Bu Blogda Ara

9 Şubat 2017 Perşembe

Böcelü Pancarın Üzerine Acı Su İçilir…

Efendim,
            Ben acı suya çok düşkünüm. Her ne kadar münafıklar iki de bir analizi gözümüze dayasalar da; ben yine de atadan-dededen yadigar acı suyumdan vazgeçmem.
            Alışmışım bir kere,
            Sosyetik bidonlarda satılan albenili sular beni kandıramıyor.
            Dolayısıyla,
            Acı suyun geçmişini yaşım elverdiğince bilirim.
            Mesela,
           80’li yılların ortalarında bendeniz naçizane belediye encümen üyesi iken acı su hattının yenilenmesine karar vermiştik.
            Ceviz deresi mıntıkasından yenileme çalışmalarına başladığımızda bir de ne görelim; Ünye Çimento Fabrikası lojmanlarında helalarına kadar acı su hattı döşetmesinler mi?
           O zaman anladım ki bu fabrika benim ülkemin fabrikası değil… Hele Ünye’min hiç değil.
           Benim bu kadar fazla şaşırmam aslında yersiz.
           Malum olduğu üzere bu fabrika omzu kalabalık “vatan kurtaran aslanların” fabrikası... Onların her bir şeyleri altın değerinde “idi!”
            Lakin…
            Acı suyumuzu horlayan ve kadir-kıymet bilmeyen sadece Ünye Çimento Fabrikası olmadı elbet,
            Önceleri Ünye'nin simgesi haline gelen ve hayır-hasenat için acı su çeşmesi yapma yarışı haline gelen medar-ı iftiharımız sonraları rant kapısı haline gelmeye başladı.
            Önce,
            Geçmiş belediye başkanı Necip Avcı zamanında çeşmelerin çoğu sökülüp yerlerine pres tuğladan çeşme yapıldı.
           Hiç tuğladan çeşme olur mu? Diyelim fazla ilerisine gitmeyelim.
            Daha sonra baktık ki,
            Kap kaçak ve araba yıkama çeşmeleri haline geldi.
            Sonra,
            Büyük şehir belediyesi geldi hepsine el koydu.
            Uyanıklar ya… İnşaatlar yetmedi acı su rantına göz diktiler. Gerekçeleri “efendim millet çeşmede araba yıkıyor.”
            Araba yıkama çeşme köreltmenin gerekçesi olabilir mi? Vazifen suyumuzu gerçek değerine oturtmak değil mi?
            Amaç hınzırlık… Mesela suyun kullanım hakkını bir taraflara kaydırsak nasıl olur? Belki de ben hınzırım da… Gıybet yapıyorum. Ama bu memlekette birazcık daha şehirlilik ruhu kalmış ki… Millet yemedi, karşı çıkıldı.
            Bunlar işin bir yönü,
            Siz ne kadar kadılar, ermişler, kaptanlar şehriyiz deseniz de…
            Ya da,
            Akçaya oksijen tabelaları dikseniz de… Görünen köy kılavuz istemez.
            Elimden gelse Enver efendinin kulağından tutup Cumhuriyet Meydanındaki çeşmeden ağzını dayatıp su içirttirirdim.
            Eğer midesi bulanmasa anlarım ki “şeherlü” olmuş. Kaderimiz der… Başkaca da bir şey demem.

           

17 Ekim 2016 Pazartesi

İmparator… Fatih Terim!

          
           
             Malum… Milli takımımızın futbol direktörü…
             Direktörlük ne ki? Kralı… Yetmez… İmparatoru.%57 başarı ile nasıl imparator olunuyorsa artık…                                                                                     
             Onun hayat hikâyesini okuduğunuzda… Futboldan anlamasanız da… “Yahu bu işte bir iş var…” Dersiniz.
             Sonra da… Allah, Allah bu nasıl olur…” Diye de hayretler içerisinde kalırsınız.
             Ben Sovyetler Birliğinin dağılma sürecini (merakım gereği) anlatan yazıları, kitapları imkânlar ölçüsünde okurum.
             İlaveten,
             O günleri… Ve özellikle ülkemize gelen (zamanın) Sovyet vatandaşlarının durumlarını, hal-hareketlerini gözlemleyip netice çıkarmaya çalışanlardanım. O zamanlar da böyleydi… Her şey kapanın elinde kalıyordu… Sovyet ülkesinde.
              Bunun yanı sıra…
              Günümüz “devletçiklerini” de takip ederim. Mesela Mısır gibi… Mesela Ukrayna gibi… Yine mesela Irak… Suriye gibi... Azerbaycan ve Hazarın karşısındakiler gibi… Vs.
              Hepsinin de ortak özellikleri… Kıymetleri kendinden menkul... İnsanüstü “lütuf” olarak nasip edilmiş… Tartışılmaz liderlerinin yanı sıra…
              Uğrunda ölen vatanperverinin… Vatan hainlerinin tarlalarda bolca yetiştiği… Yim paraya almayanın kovalandığı ülkeler olması. Bir de “delikanlı takımının” sebilden de öte… Ve aynı zamanda da kutsandığı…”
             Ama o denli de… Kitabına uydurulmuş… Söğüşlenmenin… Hamut-u gırtlakların bol olduğu ülkelerdir.
             Hayret edilecek bir şey daha vardır…
             Delikanlıya bakarsın… Adamın eni-boyu belli… Meziyetlerini alt alta toplamaya kalksan… Kırk yıl arasan iki tane matah bir şeyini bulamayacağın birisini başımıza “Kral Faruk” yapmışlar.
             … Geçen gün bir arkadaşım… Laf nereden geldi ise… “Yakup biliyor-musun? O asıp-kesen fiyakalı BABA TAKIMI var ya… Aslında onlar baba falan değil… Onlar görülmeyen asıl babaların orta oyuncuları...”
             Ben onun yalancısıyım…
             Yahu laf nereden nereye geldi… Biz İmparator Fatih Terimden bahsedecektik değil mi?
             Biz kim… Futbol kim?
             Fukaranın çenesini… Zenginin yeşil dolarcıkları yorarmış…
             O misal… Biz kendi derdimize bakalım.
             Mesela şu çöp meselesi ne oldu? Kent Konseyi çöp alanını Kızılca-keseden kaldırtmanın(!)  cakası ile… Anında müjdeyi verdi.
             Lakin…
             Daha yakına… Ceviz-deresine gelmiş diye dedikodular var...        
             Çöp alanı elbette önemli… Ucu şeyli değnek gibi… Herkes kokusu bana bulaşmasın diye öteye-beriye iteliyor. Bakalım hangi Gurabanın başında patlayacak?
             Bugünlerde beni en çok ilgilendiren... Ne İmparatorların dellenmeleri… Ne de çöp kokutmaları…
              Bütün derdim… Hükümet caddesine dökülen “abuk desenli” kaldırım betonunun üzerine sürülen rengarenk boyalar ile verniğin kaç günde yolunacağı…
              Acaba üç ayda mı?...Yoksa beş ayda mı? Yoksa yoluk-landı da benim mi gözümden kaçtı?

              Şimdilik bütün derdim bu… Bir de bu gibi durumlarda… Rahmetli Cem Karacadan dinlediğim…“Raptiye rap-rap… Zaptiye zap…zap.” Şarkısı.
             



21 Temmuz 2015 Salı

Haktır Bana! Şaha Biat Etsem Beni İmam Yapar mı ki?


Meğerse rahmetli anam benden akıllı imiş… Okumuş, mürekkep yalamış biriyim ya… Elbette ümmi anacığımdan daha akıllı olacağımı zannederdim.
       Ama ne var ki, kazın ayağı öyle değilmiş… Akıllı olmanın, tahsille uzaktan yakından alakası yokmuş… Akıl da yetmiyor dostlar… Uzak görüşlü de olacaksın.
       Rahmetli anam,
       Ben ilk mektebe daha yeni gitmeye başladığımda “ben Yakup’umu hoca yapacağım” der başka bir şey demezdi.
       Sözünü ettiği hocalık elbette din hocalığı idi… Yaşım ilerledikçe her hoca değişinde yüzümü buruşturmuş olacağım ki…
        Bu sefer “imam olacak benim oğlum” demeye başladı. Demek ki imamlığın mertebesi hocalıktan daha yüksekti.
        Yoksa cumhurun reisi ikide bir cumaları imamlık yapacağım diye tutturur muydu?
        Lakin…
        Aklım göğe erip, dilim pabuç kadar olmaya başladığında…
        “Hee öbür oğullarınla bu dünyayı garanti edicen… Benimle de öbür dünyayı değil mi…” Demeye başladığımda her defasında topuğu pelit odunu terliğin arkamdan seğirttiğini hatırlarım.
        Aklı, fikri bu dünyada gızma banyolu beton binada yaşamak olan bendenize elbette ki din hocalığı fukaralıktan öte bir şey ifade etmiyordu.
        Nasıl ifade etsin ki?
        Arada bir, birileri mevta olacak… Bütün rakiplerini atlatıp mevtayı pür-ü pak edeceksin… Devir yapıp talkından sonra öyle bir aşk ile hatim indireceksin ki… Eline üç beş kuruş çoluk çocuk nafakası geçsin.
        Ramazanı dört gözle bekle ki… Bir ensesi kalının softasında et yüzü göresin. Uğurlarlarken de cebine “çaktırmadan” bayram harçlığı koyup “ağzına sağlık hocam, çok güzel okudun” desinler.
        Rahmetli anacığım öbür oğullarından alamadığı muradını benimle gideremeyince büyük bir hayal kırıklığı yaşadı.
        Anacığım bu yüzden beni ileriki yıllarında affetmiş midir bilemem ama… Şu anda ben kendimi affedemiyorum.
        Öyle ya,
        Gideydim İmam Hatibe… Olaydım bir kenar-köşe camisine imam… (Sanatkâr ruhlu biriyim ya) Öğreneydim inşaat boyacılığını… İşten arta kalan zamanlarımda camiye şöyle bir uğrayıp usturuplu bir namaz kıldıraydım… Ya da cemaatsizlikten Cumadan Cumaya uğrasaydım…
         Boyacılık yerine fırıncılık yapsam daha mı karlı olur acaba? Yok, fırının tavı bana cehennem zebanilerini hatırlatır arkadaş… En iyisi Büyük cami kapısında kabir tahtası satmak...
         Maaşım bankadaki hesabımda biriksin… Tövbe-billâh onu bozar mıyım? Onlar bana beş mertebeli apartuman için lazım olacak.
         Cuma hutbelerinde de biraz haktan hukuktan bahsetseydim… “Ey millet doğruluktan şaşmayın… Yoksa öbür tarafta kızgın demirler sizi bekliyor…”Deseydim. Giderken de camiye üç-beş lira elektrik parası bırakın…”Diye de ilave etseydim.
         Dedim ya… Anacığım benden akıllı imiş.
         Bir de… Kurdum mu bir kumpanya… Hak vaki gecelerinde ilahilerimle mevtanın cennete gitmesine(!) yardımcı olup sevap da işlemiş olamaz mıydım?
         Merdiven altı kumpanyalarına karşı tedbirli olurduk elbet… Yoksa piyasayı bozdurup boşuna kürek sallamış olurduk.
         Ama böyle bir şey olacak olursa;
         Hiç tenezzül etmez…“Valla mevta sahipleri kendileri bilirler… Biz yılların yol, yordamcısıyız… Rahata erdirmenin geçeklerini herkesten iyi biliriz.”Der dert etmezdim.
         Hatta rahmetli beynamazlar rüyalara girer… “Allah senden razı olsun hocam… Sayende burada çok rahatım…”Derlermiş. Bu işin uzmanı dostlarımın yalancısıyım.
         Hele bir de Allah “yürü ya kulum…” Der de… Bir yerlere baş olursam var ya… Deyme keyfime gitsin.
         Arada bir cakasına imamlık yapardım. O zaman camiler de yetmezdi…
         Şöyle büyücek bir top sahası lazım bana… Ki cümbür cemaati bir solukta, rahat rahat alsın… Dini bütünlerin tebrikine doyum olmasın.
         İşte Ana sözü dinlemeyenin hali… “Öbür tarafı bilmem ama... Gitti bu taraf!”

         Vakit geç sayılır mı acaba? Şaha biat etsem vaziyeti kurtarabilir miyim ki?

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Fİ TARİHİ…

           Fi tarihi… Üniversite yılları… Bir Pazar sabahı…
           İştahıma vurdu… Menemen yapıyorum… Sıra yumurtayı kırmaya geldi…
           Hevesle ve iştahla çat… Kırdım.
           Kırmamla birlikte etrafa kötü bir koku yayıldı. Yumurta menemenin üzerinde dağıldı…
           Canım yumurtanın çürüdüğüne mi yanarsın… Menemenin ziyan olmasına mı? Yoksa aç kalıp hevesimin kursağımda kalmasına mı?
           Bu sabah içimden geldi… Bir soğan yahnisi yapayım dediydim… Sonunda umursamadan ve de düşünmeden yumurtayı kırarken aklıma geldi yukarıdaki hatıram.
           Hüzün… Ve kederli bir tebessüm,
           Nereden nereye…
           Anam saman içerisinde yumurta gönderirdi. Ben de o yumurtaları evin en soğuk köşesinde saman içerisinde saklardım.
           İstihkak her gün bir tane… Sonrasında malum… On beşinci günden sonra yumurtalar saman kokmaya başlardı.
           Ben de bir an evvel bitirmenin yollarını arardım. Rafadan olmazdı, çünkü saman kokardı.
           Mutlaka bir şeylerin içine katmam lazım ki kokusu dağılsın.
           Anam günlük yumurta gönderecek değil ya,
           Menemendeki gibi… Arada bir kötü sürprizler de olurdu…
           Bir yumurta… Beş-on gram yağ… Kaşığın burnuyla salça… Bir baş soğan ve iki iri domates…
           Hepsi bunlar… Toplasan değeri yim para…
           Hayat bu kadar mı değerliydi… Yoksa o kadar mı sefildik,
           Ve bugünün göz doymazlığını hangi kefeye koymak gerekir? Sadece çöpe attıklarımız bunların fersahı…
           Karar vermek zor.
           Bu arada gözüm televizyonda… Bir belgesel… Yer Peru’nun ücra bir köşesi ve dağın başı…
           Köhne bir bina… İçerisi ana-baba günü… Dışarıda sırasını bekleyenler hakeza…
           Mütevazı bir doktor… Hastası yetmişlik bir kadın… Belli ki yılların yorgunluğu var yüzünde.
           Kadın on yıldır görmüyor…(Bilimsel adını kaçırdım) Gözünde perde var.
           Derme-çatma ameliyat masasında yaşlı kadının gözündeki perdeyi alıyor ve kendi ürettiği lensi takıyor.
           Bu ameliyatın Batıdaki maliyeti sekiz bin dolar.
           Yirmi dört saat sonunda bandajı çıkardığında yaşlı kadının mutluluğunu hangi usta yazar kâğıda dökebilir?
           Dün akşam gece geç vakitler seyrettiğim programı anımsadım… Uyku kaçtığında seyredilecek bir program…
           Sosyetik hastane yatağında güzel mi güzel genç bir taze… Doktor itina ile sargıları söküyor… Taze ve şaheser yeni burun arz-ı endam ediyor… Doktor şaheserini uzun-uzun inceliyor
           Doktor gururlu…” hastamız bana geldiğinde ruhen o kadar çökmüştü ki onu mutlu etmek benim için zorunluluk oldu…”
           Maliyet… Seksen küsur bin dolarcık…
           Dünya işte,
           Herkesin kantarının ayarı farklı…
           Kimi yim paraya kâinatı satın alır… Kimine kâinatı yedirsen doymaz.
           Neyse,
           Gelin Mazhar Alanson’u dinleyelim… Yazımızla ne alakası varsa?

            http://youtu.be/CNnth74dKBE

MİHENK TAŞI…

         
Dün akşam Ünye’nin hafif ılıkça gecelerinden biriydi. Baharı yaşadık mı? Yoksa Temmuz ayının başında doğrudan yaza mı gireceğiz? Belki de bu gidişle yaz hiç gelemeyecek ya…
            Onun içindir ki “Ünye’nin ılıkça gecelerinden biriydi” diyorum.
            Hep yağmur… Hep serinlik… Gerçi Ramazan günlerinde iyi de olmuyor değil hani…
            Çayımı terasta yudumlayayım dediydim… Bir ara gökyüzünü seyrederken mal-u hülyalara daldım yine…
            Benimkisi tefekkür müydü? Yoksa başka işi kalmayanların kendisine iş araması mı?
            Her ne sebepten olursa olsun konu kâinata geldi. Fi tarihinde yani binlerce yıl önce sımsıkı bir kütle patladı… Gazları kâinata yayıldı. Sonra yine sıkışmaya başladılar ve yıldızlar oluştu, galaksiler teşekkül etti.
            Yıldızlar doğdular… Sonra öldüler… Ve sonra yine doğdular… Bu böyle sürüp geldi.
            Kâinat da ha bire büyüdü… Ha bire genişledi… Genişlemeye devam ediyor.
            Bilim adamları öyle söylüyor… Kuran-ı Kerim de öyle diyormuş. Diyormuş diyorum… Ben de âlimlerin dediğini diyorum. Dedikleri elbette doğrudur. Yalan söyleyecek halleri yok ya…
            Lakin…
            Beni gece serinliğinde buram- buram terleten kâinatımızın hafızamızın alamayacağı kadar muhteşemliği karşısında aciz kalmam değildi.
            Beni terleten… Kâinatın başlangıcından da öte ne vardı? Yani sıfır noktası ne idi? Bütün bunları eminim ki Dünya kurulalı beri bütün insanlar az-çok düşündüler ve düşünmeye de devam ediyorlar.
            Kaç bilim adamı bu yüzden kafayı yedi kim bilir?
            Dolayısıyla artık bu yüzden kafayı yemenin… Modasının geçtiğini düşündüğümden olacak ki… Ben bir adım daha öteye gittim.
            Kâinatın ötesinde devasa bir boşluk var ki… Bu yüzden kâinat ha bire genişliyor, dur durak bilmiyor. Bu boşluk nasıl bir şey?
            Ve bu boşluk ne kadar? Boşluk nerede sona eriyor? Onun ötesinde ne var? Yoksa bu boşluktan sonra bir kâinat daha mı başlıyor?     
            Tüm bu sorular karşısında benim terlememi hamur işini biraz fazla kaçırdığıma da hükmedebilirsiniz… Başka işin mi yok da diyebilirsiniz…
            Ama benim buram-buram terlemem hamur işini biraz fazla kaçırmamdan da..Ya da başka işimin olmadığından da  olsa bile… Kâinatın bu gerçeğini yok etmiyor ki…
            Gerçek!
            İyi de… Gerçek ne? Neye göre ve hangi kurallara göre?
            Geçende bir internet sitesinde kızılötesi, mor ışık vs. gibi çeşitli ışık kaynaklarından baktığımızda Dünyamız çeşitli şekillerde görünüyor. Hiçbir görüntü birbirine benzemiyor.
            Nitekim bazı canlıların bizden farklı gördükleri ve işittikleri biliniyor. O zaman hangi görüntü gerçek?
            Ya da kâinatın bildiğimiz bölümlerinde yaşam yok diyoruz. Acaba öyle mi? Zannediyoruz ki mihenk taşı biziz. Bütün kâinat bize göre kurgulandı?
            Acaba öyle mi? Bence değil…
            Öyle olsa idi yani mihenk taşı sadece bir tane ve biz olsa idik… Kâinatın “cındık” kadar nüvesi olan biz insanoğlu hiç birbirimizle kavga eder-miydik?
            Ya da oruç dâhil kendimizi tımar etmek için çeşitli yollara başvurur-muyduk? 

24 Haziran 2013 Pazartesi

GEMİ UFUKTA KAYBOLURKEN...

        GEMİ UFUKTA KAYBOLURKEN…
       “İçim acıyor…” Dedi… Buruk ve küskün… “İçim acıyor…”
       Kızım “Onca yıl annem sana hizmet etti… Ona ne verdin ki? Eğer vaktiyle işten çıkarmasaydın, şimdi çok parası olacaktı?” Dedi.
       Yutkunarak bunları söylüyordu karşısında kendini dinleyen arkadaşına.
       Yüzündeki hüzünlü gülümseme ile sözlerini sürdürdü “Sanki anasını odalık aldım? Bunca yıllık çalışıp, didinmem kendim için-miydi?”
       Arkadaşı teselli kabilinden dudaklarından belli belirsiz sözler dökülse de… O bunları duymuyordu… Kendi kendine konuşur gibi “Ben anasını odalık almadım ki…” Diye tekrarladı. “Sevdim de aldım. Evimin hanımı olsun… Can yoldaşım olsun istedim…” Arada kaçamak bakışlarla ufukta bir şeyleri takip ediyor gibiydi.“Rahat etsin, gündüz iş yorgunluğu ile gece ev işleriyle uğraşmasın idi amacım. Evime, çocuklarıma sahip çıksın istedim. Yuvamızı her zaman neşeli, sıcak tutar dediydim. Dert ortağım, sığınacak limanım olur diye düşünmüştüm.”
       Arkadaşı ona dikkat kesilmişti. Ama o bunun farkında değildi. Dalgın ve hüzünlü…
       “O bunları dinlemedi bile… Ne dedi biliyor-musun? Anneme ne verdin ki? Verdiklerini de sana ettiği hizmetle fazlasıyla hak etti… Dedi kızım… Öz kızım bana bunları diyen… Hem de hesap sorarcasına…”
        Sesinde kızgınlık yoktu. Hüzünle karışık sitem vardı.
        Kederi katmerleşti… Oturduğu koltuğu hafifçe yan çevirdi… Pencereden dışarıya baktı. Dalgın, hüzünlü gözleri uzaklarda gözünden kaçırdığı bir şeyleri arar gibiydi.
        “Biliyor-musun?” Dedi arkadaşına tekrar. Pencereden gözlerini ayıramadan “Ortak hayat kurmak kolay da… Hayat yoldaşlığı zor… Hem de çok zor.” Arkadaşı başıyla tas-dikledi sözlerini.
        Cümleler ağzından kesik-kesik dökülüyordu. Böyle şeyleri konuşmaya alışık değildi. Bunları söylemek zor geliyordu ona. O özel konularını kimseyle paylaşmak istemezdi. Dertlerini, sıkıntılarını içine atardı. Bu yüzdendir ki kendi kendini yer, bitirirdi. Arkadaşı da üzülüyordu elbet onun haline. Gerçi onun durumu da kendisinden pek de farklı sayılmazdı ya.
        Yine de teselli vermeye çalıştı “Üzme kendini, onlar daha genç. Yuva kurduklarında neyin ne olduğunu anlarlar da…” Arkadaşı sözünü bitiremedi. Adam dalgın baktığı pencereden başını çevirmeden “iş işten geçtikten sonra değil mi?”
        Birden bire, yüksek sesle ve sanki kendini biraz önceki ruh halinden sıyırmak istermişçesine “Özgürlük nedir?” Diye sordu arkadaşına dönerek.
        Arkadaşı bu beklenmedik soru karşısında bocalarken, arkadaşının cevabını beklemeden kendisi verdi cevabı “ Canının istediğini, aidiyet duygusu yaşamadan, kimseye hesap vermeden yapabilmektir.”
        Arkadaşı bu cevap karşısında şaşkınlığa düşerken… Cümlesini tamamladı “Demeye getirir her zaman kızım”. Yine yüzündeki kederli tebessümüyle…
        “Olur-mu öyle şey… Zamane gençleri işte... Ne yaparsın?” Bu cümleleri daha çok teselli kabilinden söylemişti arkadaşı. Kendisi de söylediğine inanmıyordu ya.
        “Geçen gün telefonda hayat yordu beni, kenara çekilip kendimi dinleyeceğim… Kim nasıl isterse o şekilde yaşasın dediğimde…” Aniden aklına bir şey gelmiş gibi sözünü kesti… Pencereye doğru bir daha döndü, sanki uzun süre ufukta aradığı uzaktan geçen bir gemiyi tanımaya, yakalamaya çabalıyormuş gibi dikkat kesildi. Telaşlandı, yerinden kımıldanır gibi yaptı.
         Yutkundu… Dudaklarını ısırdı, birden bire yine o acı gülümseyiş belirdi yüzünde. Aynı ani hareketle arkadaşına dönerek“…Ne dese iyi? Hayat senin. Nasıl mutlu oluyorsan öyle yap dedi. Hem de hiç umursamadan.”
         Arkadaşı bu kadarına da pes der gibi “Allah-Allah deme yahu…”
         Fakat yine birdenbire sanki kendini saran keder, hüzün, dargın ve dalgın hali gitmiş; yerine rahat, kendinden emin ve bu sefer acıma duygusuyla karışık “Bana sitem etti geçen gün. Onunla telefonla konuşurken… Baba beni hiç aramıyorsun. Biliyor-musun, kuzenimin babası kızını her gün arıyor. Dedi.”
        Konusuna hâkim olanların emin haliyle sözüne devam etti.”Böyle hareket eden gençler özgür olmak için aileleri ile duygusal bağlarını koparıyorlar. Bağlarını koparınca da yalnızlaşıyorlar. Bu ikilemi bir gün anladıklarında iş işten geçmiş...”
        “…Ve gemi gözden çoktan kaybolmuş oluyor.” Son cümlesini yine pencereye dönerek söylediğinde yüzünde ufukta o gemiyi gözden kaybetmiş olmanın hüznü ve ıstırabı vardı.


14 Haziran 2013 Cuma

YOKSA NEFSİN AHLAKSIZ ÇIKARCILIĞI MI?




                "Ne çıkar bahtımızda ayrılık varsa yarın…

                Sanma ki hikayesi şu titreyen dalların.     

                Düşen yaprakla biter…

                Böyle bir kara sevda, kara toprakla biter."

                Zeki Müren’den muhayyerkürdi şarkısını dinlerken...

                Dün baharı düşündüm… Ulu Meşemin dibinde… Akkuşun serin yelleri gözlerimdeki hüznü silerken…

                Yeniden doğmanın sevincini yaşarken tabiat, toprağa karışmış gazellerden kuvvet aldığını biliyor-muydu acaba?

                Var olmanın hazzı, yaşama veda etmenin sebebi mi olmalıydı?

                Ya da bir kutsal dönüşümün kabullenmişliği ile tefekkür etmek…

                 Bu ne kutsal duygu, bu ne metanet Rabbim, gelirken dünyaya gitmeyi kabullenmek…

                 Sessiz, sedasız ve onca çetrefil, nefis kokan yolları arşınlarken…

                 Acaba bir hatıra bırakmak-mıdır, yoksa dünyaya tutunmak-mıdır?

                 Evlat bırakmak terk-i dünya ederken.

                 Ya evlada ne demeli?

                 Onca yaşanmışlığın, bunca emeğin ardından…

                 Kendini bu dünyaya armağan edeni,

                 Kendi elçeğiyle toprağa uğurlamak…

                 Yarabbi…

                 Buna metanet mi demeliyim…  Yoksa nefsin ahlaksız çıkarcılığı mı?





29 Mayıs 2013 Çarşamba

BENİ BEKLEME KAPTAN


          "Beni bekleme kaptan,
          Seyir defterini başkası yazsın
          Çınarlı, kubbeli mavi bir liman
          Beni o limana çıkaramazsın,"
          Kim derdi Cem Karaca’yı bu denli seveceğim,
          Ya da kim derdi Cem Karaca bu denli değişecek…
          Gençliğimde sesini içten içe sevsem bile; “Gomonis” Cem Karaca’yı sevmedim/sevemedim…
          "Ben ceviz ağacıyım Gülhane parkında
          Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında,"
          Cem Karaca bana çok şey öğretmiştir… Fark ettirmiştir…
          İnsanların çok yönlü olduğu,
          Ve geleceğin neler getireceğini kimler bilebilir ki!…
          "Düştüm mahpus damlarına
          Öğüt veren çok olur,"
          Kendi kozasını örerek,
          Kendi kendinin mahpusu olduğunu…
         " Unut beni unut arama
          Sakla bu mendili sakla,"
          İhtiyacı yokmuş gibi görünürken,
          Aslında “dur gitme” denmesini isteyecek kadar da mahzunlaştığını…
         " Bir çiviyi çakar gibi
          Vura-vura güne.
          Dörtnala gidiyoruz,
          Bizi bekleyen yere."
           ……..
          "Bir ayvayı dişler gibi
          Isır-ısır ömrümüzü
          Bir girdapta dönüyoruz
          Yaşamadan günümüzü."
          ……
          "İşte geldik gidiyorduk
          Bilinmez bir diyara.
          Eskiden karpuz idik
          Şimdi döndük biz hıyara"
          Rabbım;
          Bu muhteşem kainatta varlıkların en muhteşemliğini bana nasip ettiğin halde, kıymetini bilemeyip kendini ağız ile anüs arasına hapsedenlerden eyleme…
          Ve;
          Sana itibar etmemeyi meziyet sayıp,dünyalıkları putlaştırarak, onlar üzerinden insanları kullaştıranlardan eyleme
          Ve dahi;
          (Aklı sıra) Seni hakim kılmak istermiş gibi gözüküp, aslında kendi hükümlerini tesis edenlerden eyleme…
          Beni,
          Saçları “gıraldığı” halde hala iki arada bir derede kalmanın sıkıntısını yaşayanlardan eyleme…














28 Mayıs 2013 Salı

BALIK AVI


          Babam… Paşa Babam… Rahmetli çok iyi balık avlardı.
          Ama oltayla değil… Saçma ile idi onun ustalığı…
          Saçmanın her türlüsünü, her şekilde atardı. Bir keresinde derede aha iki “sümüç” balığı öyle bir yerden çekip çıkardı ki…
          Kimsenin aklı, sırrı ermedi.
          O günden sonra rahmetli anam, babam balığa giderken “Halıcı bismillah-la at şu saçmayı, sana nazar değer sonra” dedi.
          Babacığım da  “can almanın besmelesi mi olurmuş hanım”  diye karşılık verdiydi anacığıma.
          Anladım ki, avlanırken rahmetlinin “üreciğinin kuytularında”  merhamet duyguları dolaşıyordu.
          Ama ben babama çekmemişim…
          Hem olta ile balık avlamayı severim hem de yakalayınca garip bir zevk alırım. O ıslak saçmayı omuzlamak kadar beni ürperten bir şey yoktur.
          Üstelik bir de derenin ne kadar çör-çöpü varsa silip-süpürmek hiç de akıl karı gelmez bana. Yılan yakalamak da çabası…  Bir keresinde bir kulaçtan büyük yakalamıştık da… Dolam-dolam dolanmıştı saçmaya. Çil yavrusu gibi kaçıştıydık… Hala gözlerim önünde köftehorun dolanmaları.
          Babam da zorlamadı beni… Derdi ki, “Kabiliyet Allah vergisi, istek ise yürek işidir. Zorla güzellik olmaz”.
         Onun içindir ki Paşa Babama Ulu Büyük Dedemden daha bir sevecen bakarım.
         Neyse, bu son söz Ulunun hışmından kurtulmak için anmak istediğimdendir. Hepsi o kadar… Sohbetimizle yakından-uzaktan alakası yok.
         Bir gün babama neden olta ile balık avlamaya heves etmediğini sorduğum da “olta benim işim değil” …
         “Tek bir balık için onca dakika kazık gibi dikilip, beklemek hiç işime gelmez” demişti. Sonra gönlümü hoş etmek için “olta ile balık avlamak da ayrı bir sanat” diye de eklemişti sözlerine.
         Ama ondan öte ne o, ne de ben söz ettik olta balıkçılığından.
         Ta ki, bir gün bir çubuğa dizili “cindik” kadar balıklarla eve gelene kadar…
         “Ne” dedi gülerek, alaycı bir edayla… “Yakalıya-yakalıya bunlarımı yakaladın?”
         “Ne yapayım nasibime bunlar düştü” dedim… Yarı hiddetli… Kızarıp, bozararak…
         (Aslında biliyordu) “Oltaya nasıl yem takıyorsun anlat bakalım?”
         Cahil yerine konmak ağrıma gitmişti… Hem de hesaba çekilircesine… Kızarak ve tahrayla… Öylesine, sırf cevap vermiş olmak için  “Kancanın ucuna takıyorum ekmek yemi, sallıyorum gidiyor.”
         Güldü, evin kapısındaki kütmene çökerken “git bana ahırın oradaki gübreden iri bir solucan getir”.
         İsteksiz gittiğim ahır kapısından bir çubuğa kıstırarak iri bir solucan getirdim. Yüzüme baktı… Otoriter bir ifadeyle “ başarılı olmak istiyorsan mesleğinden tiksinmeyeceksin”.
         Galiba benim tavuk gübresinden tiksinmemem oradan gelir. Notumu düşeyim bu arada…
         Paşa Babam solucanı eline aldı bilgiççe inceledi… Biraz önceki ezilmişliğimin rövanşını almanın tam fırsatıydı, ” Neyine bakıyorsun baba?”
         Bıyık altından güldü... Umursamazca ”Dişi mi, erkek mi diye”…Kafa yaptı… İlave etti “Bir işte başarılı olmak istiyorsan her ayrıntıya önem vereceksin. En önemlisi işini ciddiye alacaksın”… Yine dersini vermişti…
         Bu arada kancayı inceliyordu… Yaptığım işe illa bir kulp bulacaktı ”Biraz küçük ama neyse”…
         Solucanı tiksinmeden başından itibaren kancaya geçirdi. Kancayı solucanın içinde sakladı… Solucanın az bir kısmı, sallanacak şekilde kancanın dışında kaldı.
         Tüm bunları yaparken nasihatlerine devam ediyordu… “Güneşin önünde değil, gölgede duracaksın. Ki gölgen dereye yansımayacak. Oltayı attığın yeri çok iyi seçeceksin. Yoksa boşa kürek çekmiş olursun. Hiç ses çıkarmayacaksın. En önemlisi sabırlı olacaksın”. Konuşurken sanki olağan şeyler söylüyormuş gibiydi.”Balığa rakibinmiş gibi bakacaksın. Onun hangi saatte nasıl hareket edeceğini ve nelerden hoşlandığını, nelerden ürktüğünü bileceksin”.
         Sonra solucanın içinde kaybolmuş kancayı yukarıya, gözünün hizasına getirdi. Evirdi, çevirdi, elleri yetmedi, gözleriyle kontrol etti… Önemsediği bir işi yerine getirmiş olmanın huzuru ve gururu ile oltayı bana uzatırken;
         “Hah işte şimdi oldu… Bununla değil üç sümüç sazan, derede ki camışları bile yakalarsın”…
         



5 Ocak 2012 Perşembe

BEN HİÇ YİRMİ YAŞIMDA OLMADIM Kİ!


https://mail.google.com/mail/images/cleardot.gif
     BEN HİÇ YİRMİ YAŞIMDA OLAMADIM Kİ!

“Paşa gönlümün bir gün huzur içerisinde olacağı günleri özlüyorum…”Bunu ben temenni etmedim. Mahallemizin kemale ermişi Tahsin amcamız sıkça söylerdi.

Biz ona Sucu Tahsin amca derdik. Galiba belediyenin su motorlarından sorumlu olduğundandı. Sucu Tahsin amca böyle derdi… “paşa gönlümün bir gün huzur içerisinde olacağı günleri özlüyorum.”

Bizler; o zamanlar bu sözlerin anlamını tasavvur edemezdik… Çocuk aklımızla…

Şu anda SÜAVİ söylüyor,”

"Ah gelmişken baharda sevda…

Olur mu veda?

Bilmez mi vefa?”

Bir gün dediler ki; Sucu Tahsin hakkın rahmetine kavuşmuş… O an hüzünlü sesi kulaklarımda çınladı “paşa gönlümün bir gün huzur içerisinde olacağı günleri özlüyorum.” Huzura ermişmiydi?Allah bilir.
Bu sözü ilk Sucu Tahsin Amcadan,  mahallenin derme çatma sedirinde, güz güneşinin ilık sıcaklığında sırtlarını kızdırmak için  babamla otururlarken duymuştum.
Babam sırtını kızdırdığı güneşe yan dönerek “lan Tahsin, ne diin sen daha ne günler göriceyük”

“Sus pus oldu sazendeler bu gece…

Hazırlan fırtına kopmak üzere…

Kalbime tünemiş kuşlar uçuştu…”

Elindeki fındık çubuğu ile yerleri çiziktirirken Sucu Tahsin amca “Yok be Memed, bize bundan sonra görmeyen göz, konuşmayan dil, duymayan kulak yakışır.”

“Hadi ya sende… Biz daha yirmiliğiz” diye çıkıştı babam. Hüzünlü gülümseyişiyle…
“Ben bir kördüm…

Senden çok sevgiler gördüm…

Ve seni böyle sürdüm…

Tuzla balın arasına…”

“Yirmilik mi?” dedi Tahsin Amca babamı dürterek… “Pehhh… Ben hiç yirmi yaşımda olmadım ki! …” Hüzün kokan sesiyle… Belli ki gülmek gelmemişti içinden.
 Halbuki babam yarenlik yapmak istemişti. Gerçi becerememişti ya…
“Ben yirmi yaşındayken iki çocuk babasıydım lan Tahsin… Yirmi yaşında baba mı olunurmuş… Dört yıl sonra askerden döndüğümde uşakları tanıyamadım”… Kederli yüzünü gizlemek istercesine… Zoraki gülümseyerek...

Ve o zaman anladım ki, babamın da bir sırrı vardı…

“Hasret sormuştun bana…

 Demiştin ki hasret ne?

 Yüreğim kara sevdam…

 Hasretimdin sen oysa…”
 Her ikisi de sustular… Uzaklara daldılar… Anlamsızlaştırdıkları dünyalarında kayboldular.

 Sucu Tahsin’den sonra babam balkonda çayını yudumlarken arada bir “lan Tahsin nerdesin” diye mırıldanırdı… Tahsin amcaların evini anlamsızca süzerken…

 Birkaç yıl sonra babamı da uğurladık.

………………

Ve gıpta ediyorum, yirmili yaşlarını yaşayamadan nice fidanların toprağa serildiğini gören ruhların, barış içerisinde hep beraber dünyalarını sabır ve metanetle anlamlaştırmalarına…

Selam olsun onlara...

…Ve lanet olsun… Sen ben kavgaları ile bizi birbirimize düşüren iki paralıklara…

NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

                    Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyre...