Bu Blogda Ara

20 Ocak 2019 Pazar

BİR ANADOLU TÜRKÜNÜN GÖZÜNDEN RAFİQ QULİYEV

           
Onunla ilk henüz Sovyet rejimi yıkılmadan bir yıl önce, yani 1990 yılının Nisan ayında Şehitler Hıyabanı’nda karşılaştık. Her ikimiz içinde çok anlamlı bir mekândı.
           Mezarlar henüz taze idi ve düzenlenmemişlerdi. Ama bunun ne önemi vardı. Onlarca yılın hesabı görülüyordu. Bu zulme başkaldırının ve Azerbaycan Türkünün özgürleşmesinin delilleri ve bedeliydi.
           Onda zihnimde tasavvur etmediğim ve o güne kadar karşılaşmadığım bir Azeri tipi vardı.
          İnce yapılı, uzun boylu idi. Beyaz tenli, zarif yapılıydı. Ciddi duruşunun yanında yüzünde içten bir gülümseme vardı.
          O anlar çok az ve gerektiği zaman konuştuk. Ama hep birbirimizi inceledik. Birbirimize karşı ölçülü davrandık.
           Daha sonraları ilişkilerimiz ilerlemesine rağmen çeşitli yerlerde beraber bulunduğumuzda, samimi bulmadığı ortamlarda ölçülü ve ciddi davrandığını gördüm.
           Biz Anadolu Türklerinin dediği gibi “sorarsan söylerdi”. Bu onu gizemli yapıyordu.
           Ama kendi arkadaş çevrelerinde de fikirlerini ısrarla savunurdu. Savunurken de heyecanlanırdı.
          Hep ben sorardım. Onu tanımaya ve onun vasıtası ile Azeri Türklerini ve Azerbaycan’ı tanımaya çalışırdım.
           O da sorardı ama çoğunlukla bilmekten ziyade kendisine tuhaf gelen şeylerin nedenlerini öğrenmeye çalışırdı.                                                                                                                                          
          Yirmi yılı aşkın arkadaşlığımız ve dostlumuzda ilişkilerimiz elbette hep yakın olmadı. Zaman- zaman hayal kırıklığına uğrasak da, birbirimizi anlamakta zorluk çeksek de… Kişiliği ve olaylar karşısındaki dürüstlüğü beni her zaman kendisine bağlamış, dostluğuna önem vermem gerektiğini düşündürmüştür. O da zannediyorum aynı şeyleri düşündü ki dostluğumuz gittikçe kökleşti. Kısaca iyi niyetli ve samimi olmanın karşılıklarını alıyorduk.
          …
          Ve rahmetli olduktan sonra bazen onunla yaşadıklarımı hayal ederim. Bazen hüzünlenir, bazen yüzümde kederli bir gülümseme belirir. Bazen de birkaç damla gözyaşı…
          Bir gün talebeliğinin geçtiği yurdun önünde çay içerken çayıma bolca şeker kattığımda  “sen çay mı yoksa şerbet mi içiyorsun?” demişti. Gülüştük. Belki de bu bizim ilk zarafatımızdı.
          Yıllar sonra aynı yerde yine çay içerken (şeker kullanmayı bıraktığımdan) bu sefer çayıma şeker katmadığımda hayret etmişti. Çünkü kendisi kıtlama içerdi. Ben kıtlama çayı hiçbir zaman beceremedim.
          Ülkesini çok severdi. Ülkesinin çıkmaz durumda olduğu 90’lı yıllarda bazen içini döker, neden böyle olduğu yönünde fikirler yürütür, çareler ileri sürerdi. Fakat elinden bir şeyler gelememenin çaresizliğini de yaşardı.
          Bir gün teselli kabilinden “ millet olmak kolay değil. Biz hala millet olmanın mücadelesini veriyoruz. Hemen pes etmek yok” dediğimde “biz millet değil miyiz?” diye bana kızmıştı. Hâlbuki millet olmakla, millet olmanın idrakine varmak farklı şeylerdi. Bu hemen kazanılabilecek duygu değildi.
          Bazen de bunun bir zaman meselesi olduğunu, önemli olanın bu yolda cesaretle ve azimle çalışmak olduğunu söylediğimde hak verirdi. O istiyordu ki Azerbaycan özgür ve kalkınmış bir ülke olsun.
          Karabağ Savaşının bütün acımasızlığı ile devam ettiği 1990 yılında bir akşam eve çok üzgün geldi. Nedenini sorduğumda “ Cebrail’in savunması konusunda Savunma Bakanı ile görüşmeye gittik ama adamın umurunda değil, ‘başınızın çaresine bakın’ dediğini” söyledi. Sonra ilave etti “sanki orası vatan toprağı değil”.
           Ona beni cephe hattına götürmesini ve Ermenilere birkaç saat silahla ateş etmek istediğimi söylediğimde; “olmaz sonra balalarına kim bakacak?” dedi. Gülüştük. Genelde latifesi bile ciddi idi.
           70 küsur yıl Sovyet terkibinde kaldıktan sonra Ermeni mezalimi ile baş başa kalmak elbette çetin şartlardan birisi idi.
          Siyasal ve toplumsal karışıklığın yanı sıra ekonominin de dibe vurması onun duyarlı kişiliğinde derin izler bırakmıştı.
             Benden hiçbir beklentisi olmadan, o çetin günlerde beni evinde misafir etti. Başta eşi Cevahir Hanım olmak üzere ben ve ailemden hiçbir şeylerini esirgemediler. Çöreklerini bizlerle paylaştılar. Azerbaycan’ın ve Azeri kardeşlerimizin aydınlık yüzleri idiler.
           Zaten dostluğumuzun bu denli derin olmasının sebeplerinden birisi de fikirlerimizin benzer olmasının yanında, birbirimizden maddi anlamda hiçbir beklentimizin olmaması idi.
           Zaman-zaman fikirlerimizde ve hareketlerimizde çatışmalar olsa da, bunların yaşam ve kültür faklılıklarının sonuçları olduğunu kabul eder, birbirimize anlayış gösterirdik.
          Bazen de lehçe farklılıklarından dolayı birbirimizi anlamakta zorluk çekerdik. Ben genelde hızlı, kelimeleri yutarak ve kendi oturduğum ilin şivesi ile konuşurdum.
          Bana bir gün “ televizyonlarda Türklerin konuştuklarını rahat anlıyorum da seni neden anlamakta zorlanıyorum” dediğinde, ben Ünyece  (Ünye yaşadığım kent ve kendine özgü bir şivesi var) konuşuyorum, onun için anlamıyorsun dedim.
          Ben, Azeri kardeşlerimizin söz ustalıklarının bizlerden daha iyi olduğunu düşünürüm. Özellikle yemek masasında dost muhabbetlerine bayılırım. O masada söz ustaları sanki birbirleri ile yarışırlar. Söz ustalıklarını bütün maharetleri ve güzellikleri ile sergilerler.
          1991 yılında Azerbaycan’a ikinci gidişimde Karabağ Savaşı bütün hızıyla devam ediyordu. Halk Cephesi, Karabağ Kaçkınları ile alakalı Sumgayt şehrinde bir toplantı düzenlemişti. Rafik Bey ile o toplantıya gittik.
          Rafik Bey toplantı yöneticilerinden birisi idi. Toplantıdan sonra kendisine, toplantıda konuşmak isterdim dedim. Üzüldü, keşke söyleseydin, konuştururdum dedi.
          Denizin kıyısında bir lokantaya gittik. O zamanlar vali yardımcısı (adını hatırlayamadığım) Cebrail’dendi. Rafik Beyin hemşehrisi idi.
          Vali yardımcısı her kadehi orada bulunanlardan birinin şerefine kaldırırdı. Kaldırmadan önce de onun hakkında birkaç söz söylerdi. Zaten benden başka herkesi tanıyordu. İçimden dedim ki “ sıra bana geldiğinde acaba benim için ne diyecek?”
          Sıra bana geldi, vali yardımcısı;
          “Rafik Muallimi hepimiz tanırız. O her kişi ile dostluk kurmaz. O ancak kendisi gibi yüksek karakterli olanlarla dostluk kurar. Onun için Yakup Beye hürmet ediyor ve hoş gelmişsiz diyorum.”
          Ben kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.
          O gün gördüm ki Rafik Bey sakin durmasına rağmen arkadaş çevresinde sevilen, sayılan ve hep fikir danışılan kişi idi.
           Türkiye’ye iki kere geldi. Birincisi 1990 yılında, ikincisi ise 1995’de idi.90 yılında geldiğinde tanışalı yaklaşık iki ay olmuştu ve henüz birbirimizi tanımıyorduk.
           Bazen insanlar arası ilişkilerde özel yaşanmışlıklar vardır. Bunlar bazen hatırlanmak istenmeyen ama ileriki yıllarda dersler alacağı ve hayat yolunda rehber olabilecek, yön verecek olayların başlangıcıdır. Biz Anadolu Türklerinde İslam inancımızdan referans aldığımız bir söz vardır.
           Deriz ki “sizin şer olarak gördüğünüz şeyler aslında hayırlara vesile olur.” Biz de Rafik Beyle 90 yılında Türkiye’ye geldiğinde yanlış anlaşılmalar yaşadık.
           Rafik Bey Azerbaycan’a döndüğünde uzun-uzun düşündüm, öze bakmam ve ayrıntılara takılmamam gerektiğini anladım.
           Bunun üzerine Rafik Beye uzun sayılacak bir mektup yazdım. Akabinde 1992 yılında kendisinin misafiri olarak Bakü’ye gittim.
           Konu ne idi? Bu ikimizin arasıda bir sırdı ve öyle de kalmalı.
           Ama Rafik Beye hakkını teslim etmek için şu kadarını da söylemeliyim: Değerli dostum benim dibe vurmuş Azerbaycan sevgisini yeniden canlandırdı. Bundan dolayı ona ayrıca minnettarım.
           1995 yılında Türkiye’ye geldiğinde kısa bir Türkiye turuna çıktık. Türkiye’nin çeşitli şehirlerine gittik. Azerbaycan’a dönerken memnun kalıp, kalmadığını sorma nezaketsizliği yapmadım.
           Yalnız şu sözü hiç aklımdan çıkmaz. “Bu maşının bu kadar yol gideceğini sanmazdım. Maşının sağlammış.” Dobraydı, aklına geleni söylemekten çekinmezdi.
           O seyahat esnasında Ankara’ya da gittik. Ankara’da bir Azeri arkadaşı ile saatlerce ülkesini konuştu. Elçibey devrinde gördüğü bazı hataları tartıştı. Bazen kederlendi, bazen de kızdı. Ama hiçbir zaman atıp tutmadı. Boş konuşmadı. Duygusal ifadeleri yoğundu ama fikirleri daima bir mantığa dayanırdı.
          Bunları arkadaşı ile tartışırken o an 1992 yılında Bakü’de ülkenin genel halini gözlemlediğimde ona söylediklerim hatırıma geldiğinde gülümsemiştim. Bana neden gülümsüyorsun diye sordu.
         Cevabım, “o yıllarda, ‘Elçibey iyi bir insan ve büyük vatansever ama iyi bir siyasetçi değil. Korkarım bir yıl ancak dayanır’ dediğimde bana çok kızmıştın hatırladın mı?” olmuştu. 
          Ankara’da bir milletvekili arkadaşımı Mecliste ziyarete gittiğimizde; oranın meclis ve görüştüğümüz kişinin de milletvekili olduğuna uzun süre inanamadı. “Bizde olmaz böyle şeyler, biz milletvekilleri ile böyle kolay görüşemeyiz.” dedi. Merak etme bir gün bunlar sizde de olur dediğimde “hayal” dedi.
           Kolay değil, biz elli yılda bu seviyeye geldik dediğimde ise, “desene bizim kırk beş yılımız daha var.” dedi.
           “Ne kadar var ki şunun şurasında, çok değil sen 90 ben de 82 yaşımda olacağım” dediğimde yüzünde böyle durumlarda olduğu gibi muzip bir gülümseme belirdi. O anı hatırladıkça hüzünlenirim.   Bazen eski günleri hatırladıkça ona “Rafik neden gittin, yirmi beş yılımız daha var ya!” diye seslenmek gelir içimden.            
             Çeşitli konularda fikir tartışmalarımız olsa da hiçbir zaman kişiliklerimiz, geleneklerimiz konusunda tartışmadık, birbirimizi yermedik. Kısaca o beni ben onu olduğumuz gibi kabullendik.
           Elbette kızdığı zamanlar olurdu. Onun neden kızdığını anlamaya çalışırdım. Eğer anlamaya çalışmasaydım zaten anlaşamazdık ve ilişkilerimiz kopardı.
           Bir gün bir arkadaşının köydeki evine misafirliğe gitmek için yola çıkmıştık. Yolda bir yerde durduk. O kendine sigara aldı. Ben de markette merakla dolaşırken bir pastanın tadını merak edip aldım. Otomobile giderken yemeye başladım. Beni gördü “ne yiyorsun?” dedi. Ben de yediğim pastayı gösterdim “sen de yemek ister misin?” dedim, çok kızdı.
           “Mademki açtın neden evde yemek yemedin?” dedi. Ben de açlığımdan değil sadece merakımdan dedim. Yine de kızdı. Sokak ortasında yemek olmaz dedi. Ben de gülerek bir daha yemem dedim.
          Karşı koymanın bir manası yoktu. Buradaki adetlere uymalıydım.
           Otoriter bir karaktere sahipti. Hiyerarşiye önem verirdi. Kendisini bu hiyerarşide bir yerlerde görür ve ona göre davranırdı.
           O mevkiinin hakkını vermeye çalışırdı. O mevkiinin kendisine vermiş olduğu sorumluluktan kaçmazdı. Onu vazife bilirdi.
            Yapamayacağı işler için söz vermezdi.
            1990’ların sonlarında bir konu için kendisine başvurduğumda “buna benim gücüm yetmez” dedi. Ve nedenini söyledi. Nedenini söylediğinde ona hak verdim. Gerçekten bu isteğim onu zor durumda bırakacaktı.
          Şüphesiz her insanın olmak istediği şeyler, idealleri vardır. Rafik beyin de vardı elbette. İki defa milletvekili seçimlerine girmişti.
         İkisinde de başarılı olamadı. Neden olamadı bunu bilemiyorum. Kendisine de sormadım. Kendisi de anlatmadı. Sadece teselli kabilinden birkaç söz söyledim.
         Bu bir yarıştı ve bu yarışın kazananı da olacaktı, kaybedeni de. Seçimlerden sonra genelde kaybedenler kazananlar hakkında birtakım sözler söylerler. Rafik beyin seçimlerdeki rakipleri hakkında olumsuz tek bir kelimesini işitmedim, söylemedi.
        Yılını hatırlayamıyorum, ikinci girdiği seçimdi. Seçimlerde kazanıp, partisinin iktidar olduğunu görmekti bütün hayali.
        Bir gün sohbet ederken milletvekili olursan eğer, seninle dostluğumuz biter artık dedim.
       Hayretle “neden?” diye sordu. Ben de “sizde milletvekilleri ile görüşmek çetin oluyor ya ondan dolayı. Seninle görüşmem için kırk kapıdan geçmem lazım. Ona da benim gücüm çatmaz.” dedim.
       Güldü,”o zaman da ben Ankara’ya Adalet bakanı olarak gelince ziyaretime gelirsin” dedi.
      “O zaman hiç görüşemeyiz ya” dedim. “Sen hiç merak etme ben bir icazet kâğıdı yazar çetinliğe çatmadan bana ulaşırsın.” dedi.
     “O zaman şimdiden yaz ver. Bir daha seni göremeyebilirim” dedim. İlave ettim “sen yeter ki bakan ol seni televizyonda görmeye razıyım.” 
       Konuşması, ifadeleri ciddi ama bir o kadar da samimi idi. Onunla ilk arkadaşlık yıllarımızda acaba gereğinden fazla yakın davranıp onu rahatsız mı ediyorum diye bazen şüpheye düşerdim.
      Yıllar geçtikçe buna alıştım. Onun karakteri idi bu.
       Bu yönü ile de birbirimize benzeriz. Yılar önce lisede okurken arkadaşıma hatıra defterime bir şeyler yazması için vermiştim. Arkadaşım hatıra defterime benim için “gülümseyişi bile ciddi” diye yazmıştı.
       Rafik ve ben galiba hayatı gereğinden fazla ciddiye alıyorduk. Öyle mi olmak lazımdı? Yoksa bu bizim hüsnü kuruntumuz muydu?           
       Karakterimiz bu idi ve değiştirmemiz mümkün değildi.
       Yukarıdaki satırlarımdan birinde hiyerarşiye önem verdiğini ve kendisini bir yerlere koyup kendisine vazife biçtiğini söylemiştim.
        Oğlum Bakü Tıp Fakültesini kazanmıştı. Kendisine kayıt ve bürokratik işlerde yardımcı olmasını rica ettiğimde bana “emisi değil miyim, mecburum” demişti. Bu beni derinden etkiledi. O kendisini emi yerine koyuyordu ve beni de küçük kardeşi.
        Bir gün arkadaşının Niva otomobiline bindiğimizde beni arkaya oturttu. Kendisi öne arkadaşının yanına oturdu. Arkadaşı ona “ qonağı neden öne oturtmuyorsun?” dedi. Rafik bey ciddileşti “o benim qonağım değil küçük kardeşim” dedi.
        O an gururlandım. O günden sonra hep küçük kardeşi imişim gibi davrandım.
        Elbette o seviyeye kolay gelmedik. Sabır, birbirimizi tanıma iradesi ve karakterlerin uyuşması. Bunu Allah’ın bir lütfü olarak gördüm. Ve bir anlamda da vazifelendirmesi...
         Çünkü on yıllarca ayrı kalmış kardeş torunlarının kavuşması idi bu.  Bunu iyi değerlendirmemiz gerekirdi. Tarih bize böyle bir vazife vermişti ve bu vazifemizi yerine getirmeliydik.
         Ne yazık ki benim ve onun çocuklarının bunun anlamını idrak ettiklerinden emin değilim.
         Ama tarihe karşı vazifemi yapmanın da huzuru içerisindeyim.
         Bu yere kolay gelmedik dedim. İlk karşılaştığımız yıllarda yaşadığımız çetinlikler, yaptığımız sefler, birbirimiz hakkında yanlış düşünmeler aklıma geldikçe hüzünlenirim.
         Şunu demek yanlış olmaz sanırım: “Yanlışla başladık ama doğruyu bulduk.” Galiba bu da bizim gururumuz olmalı.
         O günlerde (ki bahsettiğim 1990-92 yılları idi) her şey karma karışıktı. Sovyet Cumhuriyetlerinden Türkiye’ye gelenleri anlamakta zorluk çekiyorduk. İçlerinde iyi niyetli olanlar vardı, olmayanlar da vardı. Türkiye’den gidenlerde de iyi niyetlilerin yanında kötü niyetliler de çoktu. Dolayısıyla hem Azerbaycan Türkleri ve hem de biz Anadolu Türkleri bazen yanlış düşüncelere kapıldığımız zamanlar olmadı değil.
          Fakat gözümüzden kaçırdığımız bir nokta var; Azeri kardeşlerimiz 1920 yılından beri Sovyetlerin terkibinde idiler. Sınırlar kapalıydı. İlişkilerimiz yetmiş yıl kesilmişti. Ve bu üç nesil demekti. Bundan başka her iki devletin de rejimleri farklı idi. Bundan dolayı alışkanlıklarımız farklı olacaktı.

         Buna rağmen Azeri kardeşlerimizle bu denli kaynaşmamız takdire şayan değil midir?
         Kaldı ki aynı ülkenin farklı yörelerinin insanlarının dahi birbirleri ile anlaşmaları zor olmuyor mu?

         Ben Azerbaycan’ı ayrı bir ülke olarak değil, Türk Dünyasının farklı yörelerinden biri olarak düşünmüşümdür: Azerbaycan’a ilk geldiğim 90 yılında başımdan geçen bir olay bu bakış açımı gösteriyor, anlatayım;

        Dolmuş taksiye eşimle beraber bindiğimizde taksiciye göre ben turist ve üstelik Türk’tüm.
       Dolmuş taksici benden ücretinin üç katını isteyince ben itiraz ettim. O inat etti, ben inat ettim. Biz hem gidiyoruz, hem de tartışıyorduk. Sonunda ne onun dediği oldu, ne de benim. Ortasını bulduk.
          Ben sakinleşince gülmeye başladım. Bana neden güldüğümü sorduklarında “Allah’a şükür ki bana Azerbaycan’a gelip kavga etmeyi dahi nasip etti.

          1995 yılından 2003 yılına kadar görüşmelerimiz telefonlarla oldu. Teknoloji ilerlemiş ve artık istediğimiz an telefonla görüşebiliyorduk.
           2003 yılında Azerbaycan’a gelmemi istedi. Ben de kendisini çok özlemiştim. Azerbaycan’a gitmeyeli on iki yıl olmuştu. Bakü’nün çok büyüdüğünü ve geliştiğini gördüm. Ama eski Bakü daha hoşuma gidiyordu.
           Medeniyette bazen umduklarımızı bulamıyoruz. Teknoloji ne yazık ki tabii olan her şeyi bozuyor.
          2003 yılındaki karşılaşmamızda onun fiziki olarak değişmediği gördüm. Rafik Bey yine on iki yıl öncesinin Rafik’i idi. Sohbet ettik ve yine dertleştik.
           O yıl milletvekilliğine ikinci defa aday olacaktı. Hevesli idi ve ülkesine milletvekili olarak hizmet etmek istiyordu. Seçilme ihtimalini sormadım. İnsan bir şeye inanmazlarsa zaten o işe girişmez. Rafik Bey de inanmasa aday olmazdı zaten.
           Sonunda kazanmak da vardı kaybetmek de.                                   
            Lakin Rafik Bey’e şunu demem gerekir miydi? “Sen dürüst bir kişisin. Siyasette dürüstlere yer yok Rafik Bey. Ezilirsin, gel bu işten vazgeç.”
            O tarihten sonra Rafik Beyle daha bir yakın olduk. O güne kadar şakalaşmalarımız çok nadir olurdu. O tarihten sonra birbirimizle daha kaynaşmış olacağız ki konuşmalarımız resmiyetten uzak, şakalaşmalarımız daha sık oldu.                                                                                                                      
           Bana Türkiye’nin siyasal durumunu çok sorardı. Ben de anlatırdım. “İyi ama buradan öyle gözükmüyor.” Dediğinde “dışı seni yakar, içi beni” derdim. O zaman düşüncelere dalardı. Nedenini sormazdım. Çünkü hissederdim. 
           Onunla 2010 yılına kadar yüz yüze yine görüşemedik. Nedendir Türkiye’ye gelmedi ya da gelmek istemedi.
            Ama telefonda daima görüşürdük. Telefonda neden Türkiye’ye gelmediğini sorduğumda “ben artık qoca kişiyim, yol yoruyor beni” derdi.
            2010 yılında gittiğimde hayatın onu yorduğunu hissettim. “Kişinin içine kapanması kendine zulümdür Rafik Bey, sevdiklerini de üzer. Gel seninle beraber seyahate çıkalım” dediğimde; Onu yirmi küsur yıldır tanıyan dostu olarak bu sözlerin ona yetmeyeceğini anladım.
            Elbette ondan bir dost gibi incindiğim anlar oldu. Dediğim gibi biz dosttuk. Dostlukta incinmek olur ama küsmek olmazdı.
           Ama bir defasında küstüm ve bir yılı aşkın onunla hiç görüşmedim, konuşmadım:
           Beni Sarvan’ın düğününe çağıracağına söz vermişti. Ama düğünü eşi Cevahir Hanımdan tesadüfen öğrendim. Ben de gelmek için hazırlık yaptım. Ama geleceğimden haberi yokmuş. Ona Bakü’ye gelmeden üç gün önce telefon ederek bir şey isteyip, istemediğini sorduğumda “ben seni davet etmedim ki neden geliyorsun” dedi. Onun dobralık yönünü bildiğim halde çok incinmiştim. Belki de ona “sen davet etme istersen, benim Sarvan’ın toyunda olmam vaciptir. Onu emisi değimliyim” demeliydim. Sef yaptım.
          Onu bir yılı aşkın aramadım. Bir yıldan sonra dayanamayıp aradığımda çok sevinmişti. Sesinden bunu çok açık anlayabiliyordum. İşte biz böyle iki dosttuk, her şeye rağmen dostluğumuzu bozmadık. Bunu vazife bilmiştik.
          2010 yılında Azerbaycan’ın tanınmış Bestekârı Ruhangiz Qasumova’nın jübilesine gittiğimde nedenini anlattı. “Senin onca kilometre yolu gelip yorulmana gönlüm razı olmadı” dedi.
          Ben de “davet etmen senin vazifen, gelip gelmemek de benim kararım.” dedim. Serkan’ın düğününe davet edeceğine söz verdi. Bu da yaşamımızın hüzünlü taraflarından biri… Son beşiğinin mürüvvetini göremedi.
          Ruhangiz Qasumova’nın jübilesinde bir konuşma yaptım. “Bu sefer seni anladım. Çok da manalı konuştun” dediğinde, “bu sefer İstanbul Türkçesi ile konuştum” dedim. Bu onunla karşılıklı son gülüşmemiz oldu…

          Türkiye’ye geldikten sonra onu bir daha göremedim. Sadece telefonda görüşüyorduk. Teknoloji ilerlemişti. Bir kere de bilgisayarda Skype’de görüştük.
           Onun sıcak ve içten ve biraz da mahcup gülüşünü son kez ekranda gördüm…

           Hastalık haberini aldığım anı tarif edemem... Benimkisi üzüntüden de öte bir şeydi. Hele de sonucu belli bir hastalığın pençesinde olduğunu görüp, bir şeyler yapamamak daha da kahrediciydi!
           Kendisini Bakü’de ziyaret edip etmemek arasında çok tereddüt ettim. Bir keresinde uçak rezervasyonunu dahi yapmıştım,
           …ama sonunda vazgeçtim, onu dinç ve gülen gözleri ile hatırlamak istedim!

            Son Sözüm Sana Sevgili Dostum, Kardeşim, Ağabeyim Rafiq Quliyev
                                                                                        
             Atam “kaderden kaçılmaz” derdi. Bizim birbirimizle karşılaşmamız kaderimizdi. Beni Azerbaycan’a bağlayan ve daha çok sevmemi sağlayan sen idin,  benim dürüst, sözüne güvenilir, derdimi anlatabileceğim ve derman için elinden geleni yapacağını bildiğim dostum.

          Dostluğumuz, dünya görüşümüzün yani fikirlerimizin yakınlığı ve kendimizi tarihsel olarak buna mecbur hissetmemizin yanı sıra, galiba asıl olarak karakterlerimizin uyuşması ve birbirimize karşı dürüstlüğümüzün ve saygımızın sonucuydu.
          Bana yapamayacağın şeylerin sözünü vermedin,
          …ama bana verdiğin iki sözü tutmadın!
          Onun için iki yerde affedemiyorum seni:
          Birincisi Sarvan’ın düğününe davet etmeyip emilik vazifemi yapmama imkân vermediğin için.
          İkincisi ise beni bir dosttan mahrum bıraktığın için…

          Rafik,
          Sormadan edemiyorum:
          “Sen doxsan, men seksen iki yaşa çatanda Xezer’in kenarında Azerbaycan’ın inkişafından söhbet edeceydik… Niye sözünde durmadın?”.
           




22 Ekim 2018 Pazartesi

BELEDİYEMİZE MÜFETTİŞLER GELMİŞ...

MÜFETTİŞ GÖRSEL ile ilgili görsel sonucuBaşkanlık seçimlerine şunun şurasında altı aydan az bir zaman kaldı. Adaylarımız… Daha doğrusu heveslilerimiz birer ikişer sökün etmeye başladılar. Kimisi biraz mahcup, kimisi ise sosyal medyada artistik pozlar verip yandaşları vasıtası ile kendisini pazarlatarak.
Kimileri de daha baştan, orası olmasa da başka şeylere fitim… Yeter ki beni kendinizden bilin kabilinden.
Olacak o kadar. Bunlar er meydanının cilvelerinden.
Lakin… Bir de etraf kokularla da dolmaya, cadı kazanları kaynamaya başladı. Dört küsur yıl pür-ü pak giden belediyeler birden bire pis kokuların kaynağı haline geldi. Bu ne ki… Bir de seçime bir ay kala görünüz.
Kim ne haltlar yemiş de haberimiz yokmuş. İşin tuhaf tarafı bu pis kokuları kamuoyu ile paylaşanların kendilerinin pür-ü pak olup olmadıkları bir tarafa… Hayrola sermayeyi kullanmak yeni mi geldi aklına diyesi geliyor insanın.
Bütün bunlar seçmeni aptal yerine koymanın ve münafıklık üzerinden nemalanmaktır ki…
Sonu kullanan için hiç de hayra alamet değildir.
Dedim ya… Piyasada artık dedikodular dolaşmaya… Olaylar abartılmaya başlandı diye. Geçen gün bir dostum “haberin var mı? Ünye Belediyesine müfettişler gelmiş.” Dedi kendine has gülümseyerek.
Olur dedim. Belediye burası gelir de gider de.
Öyle deme dedi. Bu kez yandı gülüm keten helvası. On biri birden… Hem de Mülkiye Müfettişleri imiş.
(Sanki Müfettişliğin kitabını yazdım) Deme yahu… Mülkiyeliler de fena olurlar hani. Üstelik burunlarını da balta kesmez.
Durup dururken niye ki? Deyiverdim birden.
Bizim ki sanki hazır, nazır bekliyormuş gibi… Bir çırpıda sıralayıverdi. Arada bir Allah-Allah deyip şevke getirdim çok hevesliyi.
Sonunda,
Bak bendeniz garibin bu işlerde tecrübesi var. Eski kulağı kesiklerdenim ya… Seçime çeyrek kala bu külliyatlı Müfettiş meselesi iki şeye delalettir. Birincisi ya bu başkanı yiyecekler mana arıyorlar. İkincisi; Ya da ikinci bir defa seçime sokmak için pür-ü pak edip pis kokuları gül suyuna bulayacaklar.
Sonra ilave ettim. Ağalar, paşalar ve reisler her şeyi bizden iyi bilirler. Ağaların oyununa biz marabaların aklı ermez. Gel büroma gidelim, sana kahve ikram edeyim hem de bir anımı anlatayım.
Efendim sene 1989. Belediye Meclis üyeliğim biteli henüz iki ay olmuştu. Belediyeden telefon geldi. Müfettiş seninle görüşmek istiyor dediler. Ne işi olabilir diye düşünerek Müfettişin odasına girdim.
45-50 yaşlarında biri idi. Ben de 35’de var yok. Tanıştık, hoş, beş faslından sonra sana iki sorum olacak dedi.
Buyur dedim. Birincisi dedi… Belediye Başkanı İsmail Cerrahoğlu –ki ikinci bir defa aday gösterilmemişti- başkanlığı sırasında kaçak yapılara müsaade ederek rüşvet almış. İkincisi ise belediyeye bağış yaptırarak kaçak kat attırıyormuş. Bu konuda ne dersin?
Müfettiş bey Sayın Cerrahoğlu’nun rüşvet aldığına şahit olmadım. Şahit olmadığım bir şeye he diyemem. Zanlı da konuşamam. Ama rahmetli dedemin bir lafı vardı. “ Yattığın yere dikkat et.
Çünkü ya yoku bulaşır ya da kokusu.”
İkinci soruna gelince; Hangi enayi menfaati olmadan durup dururken belediyeye bağış yapar?
Sen onu, bunu bırak da haddimi aşarak sana bir tavsiyede bulunayım. Seni buraya gönderen irade Cerrahoğlu’nun ne yapıp ettiğini senden, benden delilleri ile beraber çok daha iyi biliyor. Aklı sıra sizin müfettişliğiniz ve benim de muhalifliğim üzerinden Cerrahoğlu’nun ümüğünü sıkacak. Bu işe ne beni ne de kendini alet et.
Müfettiş anladım dedi. Peşinden ilave etti… Senin ağzından ifadeni yazarım. Gönderdiğimde korkma altına at imzanı. Sana ziyan gelmez.
Gönderdiğinde tek satırını bile okumadan attım imzamı. Memleket hali bu… Dün de öyle idi bugün de öyle. Çene yormaya değmez.

15 Ekim 2018 Pazartesi

FINDIK HİKAYELERİ (4-Son)

Yaklaşık 2-3 milyar dolarlık ihracat geliri ile Trabzon’dan Samsun’a kadar tüm Karadeniz sahilinin yaşam biçimi haline gelmişse… Ve Karadeniz’in dik yamaçlarının erozyona uğramasını engelliyorsa… Böyle bir önemli ürün yok hükmüne getirilmemeli idi.
Yok, hükmüne getirmek? Bunu iki şekilde anlamalı.
Birincisi ekonomik gelir olarak. İkincisi ise yaşam biçimi olarak… Aslında bu iki unsur birbirine bağlıdır. Birini diğerinden soyutlayamayız.
Gelin görün ki,
Her ikisi de yıllar geçtikçe önemini yitirmekte. Ekonomik anlamda ülke gelirinden daha az pay almakta. Buna bağlı olarak da yaşamımızı daha az etkilemekte.
Artık fındık ayı diye bir şey kalmadı. Hem iş gücü ile yapılan işler makineleşerek zamanı kısalttı ve hem de karlılık azalınca ilgi azaldı. “Bitse de kurtulsak” seviyelerine geriledi. Her ne hikmetse fındık ürününü kaliteleştirmek ve ona katma değer katmak konusunda ne toplum olarak ne de iktidar olarak hiçbir gayretimiz yok. Şaşılacak bir durum.
Bu bize haklı olarak neden sorusunu aklımıza getiriyor. Neden böyle oldu? Hikâyesi uzun. Çok yönlü çalışma ve anlatım gerekli. Zaten yazı tefrikamızın formatı da bu değil. Olsa-olsa yaşı kemale ermiş, doğma büyüme fındığın içinde olan yazarın serzenişlerinden öteye gitmez yazılacaklar.
Ama görmemek, hissetmemek ve yazmamak da mümkün değil. İlla kıyısından, köşesinden dokunacağız.
Sovyetlerin yıkılmasından sonra Dünya yeni bir yola girdi. Gelişmiş Dünya sanayi çağını atladı. İletişim ve teknoloji çağına girdi. Hayatın her alanında teknoloji söz sahibi… Teknolojide duygusallık olmuyor. Her şey karlılık ve olanı daha da geliştirmek üzerine...
Ben havlimin başında oturayım devlet bana baksın mantığı bitti. Zaten Dünya da artık “rahat dursunlar” diye de seni süspanse etmiyor. Ayrıca dünya tarımda bilimi sonuna kadar kullanıp ticari kuralların en acımasızını uyguluyor. Tarım ve hayvancılıkta genetikle dalga geçiyor.
Bırakalım “köylülüğü” artık çiftçilerin esamisi bile okunmuyor. Teknolojiyi ve bilimi sonuna kadar kullanan, genetiğin kitabını yazan bir dünya var karşımızda. Ama biz Ziraat Odalarının, Tarım Müdürlüklerinin duvarlarında “Köylü Milletin Efendisidir” sözünü kocaman harflerle yazmayı marifet sayıyoruz. Hâlbuki bu söz zamanında hangi seçim meydanlarda kimleri gaza getirmek için söylenmiştir kim bilir? Öyle değilse bile Dünyanın gidişatı düşünülmeden söylenmiş öylesine bir sözü şiar yapmam. Hele de bu zamanda.
Çünkü gelişmiş ülkeler o zamanlar sanayi toplumuna son hızla geçerlerken köylülüğü tasfiye ediyorlardı. Komünist ülkeler bile kolhozları geliştirmenin peşinde idi.
Neyse… Zannedilir ki AKP Hükümetinin fındık politikası yok. Bal gibi var. Nedir diye sorarsanız bunun hikâyesi de uzun derim.
Ama şu kadarını söyleyeyim; Hiçbir kaygısız, pervazsız, patavatsız hükümetler bile böyle bir tarım politikası gütmez. Demek ki kendilerinden eminler ve bir bildikleri var herhalde... Zaman gele hayır ola demekten öte bir şey diyemiyoruz.
İşin tuhaf tarafı fındığı bu denli başıboş bırakıp ve –hadi diyelim ki- fındığın yerine başka bir şey ikame etmek istenebilir. O da yok. Bu tekelleşmenin altında neler var… Hüccete gitmeden ahh bir öğrenebilsem. Yoksa gözlerim açık gidecek.
Size kısa bir fındık hikâyesi anlatayım da bu “acıklı” konunun son tefrikasına nokta koyalım. En azından gülümseyerek bitirelim.
Vaktiyle fındık harmanını beklesin diye bir yıl boyunca şehirde baktığımız Arap adlı bir köpeğimiz vardı. Fındık harmanını layıkıyla beklesin diye beslediğimiz Arabımız fındık ayı gelince kızan olmuş dişi köpeklerin peşine gider, harmandan kaçardı.
Tam bir ay sonra fındık harmanı bitip şehre yollanacağımız sırada bir deri bir kemik yılışarak gelirdi. Yine tekrar on bir ay boyunca iti semirtmek için canımız çıkardı…
Biz iyiliksever, yufka yürekli-miydik yoksa avanak-mıydık? Ama emin olduğum bir şey var… O da itimizin bizden uyanık olduğu.

18 Eylül 2018 Salı

FINDIK HİKAYELERİ (3)

İnsanoğlu nedense silahlara çok meraklı… Hele erkekler kendilerini silahları ile ifade ediyor. Bu tarihin her devrinde böyle olmuştur.
Elbette Ünye ahalisi de silahlara oldukça meraklı. Her ne kadar konumuzla yani fındıkla alakalı olmasa bile söz etmeden geçemeyeceğim.
Vaktiyle-ki bu 80’li yıllara dayanır- Ünye’ye bir emniyet müdürü atanır. Geldiğinin ilk günlerinde Ramazan arifesinde akşam ezanına yakın şehrin her yerinden silahlar atılmaya başlanır. Atılma ki ne atılma…
Etraf silah sesinden yıkılır. Emniyet Müdürü neye uğradığını şaşırır. Apar-topar makamından dışarıya fırlar. Yardımcısı ne olduğunu anlatır da müdürümüz derin bir nefes alır.
Neyse,
Ünye’nin malum iki karşılıklı tepesi vardır. Bunlardan denizden bakıldığında Bayramca Tepeleri, diğerleri ise Kiraztepe, Saca ve Saraçlı tepeleri.
Bayramca’da nispeten hane azdı. Çancılar, Debreliler ve Cemal dayılar. Bunlar Bayramca’nın tepesinde meskûn hanelerdi. Yamaçlarında sırasıyla Makaracı Sedatlar, Covaliler, bizler yani Halıcılar ve Kabayeller. Covaliler hariç hepimiz fındık mevsiminde çadır kurardık. Covalilerin at ve eşekleri vardı. Her gün sabah gelip akşam giderlerdi.
Karşımızda yani Kiraztepe ve Saca da ise sahiplerinin adlarını hatırlayamadığım üç-beş tane çadır kurulurdu. Saraçlı yerleşik meskûn yer olduğu için çadır kurulmazdı.
Her akşam ezan okunduktan sonra karşılıklı atışmalar başlardı. Sonra atışmalar yarışa dönerdi. Kim daha fazla atacak diye. Biz Halıcılar üç hane idik. Bizde tabanca yoktu. Olsa da babam ve amcamlar böyle şeylere itibar etmezlerdi. Biz amca uşakları mantarları yere dizerek sanki tabanca atıyormuş gibi kazmanın küpüsüyle patlatırdık. Bizim için fındık gecelerinin vazgeçilmez eğlencelerinden biriydi.
Bir başka eğlencemiz de, İşlerin yavaşladığı zamanlarda gece sinemaya gitmekti. O akşam heyecanla banyomuzu yapar, yemeğimizi yer, temiz elbiselerimizi giyer yola koyulurduk. Gecenin karanlığında fındık bahçelerinin ve mısır tarlalarının cılka yollarında gitmek bizim için ayrı bir heyecandı. Bazen fındık dallarına çarpar bazen de mısır yapraklarının yüzümüzü jilet gibi kesen yapraklarına sürtünerek geçerdik. Bunlar bize hiç de eziyet olmazdı.
En önde giden yolu açar, dalları elleri ile kenara çeker, mısırları kenarlara iterdi. Bazen de munzurluğu tutar dalları kasten yay gibi gerdikten sonra aniden bırakır dallar arkadan gelenin suratında patlardı.
Dönüş yolunda biraz uykulu olsak bile filmin kritiği çadırlara kadar sürerdi. Bu arada yaşça büyükler cigaralarını tüttürürlerken bizler de iç geçirirdik.
Fındık tefrikamı okuyan bir genç dostum o zamanlar fındığı nasıl harman yaptığımızı sordu. Anlattığımda “vay canına fındık harmanlamak ne kadar da zormuş” dedi. “Delikanlı fındık boşuna ucuzlamadı. Reis diyor ki “ne kadar emek o kadar ıskat.” Dediğimde “reise hayranlığım bir kat daha arttı amca” dedi.
Konumuz siyaset olmadığına göre son cümlelerimi lütfen itibara almayınız. Size fındığı nasıl harman yaptığımızı kısaca anlatayım da genç yetmelerin merakını gidermiş olalım.
Daldan toplanan fındık harmana serildiğinde daha henüz “göğ”dür. Harmanda iyice kuruyana kadar bekletilir. Her gün de karıştırılır ki hepsi homojen bir şekilde kurusun. Ayrıca rutubetlenip küflenmesin. Sonra akşamları uzun andallar yapılır. Andal dediğimiz fındık harmanın yettiğince bir metre eninde 50-60 cm yüksekliğinde bir araya toplanmasıdır.
Sonra akşamdan yeterince ıslatılarak sabaha kadar yumuşaması sağlanır. Gün ışıdığında tırmıkla dövülerek fındık kapçuğundan çıkartılır. Bu birkaç defa tekrarlanır. Sonra teklemeye kalanlarla ayıklanmamış olanlar bir araya toplanır. Tırmıklanarak fındığından ayrılmış kapçuklar tek-tek elden geçirilir. Kapçuğundan ayrılan fındıklar da rüzgârda savrularak tozundan, çer çöpünden ayrılır. Sonra kurutulmak için serilir.
Kururken de koruğu, çürüğü, boşu elle seçilir.
Elbette eskiden fındık harmanının nasıl yapıldığını anlatmak üç satırla geçiştirilebilecek ve bu şekilde anlamak da mümkün değil. Burada geçmiş yıllarda fındık harmanı zahmetinin bugünkünden çok daha fazla olduğunu ifade etmeye çalıştım. O kadar.
Gelecek hafta da devam edelim ve sıkmadan sonlandıralım.

12 Eylül 2018 Çarşamba

FINDIK HİKAYELERİ (2)

Çuvalcı mı olsa idim ne? Şimdi bile çift yevmiye alıyorlar. Lakin o bile yavaş-yavaş miadını dolduruyor. Eskiden bir çuvalcılar vardı bir de eşekler. Patpatlar daha dünkü icat.
           Dünkü icat dedim de… Aklıma geldi. Patoz çıkalı şunun şurasında ne oldu ki? Ben diyeyim kırk siz deyiniz kırk beş. Yani bir buçuk nesil… O kadar.
           Patoz yerine kullanılan bir takım “uyduruk” aletler vardı ama patozun ilk rotatifi Karadeniz’e yetmişli yıllarda geldi. Nereden geldi, nasıl geldi bilemiyorum. Patozla olan ilk tanışmam yetmiş beşli yıllarda oldu.
           Hikâyesi uzun… Dernekte para toplamamız icap etti. Dedik ki “fındık zamanı herkes ya yevmiyeye gitsin, ya babasının harmanından bir teneke fındık aşırsın. Fakat şu güne kadar paraları getirsin. Biz de dört arkadaş rahmetli Avukat Cemil Yürür’ün Kiraz Tepedeki harmanında Patoza fındık verdik. Beş saat anamız ağladı. Yüzer lira para aldık. Gittik emaneti yerine teslim ettik.
          Para kazandım ama anamdan da bir ton azar işittim. Üst-baş perişan… Kadın haklı. Kirlileri el ile yıkayacak. İşte benim ilk Patoz hikâyem bu şekilde. Patoz’u öyle herkes kiralayamazdı. Birincisi yol iz yoktu. İkincisi, biraz da tuzluca idi…
          Elbette devran değiştikçe ve yaşam anlayışları farklılaştıkça ayların da önemleri ona göre değişiyor.
           Temmuzun sonu ile Eylül ortaları arasının adı fındık ayı idi. Ondan önceki iki ayda düğün zamanı idi.
           Peki, Eylül ile Ekim sonu arasına ne denirdi? Erkeklik ayı.
           Öyle ya,
            Harmandaki fındıklar tüccara teslim edilip bakiyeden arta kalanlar destelenmiş, delikanlıların kimisinin cebinde yevmiye veya baba kıyağı ya da harman aşırtması, genç kızlar da ise ya yevmiye ya da başak paraları harcanmak için gün sayıyor.
           Ama en önemlisi erkeklik ayı isminin sadece kabaran ceple ve hafta günü sergide harcanacak para ile alakalı olması değildi.
           Eylül ve Ekim ayları aynı zamanda hesap görme, hesaplaşma ayları idi de. Zaten “erkelik ayı”  ismi de asıl buradan gelirdi. Başkaları ile hesabı olanlar bu ayı beklerlerdi. Bir yıl bununla ilgili planlar yaparlardı.
           Düşünsenize,
           Hasmın defterini dürmek için silah, avukat, rüşvet hep para ile dönen şeyler. İçeride adam besleyeceksin o da para. Kiralık tuttun o hep para. Kızıldığında söylenen cümle  “ulan bu yılın fındığını senin kıçında harcamazsam” idi. Niyet erkeklikse illa hasma gerek yok. Mevsimlik pavyonlarda bela çok. Velhasıl özellikle Eylülün son yarısı ile Ekimin ilk yarısı püsür aydı.
           Bu aylarda her Çarşamba yani Ünye’nin Haftası günü Niksar caddesinin Karayolu bağlantısı ile Stadyum arası Teksas’a dönerdi. Her hafta mutlaka vukuat olurdu.
           Dokuz yüz yetmiş beşten sonra Kabadayılar çekildi. Bu iş yavaş-yavaş sağ-sol çatışmasına döndü. Daha doğrusu onlara havale edildi.
           Olaylar, hesaplaşmalar neden çoğunlukla buralarda olurdu da başka yerlerde nadir olurdu?
           İhtimal ki;
            Burası hafta günleri çok kalabalık olurdu. İşini görenler kalabalığa karışırdı. Bir başka neden de şu andaki Telekom’un arkası mısır tarlaları idi. Oradan izini kaybettirmek kolay olurdu. Zaten hasımlar da katilin peşinden gidemezlerdi. Gittikleri takdirde mısır tarlasında pusuya düşmek tehlikesi de vardı.
            80 ihtilalinden sonra hasımlıkla beraber Eylül ayının erkekliğinin bir yönü budanmış oldu. Ama ticaretle olan yönü devam etti.
             Galiba Fındık Hikâyeleri daha birkaç hafta sürecek. Bu yazım yazı dizisi anlayışından çok; aklıma gelenleri yazıya dökmek şeklinde oluyor. Aslında Orta Karadeniz için önemli gelir kaynağı olduğu kadar kültürel yapısının omurgasını da teşkil eden fındığın romanını yazmayı çok isterdim.
             Oma onun için kabiliyet ve zaman gerekli. İşte o bende muamma… Gelecek hafta görüşmek üzere…


           

27 Ağustos 2018 Pazartesi

FINDIK HİKAYELERİ(1)


       fındık hikayeleri ile ilgili görsel sonucu
Gerçi… Artık fındığın kendisi de hikâye oldu ya… Rahmetli Eceanam bazen dellendi mi “ne başı belli ne de kıçı.” Derdi.
         Onun gibi bir şey. Fındığın ne başı belli ne de kıçı. Fındığa ne üretici önem veriyor ne de alıcı. Kökü kurusa da kurtulsak kabilinden… Hani bazen de  bu milletin üzerine  külfetmiş hissi de vermiyor değil.
         Geçen gün Gürcü çalışanımla sohbet ederken Yakup Efendi “bizim bu yıl iki yüz kilo fındığımız oldu.”
         Değince bende merak sardı. Bu iş nasıl oldu dedim.
         Çalışanım; Bundan üç yıl önce kardeşim buradan fındık fidesi götürdü. Yetişti, bu yıl iki yüz kilo fındıkları oldu.
         Desene kardeşin köşeyi döndü…
         “Efendi Türkiye’de kim döndü ki Batum’da da dönecek?”
         Şu “bizim İtalyanlar” var ya… Diyecekken vazgeçtim.                                       
         Çalışanım da artık bu işten iki yakamızın bir araya gelemeyeceğini anlamış dedim kendi kendime.
         Bir ara merakıma mucip oldu sordum; Harmanı ne zaman yaptınız?
         “Biz harman yapmadık.”
         Eee… Fındığı nasıl ayıkladınız deyince gündüz topladığımızı annem gece ayıkladı dedi. Nasıl yani? Dedim. Siz kapçuklu fındığı kurutmadan el ile mi ayıkladınız?
         Efendi bizde patoz mu var? Dedi haklı olarak.
         Vay beee… Dedim kendi kendime. Fındık üretim teknolojisinde ülke olarak epeyi ilerlemişiz de haberimiz yokmuş.
         Osman desene epeyi alacak yolunuz var. Gel sana eskiden yani patoz henüz icat edilmemişken fındık harmanını nasıl yaptığımızı anlatayım da bir daha çile çekmeyin.
         Yazım işte bu yaşanmıştan çıktı.
         Kendimle baş başa kaldığımda hey gidi günler dedim. Bir ton fındık için toplama dâhil bir ay gece gündüz uğraşırdık. Öyle ithal fındık amelesi de yoktu. Hepsi yerli… Hepsi geçen yıldan behlenmiş.
         Ömr-ü hayatım boyunca fındık toplamayı sevemedim. Güneşin alnında fındığı dallardan tek-tek koparmak kadar illetime giden bir şey olmamıştır.
Ne yani siz fındığı daldan tek-tek elle mi topluyordunuz? Diyen yeni yetmeler var aranızda.
Eskiden motorlu tırpan mı vardı yeğenlerim. Kara tırpanla alınan ot da o kadar olurdu hani… Fındığı taneletip kurda-kuşa yem mi edelim yani. Bir de kara yağmurlarda çamura gark edip çürütmek de vardı işin ucunda.
         Şimdi öyle mi? Motorlu tırpan ne güne duruyor? Üstelik o da yetmiyor… Üstüne bas ısırgan ilacını toprak bakır gibi olsun anasını satayım. Sonra dök fındığı yere, topla el ayak dikene, ısırgana bulaşmadan. Öyle fındığı iki büklüm olmuş gocalmış rahmetli Eceanam da toplardı. Zaten fındık toplama yaşı da epeyi düştü.
Hatta kasten düştü. Çünkü fındığı yerden toplamayı çocuklar daha iyi beceriyorlar. Zaten daldan toplayın desen de toplayamazlar.
Geçen gün çalışanımın  hanımına şu fındığı daldan bir topla da göreyim dedim. Kadıncağız Allah ne verdi ise dala asılmıştı da… Dal neye uğradığını şaşırmıştı.
         Dedim ya… Fındık toplamayı hiç sevemedim.Hep kaytardım.Ama on üç-on dört yaşıma kadar ameleye su taşıdım.
         “Hadi evladım ölmüşlerinin canı için bize Çaygara’dan taze su getir.” Her on beş dakikada bir tekrarlanan bu rica/emire öyle gıcık kapardım ki… Sonunda bir gün bizim ölüler cehennemlik mi… Neden durmadan su içiyorlar?” Demiştim. Demiştim ama soluğu da bahçenin öbür başında almıştım. Üç gün babama kırk adımdan fazla yanaşamadım.
         Sonunda haklı çıktım dersem konumun mayhoşluğuna edep dışı kalır gibi geliyor bana.
         Su işinde resti çekmem para etmedi. Bu sefer de tabanca zoru ile getirttiler. Dedim ki “ulan Yakup bu dünyadakilerle bozuşuyorsun. Hiç olmazsa ölülerle iyi geçinse idin… Öbür tarafa gidince bir bardak suyun hatırı olurdu.
          Sonunda çuvalcılığa terfi ederek ben su taşımaktan, ölüler de rahmet okunmaktan kurtuldu.Bana en münasibi çuvalcılıktı. Bundan hiç öykünmedim. Ömrün kendisi hamallık değil mi? İki çuval taşı… Sonra da çuvalların arasında on beş dakika kestir. Arada bir de Bafra cigarasını ortadan ikiye bölüp tüttürmesi yok mu ya ömre bedeldi hani. Sonra da dal mal-u hülyalara…
          O zamanlar cep telefonları yoktu ki içinde olduğum dünyadan bihaber yaşayayım.
            Arkası yarın yapalım mı? Arkası gelecek hafta…


27 Ocak 2018 Cumartesi

ZOR SORU…

       
       
         Ömr-ü hayatım boyunca hep Ulu Büyük Dedemi örnek aldığımı cümle âlem bilir. 
         Bilir bilmesine de…
         Rahmetlinin; “hayatınızı haddinden fazla ciddiye almayın… Yoksa çekerinizin yayları tarumar olur.” Sözüne nedendir hiçbir zaman uyamadığımı da bilmezler.
         Bir gün rahmetli anacığımı çaresizliğine derman olsun diye doktora götürdüğümüzde; “hayatı ciddiye alma” sendromu geçiriyor demişti de… Doktora bıyık altından gülmüştüm.
         Anacığımın yaşı doksanı aşmış olmasına rağmen bu denli hayata pür dikkat kesilmesinin aslında bir araz olabileceğini kim akla getirebilir ki?
        Müstesna güneşli bir kış sabahında; Rahmanın lütfu sayacağımıza… “Güneş bugün 'azacuk' paslı mı ne?” Demenin ne manası vardır.
         Ya da,
         Fırından yeni çıkmış yavluya bakıp “ulan deyyus ucunu da yakmış” diyeceğimize “Şükürler olsun Rabbim… Bana lütfettin… Yiyemeyenler de var…” Demek aklımızın ucundan neden geçmez?
         Bu son yazdığım paragraf hayatı ciddiye almaktan öte; “bencilliğin daniskası” değil de ne... Diyenleriniz çoğunlukta olacaktır.
         Haklılar elbet…
         Her şeyi ciddiye alıp, mükemmeli yakalamak uğruna “ben merkezli” eleştiri oklarını sağa, sola savurmak bir anlamda bencillik değil de ya nedir?
         Her şeye kulp bulmanın amacı mükemmele varmaksa eğer; buna değil bir ömür…Kainatın kendisinin bile yetmeyeceğinin idrakinde değilsek… Heba olacak ya da olmuş ömrün neticede kendine bile faydasının olmadığını, belki son nefesimizde de fark edemeyebiliriz.
         Öyleyse neden yaşadın? Bu sorunun cevabı muallakta mı kalmalı?
         Siz bu sorumun cevabını düşüne dururken… Ben konuya bir başka cenahtan yanaşayım;
         Geleceğe 'iyi ve hayırlı' bir miras bırakmak için yırtınıp durduğumuzda; şunu hiç düşündük mü? “Onca didinmelerimizin sonunda kadir, kıymet bilinecek mi?”
         Öyle ya,
         “Altın ile sözün kıymetini tartısı hassas olanlar anlar…” Derdi rahmetli Eceanam… O misal, mirasyediler acaba bunun kıymetini idrak edebilirler mi?
         Demek ki; “marifet mülk mirasını- çoktan ziyade- kadir, kıymet bilene bırakmaktır…” Diyen Ulularımız ne kadar da haklılarmış.
         Dedim ya… Sözü başka istasyona taşıdım diye… Bununla devam edelim;
         Biz (yaşımız itibarıyla) Yetmişliler Kuşağı, memleketi kurtarmak sevdasına gark olmaktan, kendimize zerre kadar faydamızın olmadığını fark edemedik bile.
         Varsa, yoksa memleket… Varsa, yoksa dava… Varsa, yoksa ideoloji… Ya da mirasyediler.
         “Memleket” için yırtındık, kıçımızı yırttık…” Lakin ne Güneşin sıcaklığını, ne Ayın halesini, ne de mor menekşenin uç vermesini keyifle ne hissettik ne de seyrettik…”
         Yeter ki memleket kurtulsun…
         Bilemedik ki… Hangi mirasyediye miras kalacak? 
         Memleketi kurtardık da… Kendimizi ve en önemlisi Mirasyediyi kurtarabildik mi? 
         Soru zor… Cevabı daha da zor…

7 Aralık 2017 Perşembe

Benim Cennetle İşim Olmaz…Cehennemle de…

             Geçen gün bir dostum “abi Cennet tariflendiğinde  dünyadaki insan fizyolojisinin kaldırmayacağı nimetlerden bahsediliyor.Bana biraz tuhaf geldi.”Dedi.
             Ehhh biz her bir şeye maydanozuz ya… Dostum beni katmerli din alimi zannnetti galiba.
             Dostuma,
              Soruyu yanlış kişiye sordun. Benim Cennetle işim olmaz… Ve tabi ki Cehennemle de.
             Dostum meraklandı. Fetvaya başladım.
              Sana şöyle izah edeyim dedim. Senin bir çocuğun var. Ona okumanın,ilim yapmanın  faziletini,topluma olan katkısını ve toplum içerisindeki saygınlığı öğretmezsen; Ve devamlı şu notu al sana şunu alacağım gibi teşviklerde bulunursan sonunda okur… Ama adam olamaz. Ömrü hep al gülüm ver gülümle veya yalakalıkla geçer. İşin daha vahimi seninle daha fazla “avanta” için pazarlık eder.
              Gelelim sadede,
             Hz.Allah (İslam inancına göre) İnsanı Dünyaya kulluk için gönderdi. Dedi ki “ya kulum sana nimetler bahşediyorum. Bunun kadir kıymetini bil.
              Ve ayrıca;
             Dünyayı huzurlu kılman için  sana yol gösteriyorum. Şunları yaparsan rahat edersin. Yapmazsan sen bilirsin. Sonunda huzur-u mahşere geldiğinde  utancından ondan bundan meded ummayasın.Bizden hatırlatması.”
             Dolayısıyla ben bu dünyadan sorumluyum. Ömr-ü hayatımda Allahtan Cennet istemedim.
             Öbür dünyaya gittiğimde de mahçup olmamanın ve onurumla hesap vermenin ancak telaşasındayım.
              Sen bu soruyu git şu köşedeki caminin imamına sor.
              Köhne Hastane ne yapılacak?
              Her gün Eski Ünye Devlet Hastanesinin yanından geçiyorum.Bir ara hovardaların ve tinercilerin mekan tuttuğunu söylediler. Yeni yapılan hastane karşılığında arsasının TOKİ’ye verildiği ifade edildi.
             Şu andaki hukuki durumunu bilemem. Bu araştımacı gazetecilerin işi… Gözümün gördğü külliyatlı binanın atıl bir vaziyette durduğudur.
            Konuya şehrimizin daha on yıllarca görev yapabilecek bu  büyük ve sağlam binasının rant hesabı ile çar çur edilmemesi çerçevesinde yanaşıyorum.
           Malum olduğu üzere; Sosyal yapımız artık geniş aileden dar aile ve oradan da bireyleşmeye doğru adım-adım gelmektedir. Bunun nedenleri üzerinde durmak başka bir yazı konusu.  Ama görünen gidişatın  bu doğrultuda olduğudur.

          Dolayısıyla belli yaşa gelip, elden ayaktan düşüp, bakacak kimsesi olmayan ya da yakınları uzaklarda olup doğup, yaşadığı yerden ayrılmak istemeyen yaşlıların acilen huzur içerisinde ahır ömrünü geçirebilecekleri bir mekan olarak değerlendirilmesi uygun olmaz mı?

24 Ağustos 2017 Perşembe

BU FİYAT BU FINDIĞA ÇOK BİLE...

Her yıl aynı teraneler… Ağustos ayı geldiğinde o yandan… Bu yandan fiyat üzerine spekülasyonlar başlar.
         Vatandaş bulunduğu cenaha göre gaydasını çalmayı marifet sayar. “Bu maliyete bu fiyat az.” Nidaları laf enflasyonunu azdırır.
         İktidar da (genelde) süklüm, püklüm zevahiri kurtarmaya çalışır. Aslında herkes fındığın maliyetinden çok içlerinden geçenleri dillendirmek ve hazır fırsatı gelmişken bodoslama yapmak peşinde…
         Elbette fındıktan bahsediyorum. Bizim yere, göğe sığdıramayıp Karadeniz’in vazgeçilmez nimetinden sayılan “mirasyedimizden” bahsediyorum.
         Zaten orta yerde kala, kala bir fındığımız kaldı. Çok övündüğümüz Hamsi sizlere ömür. Zaten mısırın hükmü ne kadardı ki? Pancar ne ki? Bizim gibi sosyeteleşmişlerin yanında esamisi bile okunmaz.
          İsterseniz daha ciddi takılıp geçmişe bir uzanalım.
          90 yılına yani Sovyetler Birliği yıkılıncaya kadar fındık bir stratejik üründü. Çünkü Sovyetlere karşı Karadeniz bir savunma hattı idi. Bu savunma hattında yaşayan insanlarında bir şekilde doyurulmaları… Daha doğrusu yerlerinde çakılı kalmaları, rahat durmaları ve huzur içerisinde olmaları için finanse edilmeleri lazımdı. O da fındık üzerinden olacaktı. Elbette o finansmanı da Nato yani Batı Bloğu karşılayacaktı.
          Ve tabi ki bu finansmanın kullanımında yıllar içerinde hiyerarşik bir yapı oluştu. Üreten belliydi, aracılar ve velhasıl en tepeye kadar hiyerarşik yapı kurulmuştu. Kimsenin de bu tekerleğe çomak sokmaya niyeti olmadığı gibi sokamazdı da.
          Bu arada gözden kaçırdığımız birkaç husus var ki… Aslında fındık konusunun finansman haricindeki önemli konularıdır.
          Birincisi (90 öncesinden bahsediyorum) fındığı üreten üretici köylü durumunda idi. Yani kendi halinde arazisinin başında oturan, günlük nafakasını kazanmak için bütün işini kendisi yapmak zorunda olan ailelerdi. Ve hayvancılık gibi yan gelirleri olan, elektrikten mahrum bu ailelerin doğru, dürüst harcamaları da olmazdı.
          İkincisi araziler (alan olarak) bu kadar parçalanmamıştı.
          Kısaca (özellikle) 90 öncesi gaz, tuz parası biraz da cep harçlığı yeterliydi. Köylünün aradığı daha ne olabilirdi ki?
 Sovyetler dağıldıktan sonra Dünya yeniden şekillenmeye başladı. Karadeniz Majino hattı olmaktan çıktı. Fındığın stratejik önemi gitti. Yerine ekonomik değer geldi. Bir başka deyişle fındığa talep ne kadarsa değeri de o kadardı. İşin içine ekonomi girdiğinde elbette ayak oyunları, alavereler olacaktı. Özellikle liberal ekonominin bizatihi kendisi alavere değil mi?
Bu işin ekonomi yönü… Sosyal yönüne gelince;
Köy nüfusu azalıp millet şehirlere akın edince, zaten alan olarak parçalanmış fındık bahçeleri bakımsızlaştı. Verim artacağı yerde azaldı.
Ne var ki… Köylü şehirli oldu ama fındık üretimi köylülükten bir türlü üretici durumuna geçemedi. Zaten geçmesi de mümkün değildi. Sadece zamanın getirdiği teknolojiyi kullanmak insanı köylülükten kurtarmaz. Çünkü öncelikle köylülükten kurtulmak için verimlilik yani karlılık esasına göre üretim yapmak gerekir. Ki bu büyük toprak sahiplerinde bile olmayan bir meziyet. Küçük toprak sahiplerinde nereden olsun?
Yukarıda bahsettiklerim fındığın üretici tarafı… Devlet tarafı ne durumda?
Devlet Nato’dan boşalan alana (ihtimal ki) destekleme yükünden kurtulmak ve günün modası liberalleşmek (ki bana göre bir yere kadar doğru) amacıyla fındığı başıboş bıraktı.
Aslında gerçekten başıboş mu bıraktı? Bıraktı da birileri fırsatı ganimet bilip doldurdu mu?
Ne başıboş bıraktı, ne de fırsat bilindi. Bundan sonra yazacaklarım sizlere komplo teorisi gibi gelebilir. Siz yine öyle bilin.
AKP hükümeti Fiskobirlik üzerinde operasyon yapıp onu neden batırdı? Yönetimini (gerçekten istese) ele geçiremezmiydi? Ve TMO’ya ihtiyaç duyarmıydı? Acaba amaç Fiskodan da öte TMO üzerinden finansman hiyerarşisini yeniden düzenlemekmiydi?
         Şunu bilmek gerekir ki… Stratejik ürünlerin kurumları da stratejik olur. Operasyonlar bu kurumlar vasıtası ile yapılır.

Evet, sizce neden batırmış ya da batmasına göz yummuş olabilir? Liberalleşmek adına mı yoksa zarar ettiği için mi?  ( Devamı haftaya)

NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

                    Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyre...