Başta
Sosyalistler olmak üzere Milliyetçiler ve İslamcılar, kendi ideolojilerinin
öngörüsünde toplumu dizayn etmek amacını taşırlar. Dolayısıyla toplumun genel
yapısını, değerlerini ve geleneklerini her zaman göz ardı ederler. Çeşitli
tanımlamaları kendi ideolojileri çerçevesi içerinde tariflendirirler.
Mesela,
Sosyalistler
için millet kavramı “dil, coğrafya ve tarihsel miras gibi ortak kültürel
öğeleri barındıran ancak kapitalizmin yarattığı statik veya bölücü bir yapı
olarak değil; sınıfsız bir topluma doğru evrilecek, tarihsel ve geçici bir
insan topluluğu olarak ele alınır.”
Milliyetçiler
için millet kavramı “bireylerin önüne geçen ve onları yüce bir devletin organik
birer parçası olarak gören aşırı milliyetçi
(ultra-milliyetçi) bir temele dayanır. Millet, kan bağına veya ortak bir
"yeniden doğuş" mitine dayanan kutsal ve bölünmez bir bütün olarak
kabul edilir.”
İslamcılar
için millet kavramı “ırk, dil veya coğrafi sınırlara dayalı modern ulus-devlet
anlayışından farklı olarak dini ve itikadi
bir birlikteliği (ümmeti) ifade eder. Bu yaklaşım, köklerini Kur'an
terminolojisinden ve Osmanlı'nın geleneksel sosyopolitik yapısından alır.”
Her
üç ideolojide toplumun genel yapısından bağımsız olarak, iktidara geldiklerinde
devlet yapılanmasını buna göre düzenlemek, toplumu ideolojileri doğrultusunda
dizayn etmek amacını taşırlar.
Ancak,
Toplumun
genel yapısının buna müsait olup olmadığını düşünmezler. Zaten öncelikli
amaçları savundukları deliller vasıtası ile devleti ele geçirmektir.
Devleti
ele geçirdiklerinde toplumu dönüştürmede başarılı olabilirler mi? İstisnasız
tüm ideolojiler amaçlarına ulaşmak için otoriter davranmak zorunda
kalmışlardır. Ama başarılı olamamışlardır. Ya iktidarı bırakmak zorunda
kalmışlar ya da ideolojilerini sulandırmışlardır. Sonunda geldikleri noktaya
kendileri bile anlam veremezler. Bunun dünyada örnekleri çoktur.
Gelinen
noktada, toplum değerlerini, geleneklerini ve hatta (sosyalizmde olduğu gibi)
sınıfsal yapılanmasını tasfiye etmişlerdir. Toplum kesimleri arasındaki yüzyıllardır
deneme yanılma ile oluşturulan hassas denge yok edilmiş, toplum insan yığınları
haline getirilmiştir. Gün gelip toplum basıncına dayanamayıp tasfiye
olduklarında değerlerini, sınıflarını yitirmiş, darmadağın olmuş topluluk
bırakmışlardır. Ülke artık geri dönüşü zor bir yola girmiştir.
Özelde,
bizim gibi imparatorluk bakiyesi bir ülke için oldukça iç açıcı olmayan
durumdur.
Osmanlı
İmparatorluğunda milletleşme yolundaki çalışmalar gelişmiş ülkelerden çok sonra,19.
Yüzyılın sonlarından itibaren ivme kazanmış, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra
devlet politikası haline gelmiştir.
Lakin,
20.
yüzyılın ideolojiler çağı olması, cumhuriyet yöneticilerinin ideolojik
yaklaşımları, yukarıda da bahsettiğimiz gibi siyasi partilerin ve elitlerin
toplum değerlerini ideolojiler üzerinden tanımlamaları hem değerleri dejenere etmiş
ve hem de karşıtlarının değersizleştirmelerine maruz kalmıştır.
Mesela,
Sosyalistler
için din afyondur, tasfiye edilmeleri gerekir. Milliyetçilerin lügatinde etnik
guruplar yoktur. İslamcılarda ise, milletin adı anılmaz, Müslümanlar ve
gayrimüslimler vardır. Hayat İslami yaşamdan (!) ibarettir. Her şeyin dinle
bağlantısı olmalıdır.
Halbuki,
Hayat
ne siyahtır ne de beyaz. Her ikisi arasında gri alanlar vardır. Üzerinde
yaşadıkları toprakları ortak vatan bilmiş toplumun, yüzyıllardır oluşturdukları
değerler manzumesi vardır. Bunları yok saymak, topluma “kitaptan okudukları”
ideolojilerini dayatmak “leyleğe ancak kuşa döndün” meselini dayatmak gibidir.
Sosyalist
bir arkadaşımın Türk olduğumuz için övünmemiz gerektiğini, dinin toplum için
olmazsa olmazı olduğundan bahsetmesi… Eskiden Türk tarihini Cumhuriyetin
kuruluşundan itibaren başlatanların, “bizim binlerce yıllık tarihi geçmişimiz
var” demeleri… Milliyetçilerin aynı vatan içinde yaşayanların etnik
kökenlerinin farklı olabileceklerini artık düşünmeleri… Tesettürlü bir hanımla
serbest giyinen bir hanımın caddede kol kola neşe içerinde yürümeleri… Toplumun
(aslında var olan ama bastırılmış) duygularının gün yüzüne çıkmasının
göstergeleridir.
Galiba
yüzyıllık cumhuriyet tarihimizde milletleşme yolunda yeni bir evreye geçiyoruz.
Günümüzde yaşadığımız tüm olumsuzluklar, yukarılarda yaşanan (toplumun çok da
hoş görmediği) kavgalara rağmen toplum metanetini koruyor. Gördüklerim benim yarınlara
ümitle bakmamı sağlıyor. Umarım yanılmam.
Kısaca,
Toplum
ideolojilerle değil, değerleri ile yaşar ve gelişir. Devletin vazifesi bu
değerlerin çağın gelişmesine uygun olarak yenilenmesinin yolunu açmaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder