Bu Blogda Ara

27 Eylül 2026 Pazar

ALIŞKANLIKLARIN KARAKTER HALİNE GELMESİ

 

Yaşları altmışı aşanlar çok iyi bilirler. 80’li yıllarda bankerler furyası vardı. Haddinden fazla aylık faiz verirlerdi. Her şeyleri hukuka uygundu, elbette vergi kayıtları da vardı. Ayrıntılara girmeyeyim. Sonra battılar tabii… Arkalarında binlerce “mağdur” bıraktılar.

Yıllar sonra bu bankerlerden biri ile tanışma fırsatım oldu. Sonunda hepsi gibi iflas etmiş, arkasında yığınla mağdur bırakarak hapse girip çıkmış birisiydi.

Ona bir sürü merak soruları sordum. Hepsine açık açık cevaplar verdi. Belli başlı sorularımdan birkaçı şunlardı;

1-   Bu kadar yüksek faize nasıl kandılar? “Ben de anlamış değilim. Düşünebiliyor-musun, büromun olduğu hanın çaycısının çırağı emekli bir generali getirdi. Çırağa komisyon veriyordum. Generali de oturdukları binanın kapıcı babası ikna etmiş. Herhalde verdiğim yüksek faiz cazip geldi adama. Çok kazanma hırsının tezahürü olsa gerek.”

2-   Devlet hiç ikazda, denetlemede bulunmadı mı? Bir de mafya falan rahatsız etmedi mi seni? Yaban arılarının bala üşüşmesi misali… Güldü, “yolum açıldı, ben de yürüdüm.” Bu cevap yetmişti bana.

3-   Peki, bu paraları ne yaptın? Hiç mi yatırım yapmadın, ya da bir köşede kendine ayırmadın?

Yine güldü, “hayatın zevkini tattım, bu da yetti bana.” Hepsiyle mi? “Payıma düşen ancak yetti.”

4-   Hiç pişmanlık duymuyor-musun? “Yüksek faizi alırlarken bana dua ediyorlardı ya…”

Bankerlerin içinde en meşhuru Banker Kastelli idi. Hapisten çıktıktan sonra bir tv söyleşisinde “aldığım mevduatları benden kredi diye alan o saygıdeğer iş adamları bana borçlarını ödeselerdi, ben bu hallere düşmezdim.” Bu da onun savunması.

Netice,

Ortam müsait, satıcı belli, yol belli, sürücü belli, alıcı garanti. Hayal gücünüze bağlı, nasıl yorumlarsanız… Size kalmış.

Yine 90’lı yıllar. İrili ufaklı 20 banka battı. “1990'lı yıllarda Türkiye'de batan bankalar; zayıf denetimler, yüksek enflasyon, siyasi kayırmacılık ve banka sahiplerinin mevduatları kendi şirketlerine kredi olarak aktarması (hortumlama) nedeniyle battı.” Siyahla yazılmış bu cümleyi Google amcadan naklettim. Hiçbir katkım olmamıştır. Ama yukarıdaki cümlemi tekrar edeceğim “Ortam müsait, satıcı belli, yol belli, sürücü belli, alıcı garanti. Hayal gücünüze bağlı, nasıl yorumlarsanız… Size kalmış.”

Son olarak fon yolsuzluğu gündemde. Ben fondan anlamam. Zaten öyle olmuş, böyle olmuş tarafı da beni ilgilendirmiyor. Demek ki, ortam müsait. Kadro tamam…Yöntem günün şartlarına göre…Gerisi teferruat. Kısaca eski filmlerin yeni versiyonu….

Konumuza örneklemelerle devam edelim,

Adamın evladı belediyede ya da herhangi bir devlet kurumunda torpille işe girer. Komşular, tanıdıklar hemen hayırlı olsun ziyaretine giderler. “Darısı bizimkinin başına.” Ne evladı işe girenin yüzü kızarır, ne de ziyarete gelenin “ne iştir?” diye hesap sormak aklına gelir. Hani gün olur ki bize de bir torpil nasip olur.

Adamın hali bellidir. Koltuğunun altında ekmekle evinin yolunu ancak bulur. Devir değişir, bir bakarsınız ki adam başımıza müteahhit kesilir. “Vay anasını parayı nereden buldu bu adam” dersiniz. Sonra yine devir değişir, adam ortalık yerden toz olmuş. Dersiniz ki “aza nereye gidiyorsun? Çoğa gidiyorum demiş.” Vur abalıya… Kabahat adamın mı? Adam karakterini oynuyor.

Adam belediye başkanlığına aday. Kürsüde “vallahi de billahi de ben dürüstüm” der. Seçimde günün şatlarına göre külliyatlı masraf yapar. Neden harcıyorsun diye sorsan, cevap hazır. “Memleket sevdamdan.” Ömr-ü hayatında fakire bir kapik koklatmamıştır, olsun, sevdadan bağrı yanıyor ya… Sonra başkan seçilir, zaman geçer. Bizler yeni duymuş ayağına yatıp “bu adam hamutu gırtlak götürüyormuş yahu.” Ya ne yapacaktı? Zamanında biliyordun ama işine öyle geliyordu. Belki bir gün lazım olur kabilinden… Şener Şen’in “Namuslu” filmini gel de hatırlama.

Adamın köyü belli, babasının variyeti belli, düşen miras belli, çalıştığı kurumlar belli, aldığı maaşlar belli. Şimdiki geldiği “arş-ı ala” da ayan beyan ortada. Ne olur ne olmaz kabilinden gördüğünde ceket de ilikliyorsun. Sonra haberlerde izliyorsun ki… “Vay anasını cemaatçiymiş bu yahu.” Ey millet sana müstahaksın mı diyeyim…Ne diyeyim? Bütün suçu cemaatçi mi olmak!...

Yazımızın başlığı ile alakalı birkaç kelam etmek farz oldu;

Bir yerde olay parmakla sayılır durumda ise olay münferittir. Her toplumda böyleleri çıkar dersin. Eğer olay çoğalma eğiliminde ise, alışkanlık yapmaya başladığını görür, otorite neredesin? Diye toplum yaygarayı koparır, homurdanmalar başlar. Hatta nümayişler yapılır. Ama tekrarlanıyor ve üstelik toplum kanıksamışsa, kurumları ile toplum da işin içinde demektir. Olay toplumun karakteri haline gelmiştir…

İşte o zaman “yandı gülüm keten helva.”

İşin en kötü tarafı; Olaylara karşı yaygara koparmaların ardında, (serde hınzırlığım var ya…) “aslında gizli bir hasetlik var” demek geliyor içimden. Karakterimizden olsa gerek.

 

 

 

 

22 Eylül 2026 Salı

YAZIK OLDU DENİZLERE

 




Her şeyin bir tadı vardı. Bizim gibi yaşı kemale ermişlerin sıkça dillendirdiği bir cümledir. Hele de bugünlerde…

Gerçi, insanlık tarihinde daima yaşı orta yaşı aşanlar geçmişi kutsayıp, yaşadıkları andan şikâyet ederler. Başta genç nesil olmak üzere, toplumdan, yedikleri, içtiklerinden “dem vururlar”. “Daha kötüsünü görmedim.” Peşine ilave ederler “Allah beterinden saklasın.”

Galiba günümüzün farklılığı var diğer zamanlardan. Teknoloji hızla evrimleşiyor. Bununla birlikte toplum da buna ayak uydurmaya çalışıyor. Ayak uydurmaya çalışırken değişiyor. Farkına varsak da varmasak da… İstesek de istemesek de…

Fındık bile pes etti. Birçok üretici keşke toplamasaydım, zarar ettim diyor. Bir arkadaşım “gelecek sene fındık bahçeme isteyen istediği kadar toplayabilir diye tabela dikeceğim.” Dedi.

Konum fındık değil, sadece latife olsun diye yazdım.

Biz yetmişler kuşağı olarak hayatı çok ciddiye almışız galiba. Öyle ya; Geçim sıkıntısının yanı sıra memleketi düşman elinden kurtaracağız diye “dava adamı” olup çıktık. Sonra, gün geldi birileri “siz kim, dava adamlığı kim” diye kafamıza balyoz indirip (ruhen ve bedenen) tarumar etti. Kulaklarımızdan çekip “bir daha yapma çocuğum deyip iki şaplak atmadılar.”

Helak edilenlerimiz son anlarında ya da (Ülkücülerin adlandırmasıyla) Medrese-i Yusufiye’de “keşke” demişler-midir? Hiç zannetmiyorum. Davaları için bedel ödediklerini düşünmüşlerdir. Gittikleri yol, yöntemleri doğru-muydu, yanlış-mıydı? Tartışılır. Ama dillerinde ne varsa yüreklerinde de o vardı. Elbette toplumun da kendine göre değerleri vardı. Hayatlarını bu değerler üzerine yaşamaya çalışırlardı.

Bugün geldiğimiz noktada yetmişten geriye kalan bir ayağı çukurda olanlar dâhil nerelere evirildik? “Yaşadık bir kere” deyip köşemize çekilip, tefekküre mi daldık? Ya da sabah akşam önümüze gelene veryansın yapıp kafa mı şişiriyoruz? Muhtemel, her ikisi de mevcut günümüzde…

Ama gerçek olan bir şey var ki; Nerelere evrilirsek evirilelim “malın değeri” ucuzladı. İnancın da, davanın da, kısaca yaşamın da… Hani eskinin (her ne olursa olsun) yerine geçenler daha değerli olsa. Veya denk düşse…

Toplum elbette bir yerlere varacak. Bu böyle gitmez. Gün gelir toparlanır. Ama ne zaman? Arkamızdan gelenler her şeyin ucuzunda, Bırakalım geleceği bugünü kavramaktan acizler. Önden gidenler ise zaten kendi dertlerinde. Bugünküleri hiç sormayın. Geçmişi kavrayamadılar ki geleceği şekillendirsinler.

Geçmişi kavrayacaksın, ders alacaksın, bugünü anlayacaksın, geleceği şekillendireceksin!.. Zor iş vesselam.   

Yeniler eskileri merak etmiyor, bugünküler ise eski nakaratları yeni sazlarla çalıyor. Üstelik bir de marifetlerine alkış bekliyorlar. Eskilerin bir sözü vardı. Gel de hatırlama…”Her iş ayağa düştü.”

Kocaldık ya… Zaman zaman gözüm dalıyor, eskilere gidiyorum.  “değmedi be Denizler” diyorum… Sahi değdi mi? Yoksa ben mi ileri derecede melankoliğim?

 






ÜNYE’DE MEDENİLEŞİYORMUYUZ?

  Geçtiğimiz günlerde yeni dolmuş sistemi ve güzergâhları devreye girdi. İyi de oldu. Yeni güzergâhlar belirlendi. Vatandaşların dolmuşlara ...