerine gerçeklerle yüz yüze gelmiş,
günün siyasi ortamında baş olmanın zorluklarıyla karşılaşmıştı. Çökmüş, yeniden
kurgulanması gereken bir ekonomi ve sosyal hayat, Ermenilerle Karabağ meselesi,
Karabağ’dan göç edenlerin hazin durumu, bürokrat kadrolarında eski kaşarlanmış
Sovyetlerden kalma bürokratların direnişleri ile acemi yeni gelenlerin sorumsuz
davranışları da eklenince ülke iyice batağa saplanmıştı. Bunun yanına Rusya’nın
iç karışıklık çıkarma mahareti, batılı ülkelerin gerekli ekonomik yardımı
yapmamasını da ekleyebiliriz. Türkiye kendisine umduğu yardımı yapamadı.
Şimdi
yukarıda ara verdiğim cümleme devam edeceğim…. Esas konum bu olacak.
1991’de
Azerbaycan’a gittiğimde milliyetçi olduğunu zannettiğim İtibar Mehmedov ile
görüşmek istedim. Arkadaşlarımın girişimi ile, bin naz ile isteğimi kabul eden
İtibar ile görüşmem ancak beş dakika sürdü. İtibar bana milliyetçiliğinden
ziyade “provokatör” imajını vermişti. Nitekim en yakın parti arkadaşı, 1992’de
savunma bakanı olan Rahim Gaziyev Rus casusu olarak hapse atılacaktı. Arkadaşlarımın
“seni istersen Elçibey’le görüştürelim” teklifini Elçibey’i de partisinin
adından dolayı solcu bir lider olarak gördüğüm için (bunların milliyetçisi bu
ise solcusu nasıldır düşüncesiyle) reddettim. Daha sonraları gerçeği
öğrendiğimde iş işten geçmişti. 1992’de geldiğimde Elçibey devlet başkanı idi
ve artık görüşmem de mümkün değildi.
Burada
hayatımın dersini aldım. İnsanları basının yazdıkları ile tarif ediyorduk.
Bulundukları konum ve olayların seyrini takip etmiyorduk. Yine hangi fikirden
olursa olsun, ülkenin bağımsızlık hareketinin lideri ile görüşmem bana hiçbir
şey kaybettirmez, çok şey kazandırırdı. Öbürü ise sıradan bir parti lideri ve
Halk Cephesinde yer almıyordu.
Bu
benim özelimde aldığım ders. Halbuki Turan ülküsü ile yoğrulup kapılar açılır
açılmaz Turan diyarlarında soluğu almış benim gibi birinin affedilmez bir
hatasıydı.
1992
yılında ikinci gidişimde, romantizmin sona erdiği, halkın geçim derdine
düştüğü, artık gerçeklerle yüz yüze geldiği bir dönemdi. Halkın mevcut
yönetimden ve Elçibey’den şikayetleri vardı. Arkadaşıma “Elçibey’in işi zor,
bir yıl dayanabilirse çok iyi” demiştim. Nitekim bir yıla kalmadan Elçibey
görevden ayrıldı.
Bu
benim özel düşüncem;
Elçibey
geçiş dönemi lideri idi. Bunu Elçibey biliyor-muydu? Bilemem. Görevi bitti,
tasfiye edildi. Ama bildiğim bir şey var, kurt Haydar Aliyev bunu çok iyi
biliyordu. Hayatını okuduğumuzda, satranç oyuncusu gibi her attığı adımı
tasarlayan, birkaç hamle sonrasını hesap eden bir liderdi.
Bu
olaylar bana şunu öğretti.
1- İdealler, ütopyalar
insanları motive eder. Ama bu idealler ya hayatın olağan akışında gerçekleşmesi
mümkün değildir, boşa kürek çekmektir ya da şartlar müsait oluncaya kadar bu
ideallere varmak için sabırla çalışmak, altyapısını hazırlamak, mümkün olanı
gerçekleştirmektir.
2-Asıl olan millettir. İktidarlar ve
ideolojileri gelip geçidir. Bir kandan, bir candan gelenler yıllar, yüz yıllar
geçse bile zaman ve zemin müsait olduğunda birbirleri ile halvet olurlar. Birey
olarak öncelikle bunun için duyarlı olmaları, çalışmaları gerekir. Dostlar,
arkadaşlar edinmeli. Azerbaycanlı kardeşlerimizin değişleri ile “alaka
saklamalılar.” O yıllardan sonra hep buna dikkat ettim.
3- Halk olarak resmi söylemlere fazla
kafa yormamamız gereğidir. Gün gelir, gerçekler ortaya dökülür. Azerbaycan
resmi söylemleri, Haydar Aliyev’in kurucu “umum mili lider” olduğudur. Halbuki
Azerbaycan’ın (1918’deki) kurucu lideri Mehmet Emin Resulzade’dir. Azerbaycan’ın
bağımsızlık hareketinin lideri ve birinci Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey’dir.
Haydar Aliyev ikinci cumhurbaşkanıdır. Hakkını yemeyelim, ülkeyi derleyip toparlayan
da odur.
Son
sözüm,
Elçibey
bir değerdi. Davranışları fikirleri ile örtüşen (her ne karar siyaset
arenasında tanımış olsak bile) “akademik idealisti.” Türk tarihinin kilometre
taşlarından biridir. Təəssüf ki, fürsət düşəndə onunla üz-üzə gələ bilmədiyim üçün hələ də təəssüf hissi
keçirirəm.