Bu Blogda Ara

22 Temmuz 2024 Pazartesi

AH BU İSİMLER!...

 











Size ülkemizde her şey ucuzladı desem, hatamı etmiş olurum? Hele de her şeyin ateş pahası olduğu günümüzde…

Ama ucuzluk derinliği olmayan şeyler de demektir. “Ucuzluk” kelimesine bir de böyle bakmak lazım.

“Ben yaptım oldu” deyimi de bir anlamda bu kelimeye delalet ediyor. “Güç, yetki bende, istediğimi istediğim şekilde yaparım. Kim ne diyebilir!?..”

Konuya yaklaşımınızda, bununla alakalı çeşitli örnekler verebilirsiniz. Hem de yerimizden hiç kalkmadan.

Ben, daha çok hoşumuza giden başka konu ve örnekleri olsa da, konuya isimlerden devam edeceğim.

Bana hangi okuldan mezun olduğumu soran yeni yetme mimarlara Devlet Güzel Sanatlar Akademisi dediğimde “orası da neresi” diye hayretler içerisinde sormadan edemiyorlar. Ben de bu (bana göre) anlamsız soruya alıştığım için Mimar Sinan’dan diye eklemeden edemiyorum.

Bu isim değiştirmelerin mantığını, isimleri değiştirenlerin hangi mantıkla isimleri değiştirdiğini (onca kafa yormama rağmen) yeterince anlamış değilim.

Bir de -atadan-dededen gelmiş- onca eski yer ve şehir isimlerinin-o ismin derinliğini bilmeden, önemsemeden- beğenilmeyip değiştirildiğine de şahit olduk.

Vaktiyle İlküvez Belediyesi kurulduğunda, teklifi İçişleri Bakanlığına yollayan teşebbüs heyeti bir sürprizle karşılaştılar. İlküvez isminin üzeri çizilmiş yerine “Taşkesiği” adı konmuştu. Taşkesiği adının gerekçesi de yoktu. Biz koyduk oldu. Uzun uğraşlar sonucu yeniden isim İlküvez’e döndü. Hâlbuki öteden beri yaylaya gidenlerin ilk üveze rastladıkları yer dolayısıyla koydukları isim. Bu arada Üvezin ham hurmaya verilen ad olduğunu yeri gelmişken belirtelim. Başka bir adı daha var ama adaba hürmeten bunu yazmayayım. Size bir ipucu vereyim. Biraz fazla yediğinizde bol, bol yellenirsiniz. Çok güzel pekmezi olduğunu da hatırlatalım.

Buradaki kaygının buraların öteden beri Türk yurdu olduğunu betimlemek için yapıldığı iddia edilebilir. İşi ucuzlatıp “kel alaka” isimlerin konulduğu da vakıa… Mesela, Çilader olmuş Çaybaşı. Hadi aslı Ermenice olan ismini değiştirme zarureti doğdu, bari yerel anlamlı bir isim koy. Çaybaşı’nda çayı bırak bazen içmeye su bulunamıyor. Tepenin başında bir yer.

Bizim “çokbilmiş” büyüklerimiz bu kadar hassasken ortalık yabancı kelimelerden geçilmiyor. Halkımız da bir âlem. Onların da aşağı kalır tarafı yok. İnsan halı yıkama dükkânının ismini (Ünye’nin çok eski adının olduğu gerekçesi ile) “Oney” adı koyar mı, ne işine yarayacak?

Bu arada Yunus Emre parkına zamanın belediye başkanının (turist gelir gerekçesi ile) ONEY ismini koymak istemesini bu garibanın meclis üyesi olmam hasbiyle karşı çıkıp Yunus Emre adını önerdiğimi belirteyim.

Dedik ya ülkemizde her şey ucuz diye… Adam vaktiyle hayrına çeşme, camii vs. yaptırıyor. Adını haliyle kendi adını veya anasının, babasının adını veriyor. Ya da sülalesinin… Zamanın resmi makamı da yeter ki bu memlekete eser kazandır diye buna cevaz veriyor.

Gün geliyor bu eser miadı dolmuş olabilir. Yeterli hizmeti göremeyebilir ya da eskimiş olabilir. O zaman mirasçılarına nezaketen yenilenmesi ya da tamir edilmesi için teklif et. Güçleri yetmiyorsa yardımcı ol.

Zamanında Cumhuriyet meydanına babamın adını yaşatacak hatırı sayılır masrafla, projesinin de ilgili idarenin onaylaması şartı ile bir çeşme yaptırmak istedim. Ama dedim, sonucu tahmin ettiğim için bir şartım var “ bir zaman sonra yıkmayacaksınız.” Kabul görmedi.

Günümüzde iktidarların reklâm aracı olmak özelliğini de taşıyor bu isimler. Zamanın yöneticisi şehrin ihtiyacı olan bir yapı inşa ediyor. Kendi adını koymaya utandığından ya yörenin milletvekilinin ya da iktidar partisinin genel başkanının adını koyuyor. “Yağcılarda inecek var kabilinden…” Sonra, sonrası malum... İktidar değişiyor, isim de değişiyor.

Neden böyle oluyor? Yazımın girişinde de değindiğim gibi akıl, sır erdiremiyorum. İzahı var ama zor.

SARAY CAMİİ HİKAYESİ;

Yetmiş yaşına merdiven dayadığım ve ömrümün altmış yılını geçirdiğim Ünye’mde beni utandıracak bir şey yaşadım.

Öyle ya,

Bunca yıl yaşadığım ve üstelik mimar olarak vazife yaptığım şehri sosyal ve kültürel olarak çok iyi bilmesi gereken ben, nasıl olurda bunu atlarım.

Geçen hafta ÜNYE TARİH KÜLTÜR VE DOĞAL VARLIKLARI ARAŞRMA DERNEĞİ’NİN düzenlemiş olduğu panelde yerel tarihçi AHMET KABAYEL arkadaşımızın Saray Camisi ile alakalı konuşması vardı.

 Kendisinden, Saray Camisinin bahçesine yapılan tuvalet binasının vahim durumu bir tarafa ismi ile alakalı en az onun kadar vahim bir gerçeği öğrenmiş olduk. Kitabesini (elbette) Arapça bilmediğimizden önünden lal geçtiğimiz, kimin tarafından ve hangi yılda yapılmış olduğu ayan beyan yazılı olduğu halde; camiyi, yanan sarayı yapanlar tarafından sarayla alakalı yaptırıldığı bilgisiyle yıllarca yaşadık.

Hâlbuki Saray Camii diye anılan camiyi KONDOROĞU HACI AHMET EFENDİ 1720 yılında yaptırmış. Kitabesinde aynen böyle yazıyormuş. Saray ise ondan takribi 90 yıl sonra yapılmış.

Kısaca, rahmetlinin hakkı göz göre, göre zayi edilmiş.

Yazımın uzaması nedeniyle sizi daha fazla sıkmamak için bu konuyu ve dersime iyi çalışabilirsem isimlerin ne kadar önem arz ettiğini gelecek yazımda devam edeyim.

 

 

18 Temmuz 2024 Perşembe

BİZ KIRK KİŞİYİZ!..

       

Hep şunu düşünürüm… AKP’nin meclise ilk girdiği seçim olan 2002 genel seçimlerinde AKP ve CHP hariç bütün partiler (DYP kıl payı kaçırdı) meclis dışında kaldı. Neden?

Görünürde birtakım nedenler sıralanabilir. Ama bana pek tatmin edici gelmemişti. Şimdi de gelmiyor.

AKP seçimden sonra köylünün Ziraat Bankasına olan borçlarının faizlerini sildiği gibi, o güne kadar çiftçinin ödediklerini de anaparadan düştü. Nerede ise tüm çiftçilerin borçları tasfiye edilmişti. Hâlbuki seçimden önce böyle bir söz vermemişti. Neden böyle af çıkardı?

Eğer maksat çiftçiyi rahatlatmak ve tarıma ivme kazandırmak için idiyse Saadet partisinin hazırladığı rapora göre bu alandaki üretici sayımız son 12 yılda %48 düşmüş.

İktidar şöyle bir savunma yapabilir; “Biz üretici sayısını azalttık ama üretimi ve verimliliği yükselttik.” Veriler bunun aksini söylüyor. Demek ki AKP’nin derdi tarım değildi. Ya ne idi? Bu arada köyde yaşayanlarımızın son yirmi yılda %45’den %10’lara düştüğünü de unutmayalım.

Diğer içinden çıkamadığım bir konu daha var.

Cemaat neden bu kadar güçlendi. Biz avam olarak safız, anladık. Bu devletin bilumum yöneticileri de mi saftı? Saftılarsa, öyleyse nasıl bu devlet bu güne kadar ayakta kaldı?

Tamam… Bu sorularla kafayı yersin diyeceksiniz. Ama dönüp dolaşıp ucu biz garip, guraba-ya dokunmasa gam yemeyeceğim de…

Ama şundan adım gibi eminim, bir şeyler döndü ve dönmeye de devam ediyor. Ucu kendilerine dokununca ne demişti AKP’li Ali İhsan Yavuz “hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu ama fark edemedik.” Biz guraba takımı da anladıysak Arap olalım. Ali İhsanının sözlerini şu şekilde de okuyabiliriz. ”Bunlar bizden baskın çıktı.”

Sonrasında malum olaylar… 15 Temmuz öncesi-sonrası gelişmeler, didişmeler, tasfiyeler, hainlikler, kahramanlıklar. Darbe mi değil mi? Darbe ise nasıl bir darbe? İlkokul talebeleri bunlardan daha iyi darbe planı hazırlarlardı. Bunun üzerinde yazıldı, çizildi. Tekrara gerek yok.

Cemaat oldu Fetö. Allah insanı bu duruma düşürmesin. Büyükler derler ki “ihtiras arttıkça ahlak ve akıl azalır.” Doğru söze ne denir!

Ama şunu da unutmamak lazım, yine büyükler der ki “çocuk her şeyi büyüğünden öğrenir.” Bunu da ben yumurtlamış olayım. “ Haddini aşan tekrarlar alışkanlık yapar.”

Benim kıt ama bir o kadar da şüpheci aklım, bana şu soruyu sorduruyor. Fetö devletin her kademesine bu denli nasıl sızabildi?

Öyle ya,

Devlet şirket değil ki, şirketin bile kendine göre bir hassasiyeti var. Her gelen çat kapı giremez ki!

“Efendim, uzun yıllar sabırla çalıştılar.” Devlet dediğin 20 yıllığına kurulmuyor. Yirmi- otuz yılda devlete sızılacaksa, demek ki devlette bir sıkıntı var. Halkın memnun olmadığı işlerin kötü olduğu ve kötüye götüren bir devlet var ortada.

O zaman kıt aklım bir soru daha soracak. “Devlet kimlerin elinde idi ve halkın hiç de hoşnut olmadığı bir kadrolaşma vardı da… Birileri cesaret aldı?”

Benim hınzır aklım AKP her ne kadar iktidara gelmiş olsa bile devleti yönetecek “inançlı” kadrolarının olmadığını söylüyor. Kadro biz isek AKP’de neyin nesi? Diyen bir zihniyetin- ki tasvip edilmeyecek bir şey- tasfiye edildiğinde yerine hangi normlarda bir kadrolaşma yapılacak?

İşte Türkiye’nin çıkmazı burada…

Türkiye Cumhuriyetinin “yaşam felsefesi” bir anlamda kırmızı kitabı amiyane tabirle sakatlarla dolu ki herkes kadrolaşma, bir anlamda emeni yani “devleti kapma” peşinde.

Yine benim kıt aklımın almadığı devlet bu hınzırlardan temizlendikten sonra –her ne ise- normal normlarına döneceği yerde başka bir çetrefile bulaşmış olmasıdır. Son günlerde dedikodu kazanı hep bununla kaynıyor. Yüzükler, dosyalar, el öptürmeler… Bunlardan çeşitli manalar çıkarmalar… Ankaralı olmadığım için bunlardan netice çıkarmak gibi bir kabiliyetim yok.

Yani mahalleyi bir babadan kurtaralım derken öbür babaya teslim etmek gibi… Memleket baba kaynıyor. Bizim zamanımızda oku da adam ol derlerdi. Şimdi okuma da baba ol diyenden geçilmiyor.

Şöyle söyleyebilirsiniz; Ne yapsın AKP, asılı yoksa komşudan da mı yardım almasın.

Kaldı ki,

Bu hem AKP’nin oyunu artıracak ve hem de “kadro” sıkıntısı çekmeyecek. O zaman şu soruyu sormak vacip olmaz mı “derdin ne?” Neden bu kadar dört elle sarıldın iktidar koltuğuna?

Burada yine bir şey daha geliyor aklıma,

Bu usul, yani “iti ite kırdırmak” çözüm mü? Bu iş nereye kadar sürecek? Her ölümlünün vakti-saati var. İhtimal ki ölümlü vakti-saati bizden daha iyi biliyordur. Bir gün vazifemi tamamladım hadi bana eyvallah mı diyecek. Benim aklım öyle diyor. Şimdi gel de sorma; “Amaçlanan ne idi, gerçekleşti mi ya da neresinde kalındı?” Benim için bir sürü muamma dolu işler. Bu yarım aklımla içinden çıkmam mümkün değil.

Meral Akşener’e oldum olası hep mesafeli oldum. Ama şu sözü hiç aklımdan çıkmaz. ”Biz kırk kişiyiz bu siyasette, herkes birbirinin ciğerini bilir.”

Şimdi gel de sorma,

Bu cengâver kırk kişinin başı kim. Yoksa başıboş, yüzergezerler mi?

Siz, siz olun Ankara’nın tiyatrolarına kanmayın. Yoksa seyirden çıktıktan sonra “anaa öyle-miymiş yav” demek zorunda kalmayın. Siz en iyisi “ne kopardıksa kar” derdine düşün.

Görünen o ki…Hayatta kalmanın çaresi bu çünkü!...

 




5 Temmuz 2024 Cuma

BOZKURT İŞARETİNDEN RAHATSIZ OLMAK!..

 

Malum olduğu üzere, Avusturya-Türkiye maçından sonra futbolcumuz Merih Demiral bozkurt işareti yaptı.

Her milletin kutsal saydığı, hürmet ettiği semboller vardır. Biz Türk kavimlerinin de ortak kutsalımızdan birisi de bozkurttur. Nitekim Batı Göktürk Kağanlığının bayrağı bozkurt simgeliydi.

Ergenekon destanında bize yol gösteren dişi bozkurt Asanadır.

1927 yılında tedavüle çıkan 5 liralıkların üzerinde bozkurt resmi vardı. Bu para 1937 yılına kadar tedavülde kaldı. O günlerin Dünya siyasetinden etkilenerek tedavülden kaldırıldı. 1922 yılında Osmanlı Devletinin arması kaldırılınca,1925 yılında yarışma açılmış, yarışmayı ressam

Namık İsmail’in eseri kazanmıştır. Eserde ay yıldızın altında Bozkurt resmi bulunmaktaydı.

Ama bu arma devlet tarafından kullanılmamıştır.

Şu da bir gerçek ki (Nazilerin gamalı haçları gibi) başka devletlerin sonradan uydurulmuş sembollerinden değildir.

Kısaca… Bozkurdun tarihin derinliklerinden gelen kültürel bir geçmişi vardır. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarında bozkurt çeşitli şekillerde kullanılmaya niyetlenilmiş ancak ihtimaldir ki günün siyasi şartlarından dolayı kullanmaktan vazgeçilmiştir.

Daha sonraki yıllarda MHP ve Ülkü Ocakları kurulduğunda Bozkurt Ülkücülerin sembolü haline gelmiştir. Yani Bozkurt kültürel öğeden çıkarılmış, siyasal figür haline getirilmiştir.

Milleti millet yapan diğer değerlerde olduğu gibi kültürel derinliklerimizden gelen sembollerimiz fütursuzca günümüze kadar kullanıla gelmiştir.

Bu arada,

Dini öğelerimizde aynı fütursuzluklara maruz kalmıştır. Günün modasına uygun olarak siyasi partiler ya parti amblemlerinde ya da paralel derneklerinde dini öğeleri kullanmışlardır.

Yanlışlık buradadır.

Milletin ortak değerleri bir partinin, derneğin, fikrin sembolü olmamalıdır. Tıpkı bayrağımız gibi bunların kullanılma çerçeveleri belirlenmeleridir.

Çünkü…

Milli semboller ve değerler (hangileri olursa olsun) kurumların sembolleri haline getirildiğinde o sembolün tarihten gelen değeri ve derinliği kaybolur. Kurumların taraftarlarının simgesi haline gelen sembol, o kurumun fikri yapısı ile değerlendirilir. Aleyhtarları da sembolü buna göre

algılar, değerlendirir.

Milli futbolcumuzun yaptığı bozkurt işareti bu manada değerlendirilmiş ya takdirle karşılanmış ya da eleştiri görmüştür.

Her ikisi de yanlıştır. Yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi, bozkurt milliyetçiliğin ve milliyetçilerin sembolü değildir.

Bir de,

Her kutsal her yerde kullanılamaz… Ve elbette her siyasal sembol de her yerde kullanılamaz.

Hem yersizdir hem de ikirciklik yaratır.

Siyasal anlamda kullanıldığında (ki bozkurt o hale getirilmiştir) milli takımdaki başka fikirde olanların nasıl bir tavır takınacağını bir düşünün!..

29 Haziran 2024 Cumartesi

BATAKLIKTA NE YETİŞİR?

 

                  
                         Bugün Karar’da bir haber okudum. Üsküdar belediye başkanlığına seçilen Sinem Dedetaş “AK Parti sosyal yardım bütçesini seçimde harcamış.”

Sinem Dedetaş 1981 doğumlu. Yani biz kocalmışlara göre daha “yeni yetme.” AK Partinin iktidara geldiğinde 20’sini henüz geçmiş. Bir başka ifade ile AKP öncesi hengâmesinde çocukluktan henüz yeni kurtulmuş.

Yıl 1984, darbe sonrası ilk belediye başkanlığı seçimlerinde seçim çalışmaları için Çaybaşı’na gittik.

Beni kendisine yakın gören Çaybaşılı bir tanıdığım yanıma yaklaştı. Ezile büzüle “bana şu kadar para verirseniz size köyümden şu kadar oy getiririm.” Dedi. Ne yapacaksın parayı dediğimde“ dağıtacağım, parasız olur mu bu iş.” Oylarında bir değeri olduğunu orada anladım.

Yine 1989 seçimleri;

Çaybaşı’nda bir köy, seçimden bir hafta önce büromda onlarla sohbet ediyorum. “Yahu filanca parti bizden fazla oy alıyor. Hizmeti getiren biz, parsayı toplayan onlar.”

Laf döndü, dolaştı köy imamının lojman yapımına geldi. Artık kaşarlanmıştım, “lojmanın eksik neyi kaldı?”

Sadece camları, bir de boyası dediler.

“Kolayı var, bana o partiden fazla oy getirin cam paralarını biz öderiz. Ama ondan önce ilçe başkanı ile görüşmem lazım.” Görüştüm, tamam ne gerekiyorsa yap dedi.

Köylüler o hızla gittiler. Seçimden bir gün sonra, pazartesi sabahı, seçim yorgunluğundan olacak büroya biraz geç geldim. Baktım, köyün hocası sabahın köründe gelmiş, keyifle sabah çayı içiyor.

Müjdemi isterim, tam 28 oy getirdim. Dedi. O köyden en fazla altı oy alıyorduk. Zaten topu-topu elli oyları var. Rakip parti sekiz oy almış. Yani tam tersi… Hatta oradan Komünist Partisine bile oy çıktı.

İlçe başkanımıza gittim, “abi adamlar yirmi sekiz oy getirdiler.”

Adamın morali bozuk, seçimden büyük oy kaybı ile çıktık. Eee n’olmuş?

Çekinerek “abi söz vermiştik, fazla oy getirirlerse imamın lojmanının camlarını biz alacaktık.”

Para falan yok, deyyus kalacağı lojmanının camlarını da kendisi alsın.

Sözümüzü yerine getirmediğimiz gibi, bir de adamları “deyyus” yaptık. Meğer seçimden önce FAK-Fuk-Fon paralarını kuruşuna kadar dağıtmışız. Kasa tamtakır. Üstelik hezimete de uğramıştık.

Sonradan duyduğuma göre falanca mahallenin muhtarının ikinci kat inşaatının iki ton demirini bile karşılamışız.

Kuyruğu kıstım, büroya geldim. “Git filanca camcıdan camlarını al, parasını ben öderim.” Ban akıl karı olmuştu. Daha mı tövbeler olsun…

Hikâyelerimize devam edelim… Yıl galiba ’98 falan, Ünye belediye başkanlığı seçimleri. Çiftlikte bakıcımla çalışıyoruz. İşlerimiz biraz sıkı, akşamüzeri oy vermeye gittik. Farklı sandıklarda oy kullanıyoruz. Gittiğimde geç kalmışız, meğer oylama bitiş saatini yanlış biliyormuşuz. Diğer partililer beni tanıdıkları için daha sandıkları açmadık, kullanabilirsin dediler.

Bakıcımın böyle bir şansı yok. İzin vermemişler. Döndüğümde suratından düşen bin parça…” Üzülme cezanızı ben öderim” dedim.

Homurdandı ceza ile kalsa iyi dedi. “Desene bir çuval un gitti.” Ne bir çuvalı iki çuval undu. Meğer ben karısını hesaba katmamışım.

Adamı iki çuval undan ettim. Daha neler-neler… Bunlar ilk aklıma gelenler.

Bu “hikâyelerden” sonra benim edebiyat paralamamam lazım. Gerek yok. İş anlaşılıyor zaten. Arif olan anlar misali…

Al birini vur ötekine… Ülkemde rant kapıları ardına kadar iktidarların emrinde olduğu sürece bu böyle devam eder gider. Muhalefetin çığırdığına bakmayın siz. AKP’nin hatası iktidarda çok fazla kaldı. Muhalefetin sabrı taştı. Arada bir koklaması lazımdı.

Öteden beri hep kafayı takarım, Erdoğan’ın oyu neden %53 ya da daha yukarı olmazda hep 51-52 bandında yürür gider?

Olmaz, Reis bunu hak etmiyor. Her seçimden sonra kan-ter içinde iki rekât şükür namazı kıldırmanın âlemi yok. Arpanın artırılması mı gerekir? İlgi alanım değil, ama bir çaresi olmalı…

2028’e daha çok var demeyin. Sayılı gün tez geçer der atalarımız. Benden söylemesi…

18 Haziran 2024 Salı

NEREDE O ESKİ KURBAN BAYRAMLARI? !...


İnsanlar hep eskiye özlem duyarlar. Bu eskiden de böyleydi. Hele insan yaşlandıkça, yaşadıklarına

olan hasreti daha da artıyor.

Bu belki de yolun sonuna gelmenin telaşa-sı, hüznü… Ne derseniz deyiniz. Kim bilir hatıraların

mayalanması, tatlanmasıdır.

Ne var ki;

Çocukluk yıllarımda büyüklerden daha az duyardım hasretle iç geçirmeleri. Büyükler daha mı

kalenderdiler? Yaşadıklarını daha mı tefekkürle karşılarlardı? Ya da günlerini hissederek yaşarlardı.

Belki de hepsi bir arada…

Pazara çıktığımda keyfim, neşem yerinde ise pazarcıya takılmadan edemem.”Ulan domatesler bile

olgunlaştıklarının farkında değiller.”

Son kırk yıldır dünya öyle gemi azıya aldı ki, yaşadıklarımızı daha özümseyemeden, tadına

varamadan bir başka boyuta geçiyor.

Bayramlar da öyle olmaya başladı. “Zamane” bayramlarını henüz özümseyemeden, alışamadan bir

başka boyutuna geçiyoruz.

Şimdi size desem ki; Bayramda şunları yaşıyorduk… İnanabirmisiniz? Özellikle yeni nesil…

Her ailenin, her kişinin bayram alışkanlıkları vardı. Filancanın durumu iyi kurbanı tek keser hem de

okkalısından… Nam salacak ya... Falanca ise tosundan başkasını tanımaz. Ya da “arkadaş seksen

kiloluk keserim, ortakçılıkla uğraşamam gibi… Kimileri de kurban ahiretliği oluşturlar. Her kurban

bir araya gelirler, bir elebaşının önderliğinde her birinin bir vazifesi vardır. Bıçakları, satırları

tedarik eden, kasabı bulan, kesilecek yeri ayarlayanların hep vazifeleri bellidir. Kimisi

paylaştırmayı iyi yapar. Ama serzenişler yine de bitmez. “ Yahu yine kemikli kaldı bana.”

Eğer birinin hanımı titiz ise yandı gülüm keten helva… Takazası bir hafta bitmez.

Kimisini benim gibi kan tutar, bilmem kaç metreden çaktırmadan seyreder, kimisi neredeyse

kurbanın içine düşer. Bir günlük kurban hikâyesi bir haftayı aşkın anlatılır. “Yahu bu seneki kurban

yağlı çıktı, ete değil de sanki yağa para verdik. Ya da rahmetli kurbana övgü dolu nağmeler.

Bundan kırk yıl evvel beş ortak kurban kestik. Kurban ortaklığımız o yıl kuruldu. Sıra

paylaştırmaya geldi. Bu işe en yatkın sensin dediler. Bıçağı elime tutuşturdular. Ne kadar ısrar

ettiysem, çamura yattıysam fayda etmedi. Şuna yağlı geldi, berikine kemikli yok öbürüne sert

tarafı derken vazifemi bitirdim ama kan, ter içerisinde kaldım. Bir daha paylaştırma işini

yapmamaya çifte yemin ettim.

Bu işin erkeler ve kesim tarafı… Bir de hanımlar tarafı var. Üç beş gün önceden leğenler hazırlanır,

bıçaklar elden geçirilir. Sini bezleri yerinden çıkarılır, bir kat yıkanır. Çocukların

bayramlıklarını saymıyorum. Kurban bayramında öncelik kurbandır ama çocuklar da göz ardı

edilmez. Çam sakızı misali yeni bir şeyler alınır.

Erkekler kurban derdinde iken ciğere katılacak soğanlar doğranır hazır ve nazır bekletilir. Ciğer

öncelikle çarçabuk eve gelir, ocağa konur.

Sabah hiç bir şey yenmez, ev halkı kısmi oruçludur. Kurban işi bittikten sonra acıkmış ev halkı

biran evvel oruçlarını bozmak için ciğerin ocaktan inmesini beklerler. Çocuklar sabırsızlıkla

analarının etrafında fır dönerler. Ciğerci kedileri gibi ocağın etrafında bekleşirler.

Sabredemeyen çocuklar çaktırmadan ocakta fakır-dayan ciğere ekmek bandırmaya çalışırlar.

Bir tarih ekmeği bandırmaya çalışırken anama yakalanmıştım. Okkalı bir azar işitmiştim.

“Kurban öğleden sonra kesilse idi akşama kadar aç mı kalacaktık?”

Bu sefer azar yetmedi, terliği kafama yemiştim.” Yoldan çıkmışsın, itikadın yok mu senin?”

Kurbanın paylaştırılması her ailenin meşrebine göre değişirdi. Ama mutlaka paylaştırma şekli

önceden bilinirdi. Ona göre hareket edilirdi.

Kısaca, kurban alınışından dağıtımına kadar bir seremoni idi ve dolu-dolu yaşanırdı.

Şimdi, bugünler…

“Azizim kurbanın bir sürü eziyeti var. Hayvanı almadan kendine ortaklar bulacaksın, kurban

saatine kadar nerede besleyeceksin? Kestirmek için sıra alacaksın, kim bilir kaçıncı güne gelir.

Hadi kestirdin, evde parçalaması vs. bir sürü eziyeti var. Bunlarla uğraşacağıma marketlerden

veya diğer yerlerden alıyorum hisse bana parçalanmış, paketlenmiş hazır geliyor. Ya da parasını

gönderiyorum bir hayır kurumuna adıma hayır yapıyor. Hem böylesi daha ucuza geliyor.”

Arkadaş kurban bayramında sen ne yapıyorsun?

“ Sağ olsun, hükümet tatili dokuz güne çıkardı. Ben de alıyorum çoluk-çocuğu tatile çıkıyorum.”

Ya konu-komşu… Fakir-fukara… Eş-dost… Toplumu var eden kültürel yaşamı saymıyorum. Onları ne yapalım?

“Ya… Yılda bir defa tatilimiz var… Onu da mı heder edelim.”

MİMARİ PROJELENDİRMELER ÜZERİNE…



Bugünkü Karar gazetesinde İbrahim Kiras’ın yazısını okurken aklım geldi  “Biz mimarlar aydın-

mıyız?”

Mimarlık hayatımda ( eğitim yıllarım da dâhil) yıllar bana meslek hayatımla ilgili çok şeyler

öğretti.

Bunlar mimarlık sanatı kadar hayatla ilgiliydi de…

Kişinin mimarlık sanatıyla alakalı kabiliyeti, aldığı eğitim kadar günlük hayatındaki mimarlık alanı

haricindeki yaşadıklarından da kaynaklanır.

Burada kişinin yani mimarlık mesleğini seçmiş mimarın kabiliyeti kadar entelektüel kişiliği ile de

önemli rol oynar.

Yaşadığı çevrenin sosyal yapısı, hayat felsefesi, teknolojik imkânları kısaca yaşadığı çevrenin

“hayat gerçeklerini” bilmeli o da yetmez analiz edebilmelidir.

Kısaca “toplum olarak nerelerden geldik ve nerelere gidiyoruz?” Bu soruyu her daim kendisine

sormalı, cevaplarını aramalıdır.

Okul talebeye mimarlık eğitimi verirken bunları “es geçer.” Bizim ülkemizde böyle, diğer ülkeler

nasıl bilemiyorum.

Yıllar içerisinde birçok olaylarla karşılaştım, bunlardan dersler çıkarmaya çalıştım.

Fakültede bitirme projemi kurula sunarken diğer hocalardan biri bana projem üzerine bir soru

sormuştu. Grup hocama medet uman gözlerle bakarken hocam “bana bakma mimar olacak

adam önce projesini savunmasını öğrenmeli” demişti. Fakültedeki dört yılımın sonunda bana

verilen ilk ve en büyük dersti.

Öyle ya, eser onu meydana getiren mimarın her şeyi idi. Altına imzasını attığı projesinin kefiliydi.

Nasıl ki bir yazarın yazdığı roman onun her şeyi ise proje de çizgilerden ibaret basit bir kâğıt

parçası değildi. Onun bir ruhu vardı, o ruhu veren de mimardı.

Bana ikinci büyük dersi veren bir belediye başkanı idi.

İlküvez belediye hizmet binasını projelendirdim. Amacım çevrede parmakla gösterilecek yıllar

geçtikçe sanatsal değerinden bir şey kaybetmeyecek bir eser meydana getirmekti.

Belediye işime hiçbir şekilde karışmadı, isteklerde bulunmadı. Özene, bezene projeyi çizdim,

belediyeye teslim ettim.

Temeller atıldı, bina zemin üzerinde boy göstermeye başladı. Birkaç ay sonra merak ettim bir

gidip bakayım dedim.

Binanın çizdiğim proje ile hiç alakası yoktu. Başkan Mehmet Tombaş’a serzenişte bulundum.

Dedi ki “ Yakup seni anlıyorum, en güzelini yapmak için didindiğini de biliyorum. Bu konuda sana

müteşekkiriz. Ama hiç düşündün-mü İlküvez’in şartları bu projeyi yapmaya yani parasal kaynağı,

kalifiye ustası, malzeme tedariki bunlara elverişli mi?”

Anladım ki,

Mimar projesini yaparken mal-ü hülyalara dalmamalı.

Mimar Sinan’ın ilk büyük eserini neden elli küsur yaşında yapabildiğini o zaman anladım.

Bana ders oldu.”Mimar yaşadığı çevreyi çok iyi tanımalı ve gerçeklerini çok iyi bilmeli.”

Mesleğimin ilk yılları... Bir müşterim doğal olarak kendi evinin sahibi olmak için yıllarca para

biriktirmiş. Çoluk-çocuk ev ahalisi ile birlikte evinin şekli ile alakalı hayaller kurmuş. Haklı da…

Üstelik bir kâğıda da çiziktirmiş. Elime tutuşturdu “aynısını istiyorum” dedi.

Sırf müşteriyi memnun etmek uğruna arsa şartlarına uydurdum. Projeyi çizdim. Müşteri geldi,

projeye baktı, yüzünü buruşturdu. “Ama ben böyle hayal etmemiştim.”

Grup hocam aklıma geldi “evladım mimar olacak adam önce eserini savunmasını öğrenmeli.”

Kısaca eserime kefil olmaydım. Ama ortada kefil olunacak eser yoktu.

Ama bir konu daha vardı. Müşteriyi nasıl ikna edecektim. İkna etmem için onu iyi analiz

etmeliydim.

Dedim ki,

“Yakup mimarlık sanatı mal-u hülyalara dalıp bir şeyler çiziktirmek değildir. İnsanların ruh halini

tanıyacaksın, yaşadığın toplumu iyi analiz edeceksin, toplumun nerelere doğru yol aldığını takip

edeceksin, teknolojik gelişmeleri iyi takip edeceksin.”

Kısaca önce ülkemin aydını olmalıydım… Sonra da mimarı…

Bu yazımı aklıma geldikçe güldüğüm ama bir o kadar da hüzünlendiğim bir anımla bitireyim.

Fakülte ikinci sınıftayım. Rahmetli ağabeyim bana bir vaziyet planı gönderdi. Fevzi Çakmak mh.

Karayolu kıyısında bir arsa, iki yanı bitişik nizam, buraya beş katlı bina projesi çizmemi istedi.

Çizdim, çizdim ama apartmanın giriş kapısını zemin kattaki dükkânı zayi etmemek için bitişik

cepheden yani komşu arsadan verdim. Sora not düştüm.”Vaziyeti idare et.”

Odur budur vaziyeti idare edip gidiyoruz…

GÖRÜNENLER DOĞRU MU?




Bana ulaşan okurlarımın yazılarım konusunda iki ortak fikirleri var.

Birincisi geçmişe ve hatta Sovyet dönemine kadar uzanan vurgular yaptığımı, örneklemeler

verdiğimi; ama bugünün konularıyla bir alakasının olamayacağını…

İkincisi ise, anlatmak istediklerimi soyut kavramlar kullanarak ifade ettiğimi söylerler.

Elbette,

Yakın geçmişin ve günlük olayların önemi büyük. Hesapta olmayan, oyun içerisinde gelişen

konulara göre olayların gelişeceğini ve yönünün değişebileceğini göz ardı etmiyorum.

Mesela;

Sovyetler Birliği’nin yıkılışını Gorbaçov’a yani onun “serbestlik ve açıklık” politikalarına

bağlayarak konuyu basite indirgemiş olmuyor-muyuz?

Gorbaçov diye aydın fikirli bir lider çıkıyor “olmaz böyle şey” diyerek sihirli değneği ile dokunup

Sovyet rejimini değiştiriyor. Sonrası malum. Koskoca Sovyetler Birliği tarihe gömülüyor.

Şu soruyu sormamız gerekmez mi? Bu denli uzağı gören bir lider sonunda Sovyetlerin

yıkılacağını neden öngöremedi?

Bu soru Sovyetlerin yıkılışından bu yana hep zihnimi kurcalar. Her zaman bu soruma cevaplar

ararım. Komplocu huyumu da katarak…

Dünya gerek teknoloji olarak gerekse düşünce olarak devamlı gelişiyor. Ancak dünya ölçeğinde

bir felaket yaşanırsa sil yeni baştan yapılabilir. Tabii yeryüzünde insan denilen canlı kalırsa…

Toplumlar devamlı gelişme halinde olduğuna göre; Biz avam neslinin aklına hiçbir zaman şu

soru gelmedi.

“İkinci Dünya Savaşından sonra Sovyetlerin yıkılışına kadar dünya tam kırk beş yıl giderek

durağan hale geldi. Hâlbuki (her ne kadar gelişmelerden toplum yeterinde faydalandırılmasa

bile)her türlü teknoloji ve buna bağlı olarak insan düşüncesi gelişti. Bu böyle gitmezdi.

Birincisi teknolojiyi geliştiren şirketler bunu kazanca dönüştürmek isteyeceklerdir. Sabırları

nereye kadar olacaktı?

İkincisi Sovyet bloğu bu cendereye daha ne kadar dayanacaktı?

Gerisi yani yaşananlar bana göre teferruat.

Asıl sorumuzu soralım.

Birdenbire her türlü teknolojinin gemi azıya alması, dünyanın giderek küçülmesi insan düşünce

ve yaşamında dolayısıyla toplumlarda, buna bağlı olarak devlet yönetim sistemlerinde köklü

değişiklikler kaçınılmaz olacaktır. Nitekim Dünya bu çalkantılar içerisinde.

Elbette ülkemiz yani devletimiz dünyadan azade değil. Ekonomi, teknoloji bir yana eğitim yılı

ortalamasında (2022 verilerine göre) 37 OECD ülkeleri arasında 29. sırada. Bir de eğitim

kalitesi dikkate alındığında durum hep vahim.

Böyle bir eğitim düzeri olan ve geçmişi çalkantılarla geçmiş bir ülkenin siyasetinden, toplumsal

aksiyonuna, basınından gündelik yaşamına hep orta ölçeklidir. Yani var olma savaşı veren bir

ülke değil kırk-elli yılını, beş-on yılını bile planlamaktan yoksundur.

Size yine geçmişten bir örnek vereyim,

İkinci Dünya Savaşından sonra Dünya bölüşüldü. Küçük ülkeler gıkını çıkaramadı. Ülkemize

gelince; Sovyet tehdidinden dolayı önce çok partili sisteme geçtik. O yetmedi, NATO’ya girmek

için Kore’ye asker göndermek zorunda kaldık.

Siyasilere sorsanız “amaç geleceği parlak gelişmiş bir ülke yaratmak.”

2000’li yıllarda %45’i köylü olan bir toplumu siyasetçiler ülkeyi arşa çıkarıyorlardı. Bugün köylü

nüfusumuz %10 indi. İndi inmesine de şehre göç etmekle şehirli olunmuyor ki!..Uydur-uydur

millete cenneti vaat et. Şunu da hatırlatayım. İktidarı, muhalefeti ve bilumum vatandaşlar

olarak romanın irili -ufaklı kahramanlarıyız.

Prompterden okumak kolay… Acaba prompterdekini kimler ve neden yazdı? Bir de romanın

sonunda ne olacak? Asıl önemli olan bu…

Ah bir bilsem... Komploculuğum henüz o kadar gelişmiş değil. Malum orta gelişmişlikte bir

ülkede yaşıyorum.

25 Nisan 2024 Perşembe

 Kalemi kırmışlar bir kere...

 Temyiz etmenin ne kârı var.

 Hükmünü  erteleme kadı...

 Ruhuma zulmün ne kârı  var.



24 Ekim 2023 Salı

EL CHAPO ve FİLİSTİN

 

Joaguin Guzman – namı diğer El CHAPO – Meksikalı, dünyanın en büyük eroin kaçakçısı.

Çocukluğu fukaralıkla geçmiş, babadan şefkat görmemiş, bu işe haşhaş tarlalarında çalışarak başlamış. 1980’den son kez yakalanıp ve ABD’de ömür boyu hapse mahkûm edildiği 2016 yılına kadar işinin zirvesine çıkmış her tarafı kana bulanmış, acıma bilmez birisi.

NetFlix’de ilgimi çeken dizisini seyretmeye başlayana kadar sadece duymuşluğum vardı. Dizinin beni cezbeden tarafı adamın yaptıkları ya da kişiliğinden çok – büyük bir kısmı gerçek olaylardan esinlenerek yazılan senaryonun – Meksika Hükümeti ile olan ilişkileriydi.

Dolayısıyla,

Diziyi hep bir yerlerden bildik geliyormuşçasına, tebessümle izliyorum.

Burada uzun-uzun bu konuyu anlatacak değilim. Konum da bu değil zaten...

Bana ilginç gelen El CHAPO’nun kişiliğinin ana damarı...

Elbette zatın örnek alınacak bir tarafı yok. Adamda her melanet var. Dünya için zararlı da birisi.

Öyleyse yazıma konu olacak kadar ilgimi neden çekti bu zat?

Daha henüz çocuk yaşta ve haşhaş tarlalarında çalışırken babasına “senin gibi marabalık yapıp buralarda sürünmeyeceğim, bir gün Meksika’nın en büyüğü olacağım” diyor.

Hedefi belli, gideceği yol belli… Bütün planlarını bunun üzerine kuruyor. Bazen altta kalıyor, bazen de üste çıkıyor. Ama hedef tek ve kararlı adımlarla ilerliyor.

Sonunda başarıyor da…

Yine adamları ile bir toplantıda “ şimdi dünyanın en büyüğü olacağım” diyor.

…Ve bunu da başarıyor.

İki ileri bir geri, bazen altta kalıyor bazen üste çıkıyor ama hedef yine tek ve kararlı. Bu da yetmiyor, Meksika’yı ben idare edeceğim diyor. İşte o zaman güme gidiyor. Demek ki,haddini bileceksin.

Dizinin yazıma konu olan kısmı burası…

Kendine hedef koyuyor ve hiç sapmadan kararlılıkla ilerliyor.

Dedim ya,

Geri kalan aksiyon ve beni gülümseten, bir yerlerden tanıdık gelen olaylar.

Geçenlerde Taha Akyol’un Karar’daki yazısında okumuştum. Almanya’da roman ödülü kazanan Filistinli yazar Adanya Şibli’nin yüksek öğrenimini 1918 yılında Kudüs’de Yahudiler tarafından kurulan İbrani Üniversitesinde(Hebrew Üniversity) gördüğünü yazdı.

Yani İsrail devleti kurulmadan yaklaşık otuz yıl önce kurulmuş bu üniversite.

Sonrası malum,

Kuruluş aşaması ve savaşlar… Adım-adım genişleyen ve teknolojisiyle, ekonomisiyle, siyasal gücü ile ağırlığını artıran bir İsrail.

Hedef belli, gidilecek, izlenecek yol belli… Geri kalan emin adımlarla, sabırla yol almak. Farklı usuller ve politikalar uygulanabilir. İdeoloji temelli de olabilir. Ama hedef yine aynı…

Özellikle,

Devletlerin kuruluş aşamasında oluşturulan manifestolar ideolojik temelli ise; Gün gelip bu ideolojilerin hükmü bilimsel olarak ortadan katlığında devletin kuruluş amacı da sorgulanır hale gelir.

Hele de,

İdeolojilerin yanı sıra bir de idoller yaratılmışsa ve bu idoller “sebep” haline getirilmişse… Devletin temelinde bir sıkıntı var demektir.

Bu iki yönden tehlikelidir. Birincisi idoller üzerinden toplum baskı altında tutulur. Toplumun refahı ve gelişmişliği yerine devletin devamlılığı esas alınır. Bununla her yönü ile gelişmişlik sağlanamaz. Zaten gelişmişliğin sağlanması da istenmez. İstenir ki idare edilebilir, güdülebilir, muhtaç bir toplum olarak idoller üzerinden yönetilen ve böyle yaşatılmaya çalışılan bir devlet olsun.

İkincisi, her yönü ile- özellikle ekonomide- geri kalmış devletlerin içerisinde gayrı memnunlar çoğunlukta olacaktır. Huzurlu olamayan bir toplumda muhalefet hareketleri karşı idoller üzerinden olur.

Devletin yanlış tutumları ve başarısızlığı devletin kutsadığı idollere yıkılır. Dolayısıyla karşıt idoller yaratılır ve bunlar üzerinden iktidar ele geçirilmeye çalışılır.

Bundan dolayıdır ki; bizde her parti lideri kurtarıcıdır. İdeolojiler ve kurtarıcılar bilimselliğin ve gerçek sorunların önüne geçer. Sorunlar ve çözüm yolları tartışılacağına ideolojiler ve kurtarıcılar tartışılır.

Ha sahi… Filistin bu yazının neresinde? Onu da siz bulun. İster ideolojinize, isterseniz kurtarıcınıza sorun. Bu da benim bilmecem olsun!..

16 Temmuz 2023 Pazar

RUHANGİZ HANIM BU YIL AD GÜNÜMÜZ HÜZÜNLÜ GEÇTİ!

   Onunla ilk kez 2008 yılında telefonda tanıştım. Bir Azeri tv kanalında ses yarışmasında jüri üyesiydi. Biz de ailece her hafta merakla izlerdik.

Ağırbaşlı bir programın ağırbaşlı üyesiydi. Şakaları bile ciddi idi. Mektup yazdım. Kendimi tanıttım. Aradan bir ay kadar geçtikten sonra bir akşamüzeri ev telefonum çaldı. Böylece uzun soluklu dostluğumuz başlamış oldu.

   Azerbaycan televizyon kanallarında sanat ve magazin programlarında sık görünürdü. Genelde programdan önce bana mail gönderir haber verirdi. Ben de programdan sonra tebrik eder ve eğer varsa ufak eleştirilerde bulunurdum. Bu onu memnun ederdi.

Programın birinde “men 12 iyulda anadan doğmuşum” dedi. Telefon ettim, “Ruhangiz Hanım men de 12 İyul’da doğmuşum.” Deyince “neçe saatte doğdun?” Diye sordu. Seher dört buçuk saatlerinde deyince “men senden küçüğüm. Men saat on barelerinde doğmuşum” diye latife yaptı.

Latife yapmayı severdi. İnce nükteleri vardı.

Genelde ayda bir iki kere telefonlaşırdık. Dini bayramlarımızda arar, kutlardı. Ülke içindeki önemli olaylardan sonra geçmiş olsun telefonu ederdi. Galibiyetimizle sonuçlanan önemli bir milli maçımızdan hemen sonra gecenin bir vaktinde eşi ile beraber araması beni ziyadesi ile beni memnun etmişti.

Onunla iki kez karşılaştık. Birincisi sanat jübilesine davet etmişti. O gece ile alakalı sahnede konuşma fırsatı verdi. Salonun dolu olması beni hem şaşırtmış ve hem de gururlandırmıştı. Devlet televizyonu naklen yayın yapmıştı. İkinci görüşmemiz ise bir arkadaşımın cenazesine gittiğimde kendisini ziyaret etmiştim.

Bir 12 Temmuz sabahı telefon etti. Sabah saat dokuz suları idi. “Hayırdır Ruhangiz Hanım vaziyet pis değildir inşallah” dedim. Gülerek, “ad günümüz mübarek, Allah can sağlığı, uzun ömür versin.” Dedi.

Ama benim aramam lazımdı, siz benim büyüğümsünüz dediğim de kim demiş? Men senden beş saat daha küçüğüm dedi.

 O yıldan sonra her 12 Temmuz sabahı beni arar beraberce yaş günümüzü kutlardık.

Yine bir sabah telefon etti. 12 Temmuz falan değil ama hayırdır dedim. “Sen dünyaya kaç kere geldin? Diye sordu. O gün 23 Kasım’dı. Face’de yaş günümü kutlayanları görmüş. Rahmetli babam beni nüfusa o tarihte yazdırmıştı. Eskiden olurdu böyle şeyler. Şakalaştık.

9 Ekim 2022,

O gün acı haberini aldığımda duyduğum hüznü tarif etmem mümkün değil.

Eşinin vefatından sonra eski neşesi kalmamıştı. Hayat dolu bir yaşamdan durgun, hüzünlü bir yaşama geçmişti.

Ben çoğunlukla yaş günlerimi hatırlamam. Bana mutlaka birileri hatırlatır. Bu yıla kadar Ruhangiz Hanım bu işi üstlenmişti.

Bu yıl öksüz kaldım. Daha doğrusu 12 Temmuz günümüz öksüz kaldı.

Sabah telefonum çalmadı. Ben de ad günümü hatırlamadım.

Öğleden sonra eşim aradı. Mumu pastaya mı dikeyim yoksa pilava mı? Ben de şaşırdım. Yaş günüm olduğunu hatırlamamıştım.

Ya… Ruhangiz Hanım yaşasa idi sana sabahın seher vaktinde hatırlatırdı. Dedi.

Hanım mumu pastaya dik, ama bir mum fazla olsun. Ruhangiz Hanımı unutmayalım. İkimizde hüzünlendik.

“Ad günümüz mübareq Ruhangiz Hanım… Ad günümüz mübareq.

 

7 Temmuz 2023 Cuma

ÜNYE ve İL OLMAK!

 

 Otuz, kırk yılda bir tekrarlanır bu heves. Siyasetçinin biri il olmakla alakalı bir şeyler atar ortaya…

 Hurra bütün millet günlerce bunu konuşur. Olunacaksa biz olmalıyız kabilinden yetkiyi ve etkiyi kimseciklere bırakmazlar. Kimisi aşkla sarılır bu işe, kimisi ise menfaat tezgâhı kurar.

 Hakkıdırlar da… Memlekette konuşma özgürlüğünün yanında, talep etmek de haktır.

Yazımın başlığını “Ünye İl olmak ister mi?” koyayım dedim bir ara.

Sonra dedim ki kim kendisine ikramiye çıkmasını istemez ki! Tabii haram-helal durumunda olanlar hariç.

Haram-helal konusunu açıp bu konuda da Allah’ı işin içine katacak halimiz yok.

Ancak,

Sorsak-sorsak “Ünye İl olmayı hak ediyor mu?” Sorusunu sorabiliriz. “Önemli olan Nas’dır.” Diye gaipten bir ses duyarsak şaşırmam.

Yazımın başlığı bu soru olsa ne olurdu? Cümle alem beni kınar, insan içine çıkamazdım. Bu da işime gelmezdi. Evde hanımla papaz olmamın bir âlemi de yok.

Hiç kimse kendisini padişahın kızından aşağı görmez. Böyle bir iddiayı aklımın ucundan dahi geçirmem demek aklımı peynir ekmekle yemek demektir.

Lakin…

Kıyısından, köşesinden avanak yerine konulup desteksiz atmaları dinlemek zorunda kalınca, insanın zoruna gitmiyor da değil hani… At martini Debreli Hasan dağlar inlesin. Diyesi geliyor bazen insanın.

Bir şehir il neden yapılır? Ya da il olmanın şartları nelerdir? Önce bu sorudan başlayalım isterseniz.

Vaktiyle,

ANAP zamanında Özal beldeleri ilçe olmak konusunda yarıştırmıştı. Özelde yani Ünye özelinde Milletvekili Şükrü Yürür Tekkiraz, Çaybaşı ve İkizce-ye seçim meydanlarında “verin oyları alın ilçeliği” dedi.

Nitekim Çaybaşı ve İkizce oyların çoğunu ANAP’a verdi. İlçeliği kaptı. Tekkiraz ise “vermem de almam da” dedi. Bu konuda yayan kaldı. Malum şimdi mahalleden öte bir yer değil.

Oylarını neden vermediler? Elbette cevabını çok net olarak biz Ünyeliler ve dolayısıyla Tekkirazlılar biliyorlar. Ben işin felsefesinde olduğum için siyasete girmeyeceğim.

Çaybaşı asıllı olduğumdan gayet iyi biliyorum. O zamanlar Çaybaşı belediye başkanlığı Sol partinin elinde idi. Belediye başkanı ilçe olmak uğruna ANAP’a herkesten fazla çalıştı. Aklın yolu bir dedi. İkizce de muhtemelen öyle yaptı.

Çaybaşılılar neden böyle davrandılar? Bu al gülüm ver gülüm işi basit bir alışveriş gibi görünse de… Aslında Çaybaşı’nın sosyal yapısından kaynaklanmakta idi…

Bu arada,

Eğer hak merkezli bir tercih olması gerekseydi öncelikle Tekkirazın hakkı idi. Çünkü Çaybaşı’nın mazisi taş çatlasın 40’lı yıllara dayanır. Ama Tekkiraz öyle mi?

Şimdi meraktan çatlıyorsunuzdur. Öyleyse Tekkiraz neden ilçe yapılmadı? Azacık kıyısından dokundurayım. “Tekkiraz iki paralık nefise meze yapıldı.” Ne demek istediğimi arif olan anlar deyip geçelim. Ama şunu söylemeden de edemeyeceğim “mezelik hali vardı.”

Konuyu geçelim geçmesine de bundan bir netice çıkaralım. “Bir yerleşke şehir ve çekim alanı olacaksa her yönüyle gelişmiş olmalı.” Kaldı ki, hele il olacaksa bunun katmerlisi olmalı.

Her yön nedir? Bunu uzun-uzun anlatacak değilim. Zamanında Sancak olmuş olmamızın il olmak konusunda hiçbir kıymeti har-biyesi yok. Sancak olmamız bize ne kazandırmıştı sorusunu sormak ve günümüze kalan tortuları nelerdir diye bakmak gerekir?

Bize neler bıraktı?

Mesela öteden beri eğitime olan alaka… Sosyal hayattaki çeşitlilik… Ticarette, sosyal faaliyette, insani ilişkilerde hep çekim alanıydık. Bunlar vaktiyle Ünye’nin canlı ve yaşanılabilir bir şehir olduğunu gösterir. Belki de… Öyle olduğu için Sancak yapılmıştı. Kim bilir?

Buna canlı örneklemelerde yapabilirim. Ama bunları zaten herkes görüyor. Tekrarlamanın gereği yok.

 Daha (galiba) 1933 yılında Ünye’yi anlatmak için yayınlanan bir kitabın arka kapağındaki reklâmda (bağışlasın yazarın adını unuttum) dükkânın kapısında poz vermiş bir berber- ki fotoğraf Hükümet caddesinde Yapı Kredinin karşısını gösteriyor- “bayanlara itina ile manikür ve pedikür yapılır” yazıyordu. Gerisini varın siz düşünün.

Geçen günlerde Face’de paylaştığım duvar yazısına “mahallemin delikanlısı” cevap vermiş.

Ben de buradan cevabına cevap yetiştirip noktamı koyayım.

Demiştim ki “tarihi belediye sineması ile kültür merkezini yıkıp AVM yapan zihniyetin il olmaya hakkı yoktur.”

Cevap vermiş “Bir kişinin hatasını topluma yükleyemezsin”

Buradan muhtereme sorum şu “biz toplum-muyuz topluluk mu? Şehir miyiz yoksa kasaba mı?

Hadi kıyamadım kopya vereyim; Şehirler kültürleri ve yaşam anlayışları ile kendi kendilerini yönetirler. Çobanların hükmü sınırlıdır. Hele dışarıdan “hemşeri” kurtarıcılar hiç aramazlar. Bir şehir ne kadar her yönü ile canlı ise o şehir çekim alanıdır. İl ise bunun siyasi getirisidir.

İl olmanın şatları nelerdir? Demiştik değil mi? Ha sahi il olmanın şartları nelerdir?

Kaymakamın gidip valinin gelmesi-midir?         

 

 

NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

                    Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyre...