1992
yılında Azerbaycan’a gittiğimde Elçibey iktidarda idi. Azerbaycan’ın
bağımsızlık mücadelesinin önderi olan Azerbaycan Halk Cephesinin (AHC)
lideriydi. Akabinde cumhurbaşkanı seçilmişti. Türk Milliyetçisi Elçibey’in ne
devlet tecrübesi vardı ne de kendisine yardımcı olacak kadroları.
Ermenilerle
Karabağ savaşı, milyonları bulan Karabağ Kaçkınları, dibe vurmuş ekonomi,
yolsuzluklar ve daha bir sürü toplumsal problemler Elçibey’i bunaltıyordu.
Bakü
caddeleri yüzleri asık, hayatlarından bezmiş insanlarla doluydu. Arkadaşıma
dedim ki; ”Elçibey’in bir yıl bile dayanabileceğini zannetmiyorum.” Nitekim bir
yıl geçmeden Elçibey görevi bırakmak zorunda kaldı. Elçibey’in başkanlığı sırasında
ve sonrasındaki beyanatlarında halkın nankörlüğünden, kadirbilmezliğinden dem
vurduğunu okumadım, duymadım.
Toplum,
her ne kadar (her türlü) ideallere mest etse bile; neticesinde can güvenliğine,
inançlarını özgürce yerine getirmeye, (iaşesi dâhil) yaşamını yarınlar kaygısı
olmadan sürdürmeyi amaçlar. Onun için nasıl bir rejim ile yönetildiği ikinci
plandadır. Bunun içindir ki, otoriter rejimler toplumun ihtiyaçlarının en ucuz
şekilde karşılanmasını amaçlar.
Gün
gelip toplum bilinci geliştikçe, sahip olduklarından daha fazlasını “hak
ettiğini” düşündüğünde önüne geçilemez hoşnutsuzluğun tohumları atılmış olur.
Nitekim
Azerbaycan her ne kadar diğer Kafkas ve Orta Asya toplumlarından aydınlık
hareketi olarak bir adım önde olsa da; feodal Carlık Rusya’sı ve Komünist
Sovyet terkibinde yaşamanın getirdiği baskı düzenini on yıllarca üzerinden
atması mümkün değil. Çağdaş demokrasi düzeninin oluşturulabilmesi için ancak
kurumlar, hukuk, ekonomik ve sosyal yaşam gibi olguların çağdaş olması gerekir.
Bizim bile yeterince oluşturamadığımız bu kavramları Azerbaycan geçtiğimiz
zaman diliminde nasıl oluşturacak? Bir de, yönetimde böyle bir düşünce yoksa
durum daha vahim bir hal alır.
Gidip
gözlemlediklerim, sosyal medyadaki serzenişlerden, tanıştığım Azerbaycanlıların
konuşmalarındaki satır aralarından, şahit olduğum olaylardan çıkarabildiğim neticelerden
anlıyoruz ki; gelir adaletsizliği, rüşvet, yolsuzluk ifade özgürlüğüne vurulan
gem almış başını gitmiş. Zaten ezelden beri baskı karakteri haline gelmiş, sinmiş
bir toplum varsa, bir de (doğal olarak) toplumu temsil edebilecek muhalefet
olmadığında meydan istediği gibi at koşturacak otoriteye kalır.
Bu
tip durumlarda yönetim iki şey yapar. Birincisi topluma diş bileyecek düşman, ikincisi
toplumu düşmandan koruyacak, toplumun minnet duyacağı kurtarıcı ve idol
yaratır. Toplumun bunlarla oyalanmasını sağlayıp, ufak bir itirazda “sen
kurtarıcımıza karşı-mısın” suçlaması dayatılır. Yani haklı iken haksız duruma
düşürülür.
İşin
tuhaf tarafı-ki bütün dünyada böyledir- Azerbaycan’daki ayyuka çıkmış bütün
yolsuzluklardan kurtarıcı sorumlu değildir. Hatta hep sonradan haberi olur.
“Kurtarıcımız çok dürüst ama yok mu o alt kademedeki hainler” denir. Mesela 27
yıl Azerbaycan ikinci adamı olan ve milyarları iç eden Ramiz Mehdiyev’in
yaptığı yolsuzluklardan (her ne hikmetse) kurtarıcımızın haberi bile
olmamıştır.
Yaz
başlarından itibaren sosyal medyada başlayan serzeniş yazılarından, Elçibey’in
doğum ve vefat yıldönümlerinin çokluğundan “Azerbaycan’da bir şeylerin uç
vermeye başlayacağının işaretlerini hissettim.
Kuruluşundan
bu zamana kadar Karabağ sorunu ile cebelleşen Azerbaycan halkı Aliyev’leri
kurtarıcı olarak görmüş her türlü olumsuzlukları sineye çekmiş, (zaten
karakteri gereği) sessiz kalmıştı. Karabağ sorunu halledildiğinde toplumun diş
bileyecek düşmanı kalmamış, kurtarıcının da vazifesi bitmişti. Ülkedeki tüm
olumsuzlar ayan beyan hissedilir olmuş, homurdanmalar yüksek perdeden duyulur
hale gelmişti.
Otorite
de bunu görmüş ve bir şeyler yapması gerektiğini hissetmişti. Burada iki yol
vardı. Birincisi ülkedeki (rüşvet, yolsuzluk gibi) ne kadar olumsuzluklar varsa
üzerine gitmeliydi. Bu mümkün değildi çünkü sistem bunun üzerine kuruluydu.
İkincisi acilen düşman yaratılmalıydı. Kurtarıcımızın Yeni Azerbaycan Partisi
kongresindeki zehir zemberek konuşması bunun ilk adımı idi. Sonrası başörtüsü
meselesi geldi. Yıllarca sorun olmayan başörtüsü nasıl oldu da bugün sorun
haline geldi?
Bu
tür olaylar,
1-
Ülkenin
(çeşitli nedenlerle) bataklık haline gelmesi
2-
Yabancı
ülkelerin bunu fırsat bilmesi. Bunu hangi ülke kullanabilir? Türkiye mi? Rusya
mı? Batı ülkeleri mi? Amerika mı? İran mı? İsrail mi? Her birinin kendirine
göre nedenleri vardır. Kim bilir?
3-
Rejimin
kendisi mi? Ülkede “irtica” korkusu yaratıp, kendi saflarını sıkılaştırmak,
baskıyı artırmak mı?
Not olarak belirteyim. 1-Videolardan
izlediğim kadarıyla, reşit olmayan talebelerin, kadınların uluorta gösteri yakmak
gibi ne gelenekleri vardır, ne cesaretleri ne de tecrübeleri vardır.
2- Bu satırları yazarken ülkem Türkiye
gözümün önünde idi. Biz
yaşadık/yaşıyoruz. Dilerim onlar bizim gibi yaşayarak öğrenmezler. Bizden ders
alırlar ve gereğini yaparlar.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder