Bu Blogda Ara

18 Haziran 2024 Salı

NEREDE O ESKİ KURBAN BAYRAMLARI? !...


İnsanlar hep eskiye özlem duyarlar. Bu eskiden de böyleydi. Hele insan yaşlandıkça, yaşadıklarına

olan hasreti daha da artıyor.

Bu belki de yolun sonuna gelmenin telaşa-sı, hüznü… Ne derseniz deyiniz. Kim bilir hatıraların

mayalanması, tatlanmasıdır.

Ne var ki;

Çocukluk yıllarımda büyüklerden daha az duyardım hasretle iç geçirmeleri. Büyükler daha mı

kalenderdiler? Yaşadıklarını daha mı tefekkürle karşılarlardı? Ya da günlerini hissederek yaşarlardı.

Belki de hepsi bir arada…

Pazara çıktığımda keyfim, neşem yerinde ise pazarcıya takılmadan edemem.”Ulan domatesler bile

olgunlaştıklarının farkında değiller.”

Son kırk yıldır dünya öyle gemi azıya aldı ki, yaşadıklarımızı daha özümseyemeden, tadına

varamadan bir başka boyuta geçiyor.

Bayramlar da öyle olmaya başladı. “Zamane” bayramlarını henüz özümseyemeden, alışamadan bir

başka boyutuna geçiyoruz.

Şimdi size desem ki; Bayramda şunları yaşıyorduk… İnanabirmisiniz? Özellikle yeni nesil…

Her ailenin, her kişinin bayram alışkanlıkları vardı. Filancanın durumu iyi kurbanı tek keser hem de

okkalısından… Nam salacak ya... Falanca ise tosundan başkasını tanımaz. Ya da “arkadaş seksen

kiloluk keserim, ortakçılıkla uğraşamam gibi… Kimileri de kurban ahiretliği oluşturlar. Her kurban

bir araya gelirler, bir elebaşının önderliğinde her birinin bir vazifesi vardır. Bıçakları, satırları

tedarik eden, kasabı bulan, kesilecek yeri ayarlayanların hep vazifeleri bellidir. Kimisi

paylaştırmayı iyi yapar. Ama serzenişler yine de bitmez. “ Yahu yine kemikli kaldı bana.”

Eğer birinin hanımı titiz ise yandı gülüm keten helva… Takazası bir hafta bitmez.

Kimisini benim gibi kan tutar, bilmem kaç metreden çaktırmadan seyreder, kimisi neredeyse

kurbanın içine düşer. Bir günlük kurban hikâyesi bir haftayı aşkın anlatılır. “Yahu bu seneki kurban

yağlı çıktı, ete değil de sanki yağa para verdik. Ya da rahmetli kurbana övgü dolu nağmeler.

Bundan kırk yıl evvel beş ortak kurban kestik. Kurban ortaklığımız o yıl kuruldu. Sıra

paylaştırmaya geldi. Bu işe en yatkın sensin dediler. Bıçağı elime tutuşturdular. Ne kadar ısrar

ettiysem, çamura yattıysam fayda etmedi. Şuna yağlı geldi, berikine kemikli yok öbürüne sert

tarafı derken vazifemi bitirdim ama kan, ter içerisinde kaldım. Bir daha paylaştırma işini

yapmamaya çifte yemin ettim.

Bu işin erkeler ve kesim tarafı… Bir de hanımlar tarafı var. Üç beş gün önceden leğenler hazırlanır,

bıçaklar elden geçirilir. Sini bezleri yerinden çıkarılır, bir kat yıkanır. Çocukların

bayramlıklarını saymıyorum. Kurban bayramında öncelik kurbandır ama çocuklar da göz ardı

edilmez. Çam sakızı misali yeni bir şeyler alınır.

Erkekler kurban derdinde iken ciğere katılacak soğanlar doğranır hazır ve nazır bekletilir. Ciğer

öncelikle çarçabuk eve gelir, ocağa konur.

Sabah hiç bir şey yenmez, ev halkı kısmi oruçludur. Kurban işi bittikten sonra acıkmış ev halkı

biran evvel oruçlarını bozmak için ciğerin ocaktan inmesini beklerler. Çocuklar sabırsızlıkla

analarının etrafında fır dönerler. Ciğerci kedileri gibi ocağın etrafında bekleşirler.

Sabredemeyen çocuklar çaktırmadan ocakta fakır-dayan ciğere ekmek bandırmaya çalışırlar.

Bir tarih ekmeği bandırmaya çalışırken anama yakalanmıştım. Okkalı bir azar işitmiştim.

“Kurban öğleden sonra kesilse idi akşama kadar aç mı kalacaktık?”

Bu sefer azar yetmedi, terliği kafama yemiştim.” Yoldan çıkmışsın, itikadın yok mu senin?”

Kurbanın paylaştırılması her ailenin meşrebine göre değişirdi. Ama mutlaka paylaştırma şekli

önceden bilinirdi. Ona göre hareket edilirdi.

Kısaca, kurban alınışından dağıtımına kadar bir seremoni idi ve dolu-dolu yaşanırdı.

Şimdi, bugünler…

“Azizim kurbanın bir sürü eziyeti var. Hayvanı almadan kendine ortaklar bulacaksın, kurban

saatine kadar nerede besleyeceksin? Kestirmek için sıra alacaksın, kim bilir kaçıncı güne gelir.

Hadi kestirdin, evde parçalaması vs. bir sürü eziyeti var. Bunlarla uğraşacağıma marketlerden

veya diğer yerlerden alıyorum hisse bana parçalanmış, paketlenmiş hazır geliyor. Ya da parasını

gönderiyorum bir hayır kurumuna adıma hayır yapıyor. Hem böylesi daha ucuza geliyor.”

Arkadaş kurban bayramında sen ne yapıyorsun?

“ Sağ olsun, hükümet tatili dokuz güne çıkardı. Ben de alıyorum çoluk-çocuğu tatile çıkıyorum.”

Ya konu-komşu… Fakir-fukara… Eş-dost… Toplumu var eden kültürel yaşamı saymıyorum. Onları ne yapalım?

“Ya… Yılda bir defa tatilimiz var… Onu da mı heder edelim.”

MİMARİ PROJELENDİRMELER ÜZERİNE…



Bugünkü Karar gazetesinde İbrahim Kiras’ın yazısını okurken aklım geldi  “Biz mimarlar aydın-

mıyız?”

Mimarlık hayatımda ( eğitim yıllarım da dâhil) yıllar bana meslek hayatımla ilgili çok şeyler

öğretti.

Bunlar mimarlık sanatı kadar hayatla ilgiliydi de…

Kişinin mimarlık sanatıyla alakalı kabiliyeti, aldığı eğitim kadar günlük hayatındaki mimarlık alanı

haricindeki yaşadıklarından da kaynaklanır.

Burada kişinin yani mimarlık mesleğini seçmiş mimarın kabiliyeti kadar entelektüel kişiliği ile de

önemli rol oynar.

Yaşadığı çevrenin sosyal yapısı, hayat felsefesi, teknolojik imkânları kısaca yaşadığı çevrenin

“hayat gerçeklerini” bilmeli o da yetmez analiz edebilmelidir.

Kısaca “toplum olarak nerelerden geldik ve nerelere gidiyoruz?” Bu soruyu her daim kendisine

sormalı, cevaplarını aramalıdır.

Okul talebeye mimarlık eğitimi verirken bunları “es geçer.” Bizim ülkemizde böyle, diğer ülkeler

nasıl bilemiyorum.

Yıllar içerisinde birçok olaylarla karşılaştım, bunlardan dersler çıkarmaya çalıştım.

Fakültede bitirme projemi kurula sunarken diğer hocalardan biri bana projem üzerine bir soru

sormuştu. Grup hocama medet uman gözlerle bakarken hocam “bana bakma mimar olacak

adam önce projesini savunmasını öğrenmeli” demişti. Fakültedeki dört yılımın sonunda bana

verilen ilk ve en büyük dersti.

Öyle ya, eser onu meydana getiren mimarın her şeyi idi. Altına imzasını attığı projesinin kefiliydi.

Nasıl ki bir yazarın yazdığı roman onun her şeyi ise proje de çizgilerden ibaret basit bir kâğıt

parçası değildi. Onun bir ruhu vardı, o ruhu veren de mimardı.

Bana ikinci büyük dersi veren bir belediye başkanı idi.

İlküvez belediye hizmet binasını projelendirdim. Amacım çevrede parmakla gösterilecek yıllar

geçtikçe sanatsal değerinden bir şey kaybetmeyecek bir eser meydana getirmekti.

Belediye işime hiçbir şekilde karışmadı, isteklerde bulunmadı. Özene, bezene projeyi çizdim,

belediyeye teslim ettim.

Temeller atıldı, bina zemin üzerinde boy göstermeye başladı. Birkaç ay sonra merak ettim bir

gidip bakayım dedim.

Binanın çizdiğim proje ile hiç alakası yoktu. Başkan Mehmet Tombaş’a serzenişte bulundum.

Dedi ki “ Yakup seni anlıyorum, en güzelini yapmak için didindiğini de biliyorum. Bu konuda sana

müteşekkiriz. Ama hiç düşündün-mü İlküvez’in şartları bu projeyi yapmaya yani parasal kaynağı,

kalifiye ustası, malzeme tedariki bunlara elverişli mi?”

Anladım ki,

Mimar projesini yaparken mal-ü hülyalara dalmamalı.

Mimar Sinan’ın ilk büyük eserini neden elli küsur yaşında yapabildiğini o zaman anladım.

Bana ders oldu.”Mimar yaşadığı çevreyi çok iyi tanımalı ve gerçeklerini çok iyi bilmeli.”

Mesleğimin ilk yılları... Bir müşterim doğal olarak kendi evinin sahibi olmak için yıllarca para

biriktirmiş. Çoluk-çocuk ev ahalisi ile birlikte evinin şekli ile alakalı hayaller kurmuş. Haklı da…

Üstelik bir kâğıda da çiziktirmiş. Elime tutuşturdu “aynısını istiyorum” dedi.

Sırf müşteriyi memnun etmek uğruna arsa şartlarına uydurdum. Projeyi çizdim. Müşteri geldi,

projeye baktı, yüzünü buruşturdu. “Ama ben böyle hayal etmemiştim.”

Grup hocam aklıma geldi “evladım mimar olacak adam önce eserini savunmasını öğrenmeli.”

Kısaca eserime kefil olmaydım. Ama ortada kefil olunacak eser yoktu.

Ama bir konu daha vardı. Müşteriyi nasıl ikna edecektim. İkna etmem için onu iyi analiz

etmeliydim.

Dedim ki,

“Yakup mimarlık sanatı mal-u hülyalara dalıp bir şeyler çiziktirmek değildir. İnsanların ruh halini

tanıyacaksın, yaşadığın toplumu iyi analiz edeceksin, toplumun nerelere doğru yol aldığını takip

edeceksin, teknolojik gelişmeleri iyi takip edeceksin.”

Kısaca önce ülkemin aydını olmalıydım… Sonra da mimarı…

Bu yazımı aklıma geldikçe güldüğüm ama bir o kadar da hüzünlendiğim bir anımla bitireyim.

Fakülte ikinci sınıftayım. Rahmetli ağabeyim bana bir vaziyet planı gönderdi. Fevzi Çakmak mh.

Karayolu kıyısında bir arsa, iki yanı bitişik nizam, buraya beş katlı bina projesi çizmemi istedi.

Çizdim, çizdim ama apartmanın giriş kapısını zemin kattaki dükkânı zayi etmemek için bitişik

cepheden yani komşu arsadan verdim. Sora not düştüm.”Vaziyeti idare et.”

Odur budur vaziyeti idare edip gidiyoruz…

GÖRÜNENLER DOĞRU MU?




Bana ulaşan okurlarımın yazılarım konusunda iki ortak fikirleri var.

Birincisi geçmişe ve hatta Sovyet dönemine kadar uzanan vurgular yaptığımı, örneklemeler

verdiğimi; ama bugünün konularıyla bir alakasının olamayacağını…

İkincisi ise, anlatmak istediklerimi soyut kavramlar kullanarak ifade ettiğimi söylerler.

Elbette,

Yakın geçmişin ve günlük olayların önemi büyük. Hesapta olmayan, oyun içerisinde gelişen

konulara göre olayların gelişeceğini ve yönünün değişebileceğini göz ardı etmiyorum.

Mesela;

Sovyetler Birliği’nin yıkılışını Gorbaçov’a yani onun “serbestlik ve açıklık” politikalarına

bağlayarak konuyu basite indirgemiş olmuyor-muyuz?

Gorbaçov diye aydın fikirli bir lider çıkıyor “olmaz böyle şey” diyerek sihirli değneği ile dokunup

Sovyet rejimini değiştiriyor. Sonrası malum. Koskoca Sovyetler Birliği tarihe gömülüyor.

Şu soruyu sormamız gerekmez mi? Bu denli uzağı gören bir lider sonunda Sovyetlerin

yıkılacağını neden öngöremedi?

Bu soru Sovyetlerin yıkılışından bu yana hep zihnimi kurcalar. Her zaman bu soruma cevaplar

ararım. Komplocu huyumu da katarak…

Dünya gerek teknoloji olarak gerekse düşünce olarak devamlı gelişiyor. Ancak dünya ölçeğinde

bir felaket yaşanırsa sil yeni baştan yapılabilir. Tabii yeryüzünde insan denilen canlı kalırsa…

Toplumlar devamlı gelişme halinde olduğuna göre; Biz avam neslinin aklına hiçbir zaman şu

soru gelmedi.

“İkinci Dünya Savaşından sonra Sovyetlerin yıkılışına kadar dünya tam kırk beş yıl giderek

durağan hale geldi. Hâlbuki (her ne kadar gelişmelerden toplum yeterinde faydalandırılmasa

bile)her türlü teknoloji ve buna bağlı olarak insan düşüncesi gelişti. Bu böyle gitmezdi.

Birincisi teknolojiyi geliştiren şirketler bunu kazanca dönüştürmek isteyeceklerdir. Sabırları

nereye kadar olacaktı?

İkincisi Sovyet bloğu bu cendereye daha ne kadar dayanacaktı?

Gerisi yani yaşananlar bana göre teferruat.

Asıl sorumuzu soralım.

Birdenbire her türlü teknolojinin gemi azıya alması, dünyanın giderek küçülmesi insan düşünce

ve yaşamında dolayısıyla toplumlarda, buna bağlı olarak devlet yönetim sistemlerinde köklü

değişiklikler kaçınılmaz olacaktır. Nitekim Dünya bu çalkantılar içerisinde.

Elbette ülkemiz yani devletimiz dünyadan azade değil. Ekonomi, teknoloji bir yana eğitim yılı

ortalamasında (2022 verilerine göre) 37 OECD ülkeleri arasında 29. sırada. Bir de eğitim

kalitesi dikkate alındığında durum hep vahim.

Böyle bir eğitim düzeri olan ve geçmişi çalkantılarla geçmiş bir ülkenin siyasetinden, toplumsal

aksiyonuna, basınından gündelik yaşamına hep orta ölçeklidir. Yani var olma savaşı veren bir

ülke değil kırk-elli yılını, beş-on yılını bile planlamaktan yoksundur.

Size yine geçmişten bir örnek vereyim,

İkinci Dünya Savaşından sonra Dünya bölüşüldü. Küçük ülkeler gıkını çıkaramadı. Ülkemize

gelince; Sovyet tehdidinden dolayı önce çok partili sisteme geçtik. O yetmedi, NATO’ya girmek

için Kore’ye asker göndermek zorunda kaldık.

Siyasilere sorsanız “amaç geleceği parlak gelişmiş bir ülke yaratmak.”

2000’li yıllarda %45’i köylü olan bir toplumu siyasetçiler ülkeyi arşa çıkarıyorlardı. Bugün köylü

nüfusumuz %10 indi. İndi inmesine de şehre göç etmekle şehirli olunmuyor ki!..Uydur-uydur

millete cenneti vaat et. Şunu da hatırlatayım. İktidarı, muhalefeti ve bilumum vatandaşlar

olarak romanın irili -ufaklı kahramanlarıyız.

Prompterden okumak kolay… Acaba prompterdekini kimler ve neden yazdı? Bir de romanın

sonunda ne olacak? Asıl önemli olan bu…

Ah bir bilsem... Komploculuğum henüz o kadar gelişmiş değil. Malum orta gelişmişlikte bir

ülkede yaşıyorum.

25 Nisan 2024 Perşembe

 Kalemi kırmışlar bir kere...

 Temyiz etmenin ne kârı var.

 Hükmünü  erteleme kadı...

 Ruhuma zulmün ne kârı  var.



24 Ekim 2023 Salı

EL CHAPO ve FİLİSTİN

 

Joaguin Guzman – namı diğer El CHAPO – Meksikalı, dünyanın en büyük eroin kaçakçısı.

Çocukluğu fukaralıkla geçmiş, babadan şefkat görmemiş, bu işe haşhaş tarlalarında çalışarak başlamış. 1980’den son kez yakalanıp ve ABD’de ömür boyu hapse mahkûm edildiği 2016 yılına kadar işinin zirvesine çıkmış her tarafı kana bulanmış, acıma bilmez birisi.

NetFlix’de ilgimi çeken dizisini seyretmeye başlayana kadar sadece duymuşluğum vardı. Dizinin beni cezbeden tarafı adamın yaptıkları ya da kişiliğinden çok – büyük bir kısmı gerçek olaylardan esinlenerek yazılan senaryonun – Meksika Hükümeti ile olan ilişkileriydi.

Dolayısıyla,

Diziyi hep bir yerlerden bildik geliyormuşçasına, tebessümle izliyorum.

Burada uzun-uzun bu konuyu anlatacak değilim. Konum da bu değil zaten...

Bana ilginç gelen El CHAPO’nun kişiliğinin ana damarı...

Elbette zatın örnek alınacak bir tarafı yok. Adamda her melanet var. Dünya için zararlı da birisi.

Öyleyse yazıma konu olacak kadar ilgimi neden çekti bu zat?

Daha henüz çocuk yaşta ve haşhaş tarlalarında çalışırken babasına “senin gibi marabalık yapıp buralarda sürünmeyeceğim, bir gün Meksika’nın en büyüğü olacağım” diyor.

Hedefi belli, gideceği yol belli… Bütün planlarını bunun üzerine kuruyor. Bazen altta kalıyor, bazen de üste çıkıyor. Ama hedef tek ve kararlı adımlarla ilerliyor.

Sonunda başarıyor da…

Yine adamları ile bir toplantıda “ şimdi dünyanın en büyüğü olacağım” diyor.

…Ve bunu da başarıyor.

İki ileri bir geri, bazen altta kalıyor bazen üste çıkıyor ama hedef yine tek ve kararlı. Bu da yetmiyor, Meksika’yı ben idare edeceğim diyor. İşte o zaman güme gidiyor. Demek ki,haddini bileceksin.

Dizinin yazıma konu olan kısmı burası…

Kendine hedef koyuyor ve hiç sapmadan kararlılıkla ilerliyor.

Dedim ya,

Geri kalan aksiyon ve beni gülümseten, bir yerlerden tanıdık gelen olaylar.

Geçenlerde Taha Akyol’un Karar’daki yazısında okumuştum. Almanya’da roman ödülü kazanan Filistinli yazar Adanya Şibli’nin yüksek öğrenimini 1918 yılında Kudüs’de Yahudiler tarafından kurulan İbrani Üniversitesinde(Hebrew Üniversity) gördüğünü yazdı.

Yani İsrail devleti kurulmadan yaklaşık otuz yıl önce kurulmuş bu üniversite.

Sonrası malum,

Kuruluş aşaması ve savaşlar… Adım-adım genişleyen ve teknolojisiyle, ekonomisiyle, siyasal gücü ile ağırlığını artıran bir İsrail.

Hedef belli, gidilecek, izlenecek yol belli… Geri kalan emin adımlarla, sabırla yol almak. Farklı usuller ve politikalar uygulanabilir. İdeoloji temelli de olabilir. Ama hedef yine aynı…

Özellikle,

Devletlerin kuruluş aşamasında oluşturulan manifestolar ideolojik temelli ise; Gün gelip bu ideolojilerin hükmü bilimsel olarak ortadan katlığında devletin kuruluş amacı da sorgulanır hale gelir.

Hele de,

İdeolojilerin yanı sıra bir de idoller yaratılmışsa ve bu idoller “sebep” haline getirilmişse… Devletin temelinde bir sıkıntı var demektir.

Bu iki yönden tehlikelidir. Birincisi idoller üzerinden toplum baskı altında tutulur. Toplumun refahı ve gelişmişliği yerine devletin devamlılığı esas alınır. Bununla her yönü ile gelişmişlik sağlanamaz. Zaten gelişmişliğin sağlanması da istenmez. İstenir ki idare edilebilir, güdülebilir, muhtaç bir toplum olarak idoller üzerinden yönetilen ve böyle yaşatılmaya çalışılan bir devlet olsun.

İkincisi, her yönü ile- özellikle ekonomide- geri kalmış devletlerin içerisinde gayrı memnunlar çoğunlukta olacaktır. Huzurlu olamayan bir toplumda muhalefet hareketleri karşı idoller üzerinden olur.

Devletin yanlış tutumları ve başarısızlığı devletin kutsadığı idollere yıkılır. Dolayısıyla karşıt idoller yaratılır ve bunlar üzerinden iktidar ele geçirilmeye çalışılır.

Bundan dolayıdır ki; bizde her parti lideri kurtarıcıdır. İdeolojiler ve kurtarıcılar bilimselliğin ve gerçek sorunların önüne geçer. Sorunlar ve çözüm yolları tartışılacağına ideolojiler ve kurtarıcılar tartışılır.

Ha sahi… Filistin bu yazının neresinde? Onu da siz bulun. İster ideolojinize, isterseniz kurtarıcınıza sorun. Bu da benim bilmecem olsun!..

16 Temmuz 2023 Pazar

RUHANGİZ HANIM BU YIL AD GÜNÜMÜZ HÜZÜNLÜ GEÇTİ!

   Onunla ilk kez 2008 yılında telefonda tanıştım. Bir Azeri tv kanalında ses yarışmasında jüri üyesiydi. Biz de ailece her hafta merakla izlerdik.

Ağırbaşlı bir programın ağırbaşlı üyesiydi. Şakaları bile ciddi idi. Mektup yazdım. Kendimi tanıttım. Aradan bir ay kadar geçtikten sonra bir akşamüzeri ev telefonum çaldı. Böylece uzun soluklu dostluğumuz başlamış oldu.

   Azerbaycan televizyon kanallarında sanat ve magazin programlarında sık görünürdü. Genelde programdan önce bana mail gönderir haber verirdi. Ben de programdan sonra tebrik eder ve eğer varsa ufak eleştirilerde bulunurdum. Bu onu memnun ederdi.

Programın birinde “men 12 iyulda anadan doğmuşum” dedi. Telefon ettim, “Ruhangiz Hanım men de 12 İyul’da doğmuşum.” Deyince “neçe saatte doğdun?” Diye sordu. Seher dört buçuk saatlerinde deyince “men senden küçüğüm. Men saat on barelerinde doğmuşum” diye latife yaptı.

Latife yapmayı severdi. İnce nükteleri vardı.

Genelde ayda bir iki kere telefonlaşırdık. Dini bayramlarımızda arar, kutlardı. Ülke içindeki önemli olaylardan sonra geçmiş olsun telefonu ederdi. Galibiyetimizle sonuçlanan önemli bir milli maçımızdan hemen sonra gecenin bir vaktinde eşi ile beraber araması beni ziyadesi ile beni memnun etmişti.

Onunla iki kez karşılaştık. Birincisi sanat jübilesine davet etmişti. O gece ile alakalı sahnede konuşma fırsatı verdi. Salonun dolu olması beni hem şaşırtmış ve hem de gururlandırmıştı. Devlet televizyonu naklen yayın yapmıştı. İkinci görüşmemiz ise bir arkadaşımın cenazesine gittiğimde kendisini ziyaret etmiştim.

Bir 12 Temmuz sabahı telefon etti. Sabah saat dokuz suları idi. “Hayırdır Ruhangiz Hanım vaziyet pis değildir inşallah” dedim. Gülerek, “ad günümüz mübarek, Allah can sağlığı, uzun ömür versin.” Dedi.

Ama benim aramam lazımdı, siz benim büyüğümsünüz dediğim de kim demiş? Men senden beş saat daha küçüğüm dedi.

 O yıldan sonra her 12 Temmuz sabahı beni arar beraberce yaş günümüzü kutlardık.

Yine bir sabah telefon etti. 12 Temmuz falan değil ama hayırdır dedim. “Sen dünyaya kaç kere geldin? Diye sordu. O gün 23 Kasım’dı. Face’de yaş günümü kutlayanları görmüş. Rahmetli babam beni nüfusa o tarihte yazdırmıştı. Eskiden olurdu böyle şeyler. Şakalaştık.

9 Ekim 2022,

O gün acı haberini aldığımda duyduğum hüznü tarif etmem mümkün değil.

Eşinin vefatından sonra eski neşesi kalmamıştı. Hayat dolu bir yaşamdan durgun, hüzünlü bir yaşama geçmişti.

Ben çoğunlukla yaş günlerimi hatırlamam. Bana mutlaka birileri hatırlatır. Bu yıla kadar Ruhangiz Hanım bu işi üstlenmişti.

Bu yıl öksüz kaldım. Daha doğrusu 12 Temmuz günümüz öksüz kaldı.

Sabah telefonum çalmadı. Ben de ad günümü hatırlamadım.

Öğleden sonra eşim aradı. Mumu pastaya mı dikeyim yoksa pilava mı? Ben de şaşırdım. Yaş günüm olduğunu hatırlamamıştım.

Ya… Ruhangiz Hanım yaşasa idi sana sabahın seher vaktinde hatırlatırdı. Dedi.

Hanım mumu pastaya dik, ama bir mum fazla olsun. Ruhangiz Hanımı unutmayalım. İkimizde hüzünlendik.

“Ad günümüz mübareq Ruhangiz Hanım… Ad günümüz mübareq.

 

7 Temmuz 2023 Cuma

ÜNYE ve İL OLMAK!

 

 Otuz, kırk yılda bir tekrarlanır bu heves. Siyasetçinin biri il olmakla alakalı bir şeyler atar ortaya…

 Hurra bütün millet günlerce bunu konuşur. Olunacaksa biz olmalıyız kabilinden yetkiyi ve etkiyi kimseciklere bırakmazlar. Kimisi aşkla sarılır bu işe, kimisi ise menfaat tezgâhı kurar.

 Hakkıdırlar da… Memlekette konuşma özgürlüğünün yanında, talep etmek de haktır.

Yazımın başlığını “Ünye İl olmak ister mi?” koyayım dedim bir ara.

Sonra dedim ki kim kendisine ikramiye çıkmasını istemez ki! Tabii haram-helal durumunda olanlar hariç.

Haram-helal konusunu açıp bu konuda da Allah’ı işin içine katacak halimiz yok.

Ancak,

Sorsak-sorsak “Ünye İl olmayı hak ediyor mu?” Sorusunu sorabiliriz. “Önemli olan Nas’dır.” Diye gaipten bir ses duyarsak şaşırmam.

Yazımın başlığı bu soru olsa ne olurdu? Cümle alem beni kınar, insan içine çıkamazdım. Bu da işime gelmezdi. Evde hanımla papaz olmamın bir âlemi de yok.

Hiç kimse kendisini padişahın kızından aşağı görmez. Böyle bir iddiayı aklımın ucundan dahi geçirmem demek aklımı peynir ekmekle yemek demektir.

Lakin…

Kıyısından, köşesinden avanak yerine konulup desteksiz atmaları dinlemek zorunda kalınca, insanın zoruna gitmiyor da değil hani… At martini Debreli Hasan dağlar inlesin. Diyesi geliyor bazen insanın.

Bir şehir il neden yapılır? Ya da il olmanın şartları nelerdir? Önce bu sorudan başlayalım isterseniz.

Vaktiyle,

ANAP zamanında Özal beldeleri ilçe olmak konusunda yarıştırmıştı. Özelde yani Ünye özelinde Milletvekili Şükrü Yürür Tekkiraz, Çaybaşı ve İkizce-ye seçim meydanlarında “verin oyları alın ilçeliği” dedi.

Nitekim Çaybaşı ve İkizce oyların çoğunu ANAP’a verdi. İlçeliği kaptı. Tekkiraz ise “vermem de almam da” dedi. Bu konuda yayan kaldı. Malum şimdi mahalleden öte bir yer değil.

Oylarını neden vermediler? Elbette cevabını çok net olarak biz Ünyeliler ve dolayısıyla Tekkirazlılar biliyorlar. Ben işin felsefesinde olduğum için siyasete girmeyeceğim.

Çaybaşı asıllı olduğumdan gayet iyi biliyorum. O zamanlar Çaybaşı belediye başkanlığı Sol partinin elinde idi. Belediye başkanı ilçe olmak uğruna ANAP’a herkesten fazla çalıştı. Aklın yolu bir dedi. İkizce de muhtemelen öyle yaptı.

Çaybaşılılar neden böyle davrandılar? Bu al gülüm ver gülüm işi basit bir alışveriş gibi görünse de… Aslında Çaybaşı’nın sosyal yapısından kaynaklanmakta idi…

Bu arada,

Eğer hak merkezli bir tercih olması gerekseydi öncelikle Tekkirazın hakkı idi. Çünkü Çaybaşı’nın mazisi taş çatlasın 40’lı yıllara dayanır. Ama Tekkiraz öyle mi?

Şimdi meraktan çatlıyorsunuzdur. Öyleyse Tekkiraz neden ilçe yapılmadı? Azacık kıyısından dokundurayım. “Tekkiraz iki paralık nefise meze yapıldı.” Ne demek istediğimi arif olan anlar deyip geçelim. Ama şunu söylemeden de edemeyeceğim “mezelik hali vardı.”

Konuyu geçelim geçmesine de bundan bir netice çıkaralım. “Bir yerleşke şehir ve çekim alanı olacaksa her yönüyle gelişmiş olmalı.” Kaldı ki, hele il olacaksa bunun katmerlisi olmalı.

Her yön nedir? Bunu uzun-uzun anlatacak değilim. Zamanında Sancak olmuş olmamızın il olmak konusunda hiçbir kıymeti har-biyesi yok. Sancak olmamız bize ne kazandırmıştı sorusunu sormak ve günümüze kalan tortuları nelerdir diye bakmak gerekir?

Bize neler bıraktı?

Mesela öteden beri eğitime olan alaka… Sosyal hayattaki çeşitlilik… Ticarette, sosyal faaliyette, insani ilişkilerde hep çekim alanıydık. Bunlar vaktiyle Ünye’nin canlı ve yaşanılabilir bir şehir olduğunu gösterir. Belki de… Öyle olduğu için Sancak yapılmıştı. Kim bilir?

Buna canlı örneklemelerde yapabilirim. Ama bunları zaten herkes görüyor. Tekrarlamanın gereği yok.

 Daha (galiba) 1933 yılında Ünye’yi anlatmak için yayınlanan bir kitabın arka kapağındaki reklâmda (bağışlasın yazarın adını unuttum) dükkânın kapısında poz vermiş bir berber- ki fotoğraf Hükümet caddesinde Yapı Kredinin karşısını gösteriyor- “bayanlara itina ile manikür ve pedikür yapılır” yazıyordu. Gerisini varın siz düşünün.

Geçen günlerde Face’de paylaştığım duvar yazısına “mahallemin delikanlısı” cevap vermiş.

Ben de buradan cevabına cevap yetiştirip noktamı koyayım.

Demiştim ki “tarihi belediye sineması ile kültür merkezini yıkıp AVM yapan zihniyetin il olmaya hakkı yoktur.”

Cevap vermiş “Bir kişinin hatasını topluma yükleyemezsin”

Buradan muhtereme sorum şu “biz toplum-muyuz topluluk mu? Şehir miyiz yoksa kasaba mı?

Hadi kıyamadım kopya vereyim; Şehirler kültürleri ve yaşam anlayışları ile kendi kendilerini yönetirler. Çobanların hükmü sınırlıdır. Hele dışarıdan “hemşeri” kurtarıcılar hiç aramazlar. Bir şehir ne kadar her yönü ile canlı ise o şehir çekim alanıdır. İl ise bunun siyasi getirisidir.

İl olmanın şatları nelerdir? Demiştik değil mi? Ha sahi il olmanın şartları nelerdir?

Kaymakamın gidip valinin gelmesi-midir?         

 

 

28 Mayıs 2023 Pazar

BANA HAYATIMIN DERSİNİ VEREN BİR ANIM

 


              Yıl galiba 1974 Haziran başları... Fakülte ikinci sınıftayım. Okulun Ülkü Ocakları başkanı Süleyman abi ile fakültenin kapısında karşılaştım.

             Kendisi Elazığlı idi… Yaşıyorsa Allah uzun ömür versin. Rahmetli olmuşsa…Mekânı Cennet olsun.

          …Selamlaştık.

-      Yakup nihayet mezun oldum. Allah sizi de kurtarsın.

Biz o yıllarda güle oynaya okuyamazdık. Bir yanda geçim sıkıntısı diğer yanda anarşi almış başını gidiyor. Onun sıkıntısı diğer yanda. Onun içindir ki okulu bitirmeyi hep bir sıkıntıdan kurtulmak olarak algılardık.

-      Tebrik ederim abi…Darısı bizim başımıza.

Birkaç dakika sıradan sohbetten sonra…

-      Abi bana ne tavsiye edersin. (Kişiliğine değer verdiklerimden, mesleği konusunda uzmanlığından emin olduklarımdan nasihat/tavsiye almayı kendime vazife bilirdim…Hala daha öyleyimdir.)

-      Yakup… Anneniz, babanız sizi okuyasınız, ekmeğinizi kazanısınız ve bu vatana daha iyi hizmet edesiniz diye canla-başla çalışıp size para gönderiyor. Öncelikle bunu hak edip, emeklerini boşa çıkarmayın. Okulu bir an önce bitirmeye bak.

Bu vatana cahil bir Ülkücüden okumuş bir Ülkücü… Ölü bir Ülkücüden sağ bir Ülkücü daha çok hizmet eder. Okumuş, sağ bir ülkücü olarak okulunu bitir memleketine git. Orada memleketine ve ülkene hizmet ederek davana daha çok hizmet etmiş olursun. Merak etme…Bu ülkeyi kimse bölemez. Bu ülke çoraklaşıp cahil kalırsa o zaman bölünür.

Burada sonuç deyip vaaz etmeyeceğim…

Bu sadece bir anı paylaşımı… Almak istedikleriniz varsa onu da siz bilirsiniz!

 

               

27 Mayıs 2023 Cumartesi

MERAKLISINA KOMPLO TEORİLERİ

 

Bu göz neler gördü… Derdi rahmetli Atam.

İnsan çok şey görüyor da… Anlamak için epeyce bir zaman geçmesi gerekiyor.

Hala anlam veremediğim olayların başında SSCB’nin küt diye gitmesi gelir. Koskoca imparatorluk “hümanist” bir muhteremin gayretleri ile tarihe karıştı. Lenin’i bilmem ama Stalin eminim mezarında ters dönmüştür.

 …Ve biz de yuttuk. Dünya bağrına bastı hümanist muhteremi. Halbuki sormadı ki koskoca Komünist Partisini ve Kızıl orduyu nasıl ikna etti? Ondan önce bu kurumlara “doğuştan” komünist diye nasıl yutturdular da POLİT Büro üyesi yaptılar? Moskova’da kızıl meydana kaçak inen pırpırın ardından Savunma Bakanı dahil 21 kişinin gafletten mahpusa tıkılmasından hele hepsinin de bu işe muhalif olduğundan haberimiz yoktur.

Binlerin Berlin Duvarını parça pürçek etmesini hayranlıkla seyrettik. Halk istedi biz de yerine getirdik. Yok ya…Dersek adımız komplocuya çıkar.

 Ya Azerbaycan’da Azatlık Meydanında toplanan yüzbinlere ne demeli? Birdenbire halk galeyana geldi… Özgürlük aşkıyla yanıp tutuştu. Elçibey denilen bir kahraman milyonları örgütledi. Ama ne hikmetse devlet başkanlığında iki yıl bile kalamadı. Baba Haydar Aliyev kurtarıcı olarak imdada yetişti. 21 yıllık KGB başkanı kadroları ile tam tekmil hazırdı. Elçibey Aliyev ile danışıklı mı idi? Benim komploculuğum ortada bir şeylerin döndüğünü sezecek derecede… Lakin gel de ispatla! 

Gorbaçov’un son demleri… Sovyet anneleri mitingler düzenler. “Oğullarımız askerliği kendi ülkelerinde yapsınlar.”  Masum bir istek. Analar istiyorlar ki oğullar binlerce km uzakta askerlik yapmasınlar. Politbüro hemen kabul etti. “Her cumhuriyetin evladı kendi ülkelerinde askerlik yapacaklar.” Hümanist bir istek gibi görünen bu durum aslında Kızıl Ordunun tasfiyesi anlamına geliyordu. Kızıl Ordu devletlerin milli ordusu haline getiriliyordu.

Daha başka şeyler… Nasıl oldu da koskoca Komünist rejim yağdan kıl çeker gibi tasfiye edildi? Az bir şey değil. İdeoloji, menfaat, makam, alışkanlıklar tekmili birden hepsi bir arada…Bir de dış dünyası var bu işin. Öyle ya… SSCB üzerinden pozisyon belirleyen, menfaat temin eden devletlerin tekere çomak sokmaları işten bile değilken.

Geçenlerde Netflix’te 5 bölümlük bir dizi seyrettim. Hikâye uzun… Gerçek olaylardan esinlenerek çekilmiş. Olaylar 1987 yılında Doğu Almanya’da geçiyor. Sosyalizme inanmış, canını oraya koyan ajan dizinin sonunda ABD’nin Doğu Almanya’ya parasal yardım yaptığını öğreniyor. Amaç Doğu Almanya’nın Batı Almanya karşısında güçlü olması ve Batı Almanya’nın ABD’ye mecbur bırakılması. Dizi bu… Hayalleri kim engelleyebilir?

2002 yılında AKP’nin kazanması bana çok manidar gelir. Dokuz ay önce kurulan kırkambar bir partinin %34 oy almasından öte… Kurtarıcı olarak iktidara taşınması! Sanki millet onlarca yıl inim inim inliyordu. Gel de komplo teorilerine itibar etme!

 Ayrıca onlarca yılın merkez sağ partilerini tasfiye et. Sanki buhar oldular. Gülen Cemaatine ne demeli?

Birdenbire yurt içinde ve dışında yüzlerce okullar, dershaneler… Hadi parayı buldular diyelim. Kadrolar nereden karşılandı? İşin tuhaf tarafı herkes saf ayağına yattı/yatıyor. Altta kalanın canı çıksın. Benim asıl meraklandığım buna neden ihtiyaç duyuldu. Tıpkı AKP gibi?

Giderayak,

Türkiye neden yol geçen hanına döndü? Ensar falan… Geçin efendim. Suriye’yi boşaltmak hangi aklın ürünü?

Ulu dedem “evlat, efili kırk ayda öğrenenler bile bu hatayı yapmaz.” Derdi rahmetli.

İsrail’e bilmeden kıyak yapıldığı ortada. Nasıl yani? Suriye’de su var ova da var. Oranın bekçiliğini yapacak maraba da var. Gaflet ve delalet de biz de var…  

 Aklıma gelmişken; “Kasım 2018’de ABD

 Murat Karayılan için (5 milyon dolar), Cemil Bayık için (4 milyon dolar) ve Duran Kalkan için (3 milyon dolar) ödül verileceğini açıklamıştı. Yani ABD pkk’yı Kandile hapsetmiş de haberimiz yokmuş.

    Siz-siz olun komplo teorilerine inanmayın ama komplo teorisiz de kalmayın…Her bıyıklıyı da “emmi” zannetmeyin. Benden söylemesi.

          

             

 

4 Temmuz 2022 Pazartesi

YALUGAVESİNİN OTLARI

 

Aslında bu konunun beni ilgilendirmemesi lazım…

Ben ne Yalugaveliyim ne de Bayramcalu... Ama gelin görün ki, her sabah, akşam Yalugavesinden geçerken gözüm takılıyor.

“Hay gidi çayır çimenler, ne de güzeller.”

Sizler çayır, çimen gördüğünüzde şöyle yatıp yuvarlanasınız gelir. Ama benimkisi farklı…

Ben onları görünce “hay maşallah, mallarım ne de güzel yayılırlar” diyorum.

Çocuk yaşımdan itibaren gençliğimin her yazı Bayramcanın tepelerinde mal çobanlığı ile geçti.

Zaten Bayramca ile alakam buradan gelir.

Yoksa… Bayramcanın nesine meftun olayım!

Geçen gün okuduğum bir yazıdan sonra öğrendim ki Yalugavesinin otları sahipleri gibi “bulunmaz nadirattanmış.”

Otların öyle bir özelliği varmış ki; Denizden esen ılık meltemin savurduğu kumların kaldırıma çıkmalarını engelleyip, Dünyaca ünlü “manyetik kumumuzun” helak olmasını önlüyormuş.

Allahın işine bak,

“Ağzı dualı” olan Bayramcalular ama kıyak geçilen Yalugavelüler. Allahın hikmetinden sual sorulmaz deyip o taraflara fazla bulaşmayalım. Belki de tebdil-i kıyafetliler Yalugavesinde cirit atıyorlardır. Kim bilir?

Ama…

Hikmetli otlar menfezden gelen hacet kokularını neden engelleyemediler?

Bir arkadaşıma konuyu açacak oldum, “ne zannediyorsun onların her şeyi misk-i amberdir” dedi. Cehaletimden utandım.

Neyse,

Ot işleri bir tarafa, bu kumsalın tapusu kime ait? 

Soruyu pat diye sormuş olmam yazım kabiliyetsizliğimden ileri gelmiyor. Bu konuyu son aylarda gece gündüz fikirleşmemden ileri geliyor. Gına geldi, beni huzursuz eden bu soruyu pat diye ortaya döküverdim.

“Yalu gavesinin kumları kimin?”

Vaktiyle,

Ünye bir avuçken ve Bayramca diye bir yer henüz çok uzaklarda iken “elbette” Yalugavesi yalugavelilerindi.

Ne Yalugaveliler Bayramcaluları tanırdı, ne de Bayramcalular Yalugavelüleri…

Yalugavelüler sadece “hafta günleri” köylü pazarında önünde bakraçla duran bürüklü teyzemi gördüklerinde selamlaşırlardı. O kadar.

Ya şimdi?

Fazla felsefi gamet yapmayayım. Bugünü varın siz düşünün.

Bu gidişle…

Yok edilen Belediye Sinemasını, üç kuruşluk menfaate meze edilen Pazar yerini, alelacele yıkılıp yerine sosyete inşaat yapılan Yunus Emre parkındaki lokantayı, Yunus Emre’nin kapitalizme yenik düşmesini, Tabakhane Deresine set çeken Atatürk Pakını ve daha nicelerini görmezden gelirsen…

“AHA ÖLE KUMSALA MAHKÛM OLUR ÇER-ÇOMAK OYNAR, OYUNCAĞI ELİNDEN ALINMIŞ UŞAKLAR GİBİ AĞLAR… BUGÜNLERİ MUMLA ARARSIN.”

Not: Bir şehirde KÜLTÜR MERKEZİ yapalım mı diye toplantı düzenleyen zihniyete bu yaşıma geldim ilk defa şahit oluyorum.


30 Mayıs 2022 Pazartesi

BEN GİDİCİYİM GALİBA!

 

       Uzun zamandır yazmıyorum,

       Çok şükür (yaş itibarıyla) ufak tefek şikâyetlerim olsa bile, elim ayağım tutuyor.

       Lakin…

       Hevesim kaçtı. Olur, böyle şeyler… Yaş dönümü dedi hanım.

       Yaş dönümümü yoksa başka şeyden mi? Kestiremiyorum. Var bir şeyler.

       Belki de memleket ahvali. Bu da geçer derdi rahmetli babam. Bunu diyecek mecal de kalmadı dersem abartmış mı olurum?

       Bu satırları yazarken dudaklarımda pelesenk oldu “paslanmışım yahu.”

       Aslında,

       Gaza geldiğim, hasretle kaleme sarıldığım anlarım olmadı değil. Çaptan düşmüş “gocamanlar” gibi üç satır sonra nefesimin kesildiğini, hevesimin kaçtığını hissettim.

       Yoksa…

        Bu hayattan elini ayağını çekmek mi? Belki de… Biraz da memleket ahvali mi sürükledi beni buralara? Ağaların kavgalarını ümitsizce seyreden maraba gibi hissediyorum kendimi. Kim kazanırsa kazansın benim kaderim yine aynı olacak… Gibi geliyor bana.

        Ya da,

        Her yönüyle hızla değişen dünyamıza ayak uyduramamak mı? Çevremde birer, ikişer terk-i dünya eden yaşıtlarımın hüznü olabilir mi? İsterseniz, hepsi birden diyelim.

        Nihayetinde insanız. Her ne kadar gerçeği kabullenmek gibi bir huyumuz olsa bile…

        Beni çaresizlik içerisinde kıvrandıran,

        Yaşımın kemale ermesi değil. Dünyamızın bu denli gemi azıya alıp hızla girdaba sürüklenmesi…

         Belki de yeni bir dünya kuruluyor, bizim gibi miadı dolmuşların son kullanım tarihleri doluyor.

         Geçen akşam,

         Küçük mahdumum anası ile beni “sohbet programına”- İngilizcesi talk Show’muş- davet etti.

         Huyumuz ya,

         Kendi kendimle “fikirleştim.”

         Yıllar sonra 150 binlik Ünye’de bir okulun -kendine yeter- salonunda böyle bir gösteriye ancak gidebiliyoruz. Kendime haksızlık etmeyeyim, var mı ki gideceğim. Gel de hüzünlenme. Bu konuda sayfalar dolusu yazabilirim.

         Dedim ya,

         Ağır-aksak olmaya başladık, meramımı anlatırken satırların ortasında vazgeçebilirim, nefesim kesilebilir. Emeklerimin boşa çıkmasına yanarım. Meramımı, neyi işaret etmek istediğimi anlayan birileri bulunur zahir.

         Ondan öte,

         Beni asıl dala budağa sardıran dünyamızın nerelere doğru evirildiği.

         Programın formatı gereği eşlerin sırlarını ifşa etmeleri bölümü vardı. Sanki şu günümüz dünyasında gizli kalan bir şeyler varmış gibi… Hele de on yıl önce yazılan iki satırın bedelinin ödettirildiği bir devirde. “Gogıl amaca” ne güne duruyor.

         Eş ( kadın ya da erkek)diyor ki,

         “Kocam( veya karım) uyuduğunda gizlice telefonlarını kontrol ediyorum. Kime ne yazmış, kimden ne mesaj almış vs.” Daha başka şeyler… Kıkırdayarak, gayet rahat… Ballandıra ballandıra. Belli ki tıklatma rekorlarının müptelası. Vaka-i adi-yedenmiş gibi… Hem de üstelik eşi yanında iken anlatıyor.

         Belki de,

         Bu “Talk Show’un” bir parçasıdır. Kim bilir? Devir “caz” devri… Okus-pokus devri de diyebilirsiniz…

         Bunları gördükten sonra,

         Şah ne ki!.. Ona katlanmak tansiyonumu bir milim bile kıpırdatmaz. Onunla karşılıklı beştaş bile oynarım.

         Anlaşılan o ki,

         Galiba ne bu dünya ne de ben artık birbirimizin kahrını çekemeyiz gibi geliyor bana…

         Ne yapalım yani... Her şeye rağmen yaşamak yine de güzel.

         Rahmetli atamın yaşıtı Sucu Tahsin’e söylediği gibi “Öyle deme Lan Tahsin daha ne günler göreceyük.”

NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

                    Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyre...