Bu Blogda Ara

27 Mayıs 2023 Cumartesi

MERAKLISINA KOMPLO TEORİLERİ

 

Bu göz neler gördü… Derdi rahmetli Atam.

İnsan çok şey görüyor da… Anlamak için epeyce bir zaman geçmesi gerekiyor.

Hala anlam veremediğim olayların başında SSCB’nin küt diye gitmesi gelir. Koskoca imparatorluk “hümanist” bir muhteremin gayretleri ile tarihe karıştı. Lenin’i bilmem ama Stalin eminim mezarında ters dönmüştür.

 …Ve biz de yuttuk. Dünya bağrına bastı hümanist muhteremi. Halbuki sormadı ki koskoca Komünist Partisini ve Kızıl orduyu nasıl ikna etti? Ondan önce bu kurumlara “doğuştan” komünist diye nasıl yutturdular da POLİT Büro üyesi yaptılar? Moskova’da kızıl meydana kaçak inen pırpırın ardından Savunma Bakanı dahil 21 kişinin gafletten mahpusa tıkılmasından hele hepsinin de bu işe muhalif olduğundan haberimiz yoktur.

Binlerin Berlin Duvarını parça pürçek etmesini hayranlıkla seyrettik. Halk istedi biz de yerine getirdik. Yok ya…Dersek adımız komplocuya çıkar.

 Ya Azerbaycan’da Azatlık Meydanında toplanan yüzbinlere ne demeli? Birdenbire halk galeyana geldi… Özgürlük aşkıyla yanıp tutuştu. Elçibey denilen bir kahraman milyonları örgütledi. Ama ne hikmetse devlet başkanlığında iki yıl bile kalamadı. Baba Haydar Aliyev kurtarıcı olarak imdada yetişti. 21 yıllık KGB başkanı kadroları ile tam tekmil hazırdı. Elçibey Aliyev ile danışıklı mı idi? Benim komploculuğum ortada bir şeylerin döndüğünü sezecek derecede… Lakin gel de ispatla! 

Gorbaçov’un son demleri… Sovyet anneleri mitingler düzenler. “Oğullarımız askerliği kendi ülkelerinde yapsınlar.”  Masum bir istek. Analar istiyorlar ki oğullar binlerce km uzakta askerlik yapmasınlar. Politbüro hemen kabul etti. “Her cumhuriyetin evladı kendi ülkelerinde askerlik yapacaklar.” Hümanist bir istek gibi görünen bu durum aslında Kızıl Ordunun tasfiyesi anlamına geliyordu. Kızıl Ordu devletlerin milli ordusu haline getiriliyordu.

Daha başka şeyler… Nasıl oldu da koskoca Komünist rejim yağdan kıl çeker gibi tasfiye edildi? Az bir şey değil. İdeoloji, menfaat, makam, alışkanlıklar tekmili birden hepsi bir arada…Bir de dış dünyası var bu işin. Öyle ya… SSCB üzerinden pozisyon belirleyen, menfaat temin eden devletlerin tekere çomak sokmaları işten bile değilken.

Geçenlerde Netflix’te 5 bölümlük bir dizi seyrettim. Hikâye uzun… Gerçek olaylardan esinlenerek çekilmiş. Olaylar 1987 yılında Doğu Almanya’da geçiyor. Sosyalizme inanmış, canını oraya koyan ajan dizinin sonunda ABD’nin Doğu Almanya’ya parasal yardım yaptığını öğreniyor. Amaç Doğu Almanya’nın Batı Almanya karşısında güçlü olması ve Batı Almanya’nın ABD’ye mecbur bırakılması. Dizi bu… Hayalleri kim engelleyebilir?

2002 yılında AKP’nin kazanması bana çok manidar gelir. Dokuz ay önce kurulan kırkambar bir partinin %34 oy almasından öte… Kurtarıcı olarak iktidara taşınması! Sanki millet onlarca yıl inim inim inliyordu. Gel de komplo teorilerine itibar etme!

 Ayrıca onlarca yılın merkez sağ partilerini tasfiye et. Sanki buhar oldular. Gülen Cemaatine ne demeli?

Birdenbire yurt içinde ve dışında yüzlerce okullar, dershaneler… Hadi parayı buldular diyelim. Kadrolar nereden karşılandı? İşin tuhaf tarafı herkes saf ayağına yattı/yatıyor. Altta kalanın canı çıksın. Benim asıl meraklandığım buna neden ihtiyaç duyuldu. Tıpkı AKP gibi?

Giderayak,

Türkiye neden yol geçen hanına döndü? Ensar falan… Geçin efendim. Suriye’yi boşaltmak hangi aklın ürünü?

Ulu dedem “evlat, efili kırk ayda öğrenenler bile bu hatayı yapmaz.” Derdi rahmetli.

İsrail’e bilmeden kıyak yapıldığı ortada. Nasıl yani? Suriye’de su var ova da var. Oranın bekçiliğini yapacak maraba da var. Gaflet ve delalet de biz de var…  

 Aklıma gelmişken; “Kasım 2018’de ABD

 Murat Karayılan için (5 milyon dolar), Cemil Bayık için (4 milyon dolar) ve Duran Kalkan için (3 milyon dolar) ödül verileceğini açıklamıştı. Yani ABD pkk’yı Kandile hapsetmiş de haberimiz yokmuş.

    Siz-siz olun komplo teorilerine inanmayın ama komplo teorisiz de kalmayın…Her bıyıklıyı da “emmi” zannetmeyin. Benden söylemesi.

          

             

 

4 Temmuz 2022 Pazartesi

YALUGAVESİNİN OTLARI

 

Aslında bu konunun beni ilgilendirmemesi lazım…

Ben ne Yalugaveliyim ne de Bayramcalu... Ama gelin görün ki, her sabah, akşam Yalugavesinden geçerken gözüm takılıyor.

“Hay gidi çayır çimenler, ne de güzeller.”

Sizler çayır, çimen gördüğünüzde şöyle yatıp yuvarlanasınız gelir. Ama benimkisi farklı…

Ben onları görünce “hay maşallah, mallarım ne de güzel yayılırlar” diyorum.

Çocuk yaşımdan itibaren gençliğimin her yazı Bayramcanın tepelerinde mal çobanlığı ile geçti.

Zaten Bayramca ile alakam buradan gelir.

Yoksa… Bayramcanın nesine meftun olayım!

Geçen gün okuduğum bir yazıdan sonra öğrendim ki Yalugavesinin otları sahipleri gibi “bulunmaz nadirattanmış.”

Otların öyle bir özelliği varmış ki; Denizden esen ılık meltemin savurduğu kumların kaldırıma çıkmalarını engelleyip, Dünyaca ünlü “manyetik kumumuzun” helak olmasını önlüyormuş.

Allahın işine bak,

“Ağzı dualı” olan Bayramcalular ama kıyak geçilen Yalugavelüler. Allahın hikmetinden sual sorulmaz deyip o taraflara fazla bulaşmayalım. Belki de tebdil-i kıyafetliler Yalugavesinde cirit atıyorlardır. Kim bilir?

Ama…

Hikmetli otlar menfezden gelen hacet kokularını neden engelleyemediler?

Bir arkadaşıma konuyu açacak oldum, “ne zannediyorsun onların her şeyi misk-i amberdir” dedi. Cehaletimden utandım.

Neyse,

Ot işleri bir tarafa, bu kumsalın tapusu kime ait? 

Soruyu pat diye sormuş olmam yazım kabiliyetsizliğimden ileri gelmiyor. Bu konuyu son aylarda gece gündüz fikirleşmemden ileri geliyor. Gına geldi, beni huzursuz eden bu soruyu pat diye ortaya döküverdim.

“Yalu gavesinin kumları kimin?”

Vaktiyle,

Ünye bir avuçken ve Bayramca diye bir yer henüz çok uzaklarda iken “elbette” Yalugavesi yalugavelilerindi.

Ne Yalugaveliler Bayramcaluları tanırdı, ne de Bayramcalular Yalugavelüleri…

Yalugavelüler sadece “hafta günleri” köylü pazarında önünde bakraçla duran bürüklü teyzemi gördüklerinde selamlaşırlardı. O kadar.

Ya şimdi?

Fazla felsefi gamet yapmayayım. Bugünü varın siz düşünün.

Bu gidişle…

Yok edilen Belediye Sinemasını, üç kuruşluk menfaate meze edilen Pazar yerini, alelacele yıkılıp yerine sosyete inşaat yapılan Yunus Emre parkındaki lokantayı, Yunus Emre’nin kapitalizme yenik düşmesini, Tabakhane Deresine set çeken Atatürk Pakını ve daha nicelerini görmezden gelirsen…

“AHA ÖLE KUMSALA MAHKÛM OLUR ÇER-ÇOMAK OYNAR, OYUNCAĞI ELİNDEN ALINMIŞ UŞAKLAR GİBİ AĞLAR… BUGÜNLERİ MUMLA ARARSIN.”

Not: Bir şehirde KÜLTÜR MERKEZİ yapalım mı diye toplantı düzenleyen zihniyete bu yaşıma geldim ilk defa şahit oluyorum.


30 Mayıs 2022 Pazartesi

BEN GİDİCİYİM GALİBA!

 

       Uzun zamandır yazmıyorum,

       Çok şükür (yaş itibarıyla) ufak tefek şikâyetlerim olsa bile, elim ayağım tutuyor.

       Lakin…

       Hevesim kaçtı. Olur, böyle şeyler… Yaş dönümü dedi hanım.

       Yaş dönümümü yoksa başka şeyden mi? Kestiremiyorum. Var bir şeyler.

       Belki de memleket ahvali. Bu da geçer derdi rahmetli babam. Bunu diyecek mecal de kalmadı dersem abartmış mı olurum?

       Bu satırları yazarken dudaklarımda pelesenk oldu “paslanmışım yahu.”

       Aslında,

       Gaza geldiğim, hasretle kaleme sarıldığım anlarım olmadı değil. Çaptan düşmüş “gocamanlar” gibi üç satır sonra nefesimin kesildiğini, hevesimin kaçtığını hissettim.

       Yoksa…

        Bu hayattan elini ayağını çekmek mi? Belki de… Biraz da memleket ahvali mi sürükledi beni buralara? Ağaların kavgalarını ümitsizce seyreden maraba gibi hissediyorum kendimi. Kim kazanırsa kazansın benim kaderim yine aynı olacak… Gibi geliyor bana.

        Ya da,

        Her yönüyle hızla değişen dünyamıza ayak uyduramamak mı? Çevremde birer, ikişer terk-i dünya eden yaşıtlarımın hüznü olabilir mi? İsterseniz, hepsi birden diyelim.

        Nihayetinde insanız. Her ne kadar gerçeği kabullenmek gibi bir huyumuz olsa bile…

        Beni çaresizlik içerisinde kıvrandıran,

        Yaşımın kemale ermesi değil. Dünyamızın bu denli gemi azıya alıp hızla girdaba sürüklenmesi…

         Belki de yeni bir dünya kuruluyor, bizim gibi miadı dolmuşların son kullanım tarihleri doluyor.

         Geçen akşam,

         Küçük mahdumum anası ile beni “sohbet programına”- İngilizcesi talk Show’muş- davet etti.

         Huyumuz ya,

         Kendi kendimle “fikirleştim.”

         Yıllar sonra 150 binlik Ünye’de bir okulun -kendine yeter- salonunda böyle bir gösteriye ancak gidebiliyoruz. Kendime haksızlık etmeyeyim, var mı ki gideceğim. Gel de hüzünlenme. Bu konuda sayfalar dolusu yazabilirim.

         Dedim ya,

         Ağır-aksak olmaya başladık, meramımı anlatırken satırların ortasında vazgeçebilirim, nefesim kesilebilir. Emeklerimin boşa çıkmasına yanarım. Meramımı, neyi işaret etmek istediğimi anlayan birileri bulunur zahir.

         Ondan öte,

         Beni asıl dala budağa sardıran dünyamızın nerelere doğru evirildiği.

         Programın formatı gereği eşlerin sırlarını ifşa etmeleri bölümü vardı. Sanki şu günümüz dünyasında gizli kalan bir şeyler varmış gibi… Hele de on yıl önce yazılan iki satırın bedelinin ödettirildiği bir devirde. “Gogıl amaca” ne güne duruyor.

         Eş ( kadın ya da erkek)diyor ki,

         “Kocam( veya karım) uyuduğunda gizlice telefonlarını kontrol ediyorum. Kime ne yazmış, kimden ne mesaj almış vs.” Daha başka şeyler… Kıkırdayarak, gayet rahat… Ballandıra ballandıra. Belli ki tıklatma rekorlarının müptelası. Vaka-i adi-yedenmiş gibi… Hem de üstelik eşi yanında iken anlatıyor.

         Belki de,

         Bu “Talk Show’un” bir parçasıdır. Kim bilir? Devir “caz” devri… Okus-pokus devri de diyebilirsiniz…

         Bunları gördükten sonra,

         Şah ne ki!.. Ona katlanmak tansiyonumu bir milim bile kıpırdatmaz. Onunla karşılıklı beştaş bile oynarım.

         Anlaşılan o ki,

         Galiba ne bu dünya ne de ben artık birbirimizin kahrını çekemeyiz gibi geliyor bana…

         Ne yapalım yani... Her şeye rağmen yaşamak yine de güzel.

         Rahmetli atamın yaşıtı Sucu Tahsin’e söylediği gibi “Öyle deme Lan Tahsin daha ne günler göreceyük.”

25 Ocak 2021 Pazartesi

Bisikletimin Yolları (Başkan Güler’e hürmetlerimle)

 

             Ünye’m… Ünye’m… Güzel Ünye’m…

             Söyle bana bisiklet yolun ne zaman bitecek? Sabırsızlıkla bekliyorum. Bisikletimle yollarında kuşlar gibi uçacağım.

              Önce denizi doldurup, pejmürde Atatürk parkını ihya edip, Bayramcalıların hizmetine açtılar.

              Öyle ya,

              “Bayramcalular” da insandı. Onların da deniz kıyısında bir bardak çay içip keyif çatmaya hakları vardı.

              Bundan istifade araya lokanta sıkıştırıverildi. Yanına çakma camii ile Laz takasından balıkhaneyi de…

              Sonra Ünyesporumuzu ikinci lige uçurmak için heyula stadyumu konduruverdik. Dua tersine işledi Ünyespor şimdi bilmem kaçıncı amatör ligde zor tutunuyor. Ortalık yerde kaldı, sahip çıkanı yok…  Gerçi, Orduspor’un da ondan aşağı kalır tarafı yok ya…

              Stadı satsan satılmıyor, yıksan yıkılmıyor. Hele karşısındaki 15 Temmuz meydanına ne demeli?

              Ne meydan ama… Bir de afili ad takıldı ki dikkat çeksin. Üstelik onunla da yetinmediler, kutsadılar. Ama bir nebze işe yaradı gibi… Sosyetik mekânlar biraz daha avama yaklaşmış oldu. Avam da zaten paracıklarını harcamaya yer arıyorlardı!

              Bu arada Üniport’u atlarsak ayıp olur. Hem de tarihi belediye sinemasını yıkarak. Yapılırken ne şaşaalı reklâmlar yapılmıştı… Böyle bir mekân Ordu’da bile yoktu. Ünye medenileşiyordu.

              Konulan ad ne anlama geliyorsa… Muhafazakârlığın simgelerinden biri mi acaba? Şimdi o da başa bela… Satsak alan olur mu? Hiç unutmam “bilmem kaç tane cep sineması varmış diye böbürlenmekten karınları şişmişti.” Ama ben böbürlenmekten olduğunu zannetmiyorum. Yedikleri dokunmuş olabilir mi? O sıralarda gençlerin kültür faaliyetlerinde bulunacağı el kadar bir odaları dahi yoktu. Şimdi de yok ya…

             Bütün bunlar Ünye’yi arş-ı alaya hoplatmak adına yapıldılar, inşa edildiler. Her nedense yaptıranlardan başkasına hayır getirmedi, “Ünyelü” umduğunu bulamadı. Kandırıldığı ile kaldı. Ünye mi ihya oldu yoksa yaptıranlar mı? Tartışılır.

             Ama yaptıranlar ile sebep olanların alayı ya sırra kadem bastı ya da sümsükleşti. Sokaklarda onları mumla arıyoruz. Sanki köşe bucak kuşları… Deydi mi?

             Bu arada,

             Çamlık ellerinden zor kurtuldu. Orası da “Ünyelü için ihya edilecekti!” Çamlık (gecenin birinde)ufak, tefek hasarla ucuz kurtuldu.

             Şimdi de sıra “Maşallah” bisiklet yolunda. “İnşallah”  tez zamanda bitirilip Ünye’nin değerine değer katacak. “Ünyelülerin kaldur, kuldur yollarda bisiklet sürmekten kıçları acımıştı zaten.”

              Bir zamanlar Bakû’ye gittiğimde şaşırmıştım. Ana caddeler öyle afililerdi ki… Ayrıca bal dök yala…  Lakin ara sokaklara daldığında pejmürdelikten neredeyim diye şaşırıyorsun.

              Dostlara sordum neden böyle diye… “İçi bizi dışı sizi yaksın diye” demişlerdi. “Bir tarafta sefahat diğer tarafta sefalet…”

              Bu iş nereye kadar? “Ya petrol bitecek ya da tıkınmaktan patlayıncaya kadar. Veyahut da Allah’a havale…”

             İşte orada durun dedim… Onlar çoktan Cenneti aralarında paylaştılar da… Oturak kavgasına bile başladılar.

             “Tövbe de zındık.”

              O dert onların bize ne? Biz kendi işimize bakalım…

              Nerede kalmıştık? Bisiklet yolunda idi galiba,

              Sayın Güler,

              Eveleyip gevelemeyelim. Allah sana makamın alasını vermiş. Ömrün hep makosen giyerek geçmiş. Allah gani, gani pullar da vermiş. Lüküs arabalardan inmemişsin. Bu dünyada tadacağın daha ne kaldı?

               Ben yazarken hicap çekiyorum. Değer mi? Kıyıda, köşedeki bir “yazar geçineni” sana laf yetiştiriyor.

               Bu kadar basit, bu kadar maliyetsiz bir şeyi neden yapmazsınız? Yol Tamiratı yapmak şanına mı yakışmıyor.

               Bana “adil ol” demek yakışmıyor… Sana da işitmek.

               Millet kaldur-kuldur yolda yürürken senin onlarca milyon lira verip bisiklet yolu yapman sizin “adil olmak” iddianıza ters değil mi?

              Gerçi,

              Zaten ortalık yerde ne iddia kaldı ne de kimlik diye bir şey… Hak, şeriat birbirine karıştı.

              Sayın Güler kusura bakma… Munzur ve hınzırım ya… “ Doğal gaz geçirilip öylesine kapatılan yolları tamir edenlere mi? Su patlağı, kanalizasyon tamiri için açılan yolların öylesine kapatanlara mı?  Söz geçiremiyorsunuz? Buraların arpalık olduğu dedikodularına pek ihtimal vermiyorum. Ama belediye ile kanka olmadıkları su götürür gibi geliyor bana…

               Rahmetli anam lafın fazlası “akl-ı evvele” söylenir derdi… Meramı uzatmak haddi aşmak, söylenene de saygısızlıktır. Size iftira atıldığını düşünmeden önce bir Ünye’yi dolaşın ve ondan sonra hükmünüzü verin. Hikmetinize razıyım.

               Şu anda Ahmet Kaya’yı dinliyorum.

                “Sende ihanet gülüm… Bende matem kalacak”

 

              

9 Aralık 2020 Çarşamba

KALİGULA'NIN ESİRLERİ

 

        


           

         Belgesel izlemesini çok severim. Gerçi, izlenecek başka da kanal kalmadı ya…

           Geçenlerde Roma imparatorluğunun üçüncü imparatoru Kaligula’nın hayatını konu alan bir belgesel izledim.

           Anladım ki…

           İnsan denen yaratığın huyları ha demeyle oluşmamış. Bugünün yaşam biçimleri, insanların karakterleri yüzyılların tortusu… Değişen araçlar olmuş. Böyle de gideceğe benzer.

           Kaligula’nın tahta çıkışını kaderin cilvesi diyelim.

           İlk önceleri Roma’yı gayet iyi yöneten Kaligula tahta iyice yerleştikten sonra azıtmış. Har vurup, harman savurmalar, hovardalıklar falan derken hazinenin dibini getirmiş.

           Çareyi (akıldanelerinin telkiniyle) geçmişten beri var olan ama uygulanmayan bir kanunda bulmuş.

           “Vatan Hainliği kanunu”.

           Bu kanun hükmüne göre; vatan hainliğinden mahkûm edilen birisi kellesini kaybettiği ile kalmaz tüm mal varlığı devlet tarafından müsadere edilip ailesi de darmadağın edilirmiş.

           Kaligula Roma’da kim “ imparator bugün biraz üzgün” dahi dese hain damgasını vurup, hemen mahkemeye çıkartıp, kellesini vurdurup, malına el koydurmuş. Belgeselin dediğine göre az-buz da değil, on bin civarında kişiyi bu şekilde öbür tarafa göndermiş.

           Kellesi vurulup malına el konulacak kişi de kalmayınca kara, kara düşünmeye başlamış. Üstelik halk nazarındaki itibarı iyice dibe vurmuş.

           Sonunda çareyi bulmuş;

           Demiş ki kendi kendine “eğer sefere çıkıp zaferler kazanırsam hem ganimetle dönerim hazinem dolar ve hem de halk nazarındaki itibarım tavan yapar.

            İngiltere’nin fethine karar vermiş. Lejyonerleri ile birlikte düşmüş yollara… Manş Denizi kıyısına varmışlar. Karşıya geçecekler ama deniz gemileri yok. Roma gemileri nehir gemisi, bu gemilerle karşıya geçmeye kalkmaları yarı yolda denizin dibini boylamak demek…

            Üstelik mevsim kış başlangıcı, Manş yutacak kurbanlar bekliyor.

            Israr etmiş ama nafile, Lejyonerler geçmemek için direnmişler. Komutanlara “ iki Lejyon Birliğini  (alışmış ya) kılıçtan geçirip öbürlerinin gözünü korkutun.”

            Komutanlar “İmparatorum bunlar birbirlerini tutarlar, eğer böyle bir şey yaparsanız sizin kelleniz gider. Sakın tevessül etmeyin.” Dediklerinde çaresiz vazgeçer.

            Manş’ı geçecek gemi yok. Geri dönse millet kendisi ile alay edecek. Yerlerde sürünen itibar daha da rezil rüsva olacak. Üstelik seferin masrafları da cabası…

            Ama Kaligula bu… Onda çareler tükenir mi?

            Sonunda Lejyonerleri içtimaya dizip aralarından İngilizlere benzeyenleri ayırmış. Ayırdıklarının Lejyoner kıyafetlerini çıkarttırıp esir kıyafetleri giydirmiş.

            Sonra,

             Ayaklarına zincirler vurup Roma yollarına koyulmuşlar. Esir Lejyonerleri bin altı yüz kilometre yürüttükten sonra Roma’ya muzaffer İmparator edasıyla şaşaalı şekilde girmişler. Olmayan savaşın, olmayan zaferini günlerce kutlamışlar.

            Şimdi diyeceksiniz ki… Kıssadan hissen ne?

            Dostlar,

            Benim ne haddime… Ben Hazreti Mevlana değilim ki kulağınıza küpe takayım.

            Kaligula’ya Roma Halkının yüzde kaçı inanmış diye merak edenlere;

            Malum olduğu üzere o devirde ne Roma İstatistik Enstitüsü, ne sivil istatistik şirketleri ne de öyle-böyle medya vardı. Bu konuda size malumat veremediğim için üzgünüm.

            Lakin…

            Emin olduğum bir şey var ve bana kesinlikle inanabilirsiniz…

            “Roma Halkının tamamının inanmış göründükleri muhakkak. Yoksa günlerce Kaligula’nın zaferini kutlarlar-mıydılar?”

            Sonunda Kaligula’ya ne olmuş diye merak ediyorsunuz?

            İşte burada size iki nasihatim var,

            Birincisi fazla merak iyi değildir. İkincisi ise “insanın başına ne gelirse en yakınından gelir.”

            Not düşelim: Rivayet odur ki bu atasözü Romalılardan miras kalma.

     

           

 

29 Ekim 2020 Perşembe

İtina İle Sadaka Dağıtılır…


                                         
Vaktiyle…
Ümmet Kandoğan diye bir Kaymakam vardı. Önce görgü ve bilgisi artsın diye Ünye Esnafını Konya, Kütahya gezdirdi.
Sonra,
Baktı ki bunlar adam olmayacaklar,
Bari içlerinden bazılarına faydam dokunsun dedi. Bayramda, seyranda gariban, fukara öğrencileri elbiseci tanıdıktan giyindirirdi.
Daha sonra,
Tarihe belge bırakayım diye garibanları ip gibi hizaya dizer bayramlık fotoğraflar çektirirdi. Çok da fotojenikti. Çocuklardan daha yakışıklı çıkardı hazret. Ciddi olmayı beceremez, hep ağzı kulaklarında olurdu.
Fakat…
Her ne hikmetse hazretin bu güzel alışkanlığı gelenek oluşturamadı. Bundan sonra da oluşturması mümkün değil.
Çünkü Corona buna katiyetle izin vermez. Ne olur, ne olmaz garibanlardan biri Corona ile ahbapsa?
Bugünküler inşaata merak sardılar. Otur, kalk her sene Hükümet binasına bir şeyler yapıyorlar. Orasını, burasını söküp yeniden tamir ediyorlar.
Zamanında bir komşumuz vardı. İyi de kasaptı, ete yağı bol koyardı. Her yıl evini tamir ederken;
Komşuları “gene yağı bolartmışsın, sürecek daha neren kaldı?” Diye takılırlardı.
Ama ne yapsın Muhterem,
Daha geldiğinde sevememişti Hükümet Binasını… Binayı yerinden çok hoplatmak istedi ama…
Lakin…
Dibi delik sıkı para politikaları buna izin vermedi. O da böyle oyalanıp kendini avutuyor işte. Her işi becerdi de şu Hacı Emin’in pisliği ile trafiğini bir türlü halledemedi.
Neyse,
Kol kırılır yen içinde kalır hesabı fazla açık vermeyelim. O cadde Büyük şehre bağlı.
Biz garibanlara deniz sefasını da çok görürler. Esnafa Corona var diye olmadık eziyetler yapan devlet-i muazzama iş sandal sefasına gelince Corona ile ateşkes imzalıyor.
Devir komploculuk devri… Bu işte bir iş mi var acaba?
Dünyaya diz çöktürmüş devlet-i muazzamımız neden corona ile gizli ilişkiler içerisine girsin ki? Benimkisi de münafıklık.
Zaten Lale Devrine gireli çok oldu da geçiyor bile. Ne idi o günler…
Ünye’nin bir ucundan diğerine masalar donatılırdı. Masaya oturmayanı mimlerler… Çanağa kaşık sallamayanı döverler… Yarısını ziyan etmeyeni de iman etmişten saymazlardı.
Sonra çil, çil paracıklar bitti ama huy gitmedi.
En azından,
Masa kuramasak bile her sokak başına ekmek poşetlerinden asıldı, ahı gitmiş vahı kalmış al-i başkanın da bayramlık resmi tam orasına yapıştırıldı.
Her şey tamam da,
Çay poşetlerine asla izin verilmemeli. O Hazretlerin ve Reislerin hakkı. Ağa şeyinin üzerine asla ve katiyetle…
Ne yaparsın züğürtlük başa bela,
Arada bir Ünye’nin bir ucundan diğerine Gondol sefası ile idare ediyoruz. Ona da şükür. O da olmasa idi?
Biz de kafayı sıyırdık. Evde tıkılı kala, kala aha böyle ıvır zıvır yazılarla uğraşıyoruz. Ivır 
zıvırların ıvır zıvır yazarı olduk.
Neylersin… Kader!

24 Ekim 2020 Cumartesi

Millet Bilinci Oluşmasında Ermenistan’ın Azerbaycan’a Katkısı (Dostum Rafiq Quliyev’in anısına)



1990 yılının Nisan ayı. Serin bir Bakü öğleninde Şehitler Hıyabanını ziyaretimiz esnasında Milli İstiklal Partisi başkanı İtibar Memmedov ile tanıştım. Bir gün sonrasına randevu aldım. O sırada yanımızda bulunan kısa boylu, kara kuru bir adam ikide bir bana fısıltı ile “Türkler bizi sattı.”
Deyip durdu.
Nitekim bir gün sonra İtibar ile görüştüğümüzde ilk sözü “Türkler bizi iki kere sattı. Biri Atatürk, diğeri ise Özal…” Oldu.
Ben de “Özal’ı bilmem ama kurtuluş savaşında her ülke kendi derdine düşmüştü. Siz de kendi mücadelenizi vermeniz lazımdı.” Deyince ipler koptu. Hırsla ayağa kalktı “görüşme bitmiştir” dedi.
Yanındaki Kara kuru adam sonradan Savunma Bakanı olan Rahim Gaziyev idi. Elçibey zamanında vatana ihanetten hapse atılmış, önce idama sonra müebbede mahkûm olmuştu. 2005 yılında da affedildi. 2020 Haziran ayında yeniden tutuklandı.
1992 yılında Azerbaycan’a gittiğimde misafiri olduğum arkadaşım bir akşam eve morali bozuk bir şekilde gelince nedenini sordum. “Cebrail’i savunmak üzere asker talebi için savunma bakanına gittiklerini ama bakanın kendilerine paralı Rus askerlerini tutmalarını tavsiye ettiğini söyledi.”
Çok şaşırdım. Biz böyle şeylere alışık değildik.
2003 yılı… Yine Azerbaycan yollarındayım. İran ile Azerbaycan arasındaki Astara Gümrük kapısında bir Azeri rütbeli askeri ile sohbetimde suratındaki on günlük sakalı göstererek “sen ne biçim askersin?” Dedim. Gülerek“sakalla askerliğin ne alakası var” dedi. Sonra devam etti “sizin komutan beni görse çok kızar, hiç affetmez.”
1992 yılına dönelim;
Arkadaşım Rafig’e “ bizde bir söz vardır, her şerde bir hayır vardır.” Deriz. Ermenilerle olan bu savaşınız ve kayıplarınız sizde “MİLLET” olmak bilincini geliştirecek. Biz bile neredeyse yüz yıldır bunun için uğraşıyoruz.” Dediğimde bana çok kızdı. Misafiri olmama şükür ettim.
Azerbaycan bir zamanlar böyle idi. Her ne kadar Azerbaycan Türkleri bizden önce cumhuriyetlerini kursalar da… Bizim gibi köklü tarihi geçmişi olmayan küçük sultanlıklar şeklinde yaşamış, ordusu olmayan, harp sanatını bilmeyen ve sanki petrole bekçilik yapsın diye kurulmuş bir (Sovyet) devleti idi.
O yıllarda millet, devlet bilinci ve kültürü olmamış bir milletin bu seviyeye gelmesi kolay olmadı. Bu her milletin ve devletin harcı değildir. Güneyimizdeki devletlere bir bakalım hele…
Yaklaşık otuz yıl içerisinde millet bilinci ve devlet geleneği oluşturmak, hele ordu kurup kültür ve geleneğini oluşturmak için millet ve devletinin sağlam iradesi gereklidir.
Kısaca;
90’lı yıllarda bizim için neden savaşmıyorsunuz diye bize kızan, adeta ihanetle suçlayıp sanki yenilginin bütün suçlarını başkalarına yıkan zihniyetten; bu günün ne istediğini ve ne yaptığını bilen Azerbaycan’a gelmek elbette çok kolay olmamıştır. Hedefini bilen, bu hedefine nasıl ulaşması gerektiğini çok iyi hesaplayan ve bunun içinde azim ve sabırla çalışan bir Azerbaycan var karşımızda. Bu motivasyonun kaynağı ne idi?
İşte, burada başlık sorusuna geliyoruz.
“Ermenistan’ın milli bilincin oluşmasındaki katkısı ne kadar? Bunu uzun, uzun anlatmaktansa isterseniz soruyu tersten sorarak fikir jimnastiği yapalım.
“Ermenistan bu haltı yemese idi Azerbaycan bu seviyede olabilir miydi?” Ermenistan’ın bu ahlaksızlığı olmasa ve Azerbaycan topraklarını işgal etmese idi Azerbaycan bu denli milli birlik içerisinde olup, ordusu bu denli güçlü ve eğitimli olur muydu?
Bunu biraz düşünelim isterseniz.
Rafiq aziz dostum;
“Senin konağınken bana çok kızdın. Ama yıllar sonra da olsa galiba ben haklı çıktım. Şu anda sevinçliyim. Ama bir o kadar da üzgünüm. Cebrail’in düşmandan geri alındığını keşke görebilseydin.” Bir gün Allah nasip eder de… Cebrail’e gidersem senin selamını götüreceğim

20 Ocak 2019 Pazar

BİR ANADOLU TÜRKÜNÜN GÖZÜNDEN RAFİQ QULİYEV

           
Onunla ilk henüz Sovyet rejimi yıkılmadan bir yıl önce, yani 1990 yılının Nisan ayında Şehitler Hıyabanı’nda karşılaştık. Her ikimiz içinde çok anlamlı bir mekândı.
           Mezarlar henüz taze idi ve düzenlenmemişlerdi. Ama bunun ne önemi vardı. Onlarca yılın hesabı görülüyordu. Bu zulme başkaldırının ve Azerbaycan Türkünün özgürleşmesinin delilleri ve bedeliydi.
           Onda zihnimde tasavvur etmediğim ve o güne kadar karşılaşmadığım bir Azeri tipi vardı.
          İnce yapılı, uzun boylu idi. Beyaz tenli, zarif yapılıydı. Ciddi duruşunun yanında yüzünde içten bir gülümseme vardı.
          O anlar çok az ve gerektiği zaman konuştuk. Ama hep birbirimizi inceledik. Birbirimize karşı ölçülü davrandık.
           Daha sonraları ilişkilerimiz ilerlemesine rağmen çeşitli yerlerde beraber bulunduğumuzda, samimi bulmadığı ortamlarda ölçülü ve ciddi davrandığını gördüm.
           Biz Anadolu Türklerinin dediği gibi “sorarsan söylerdi”. Bu onu gizemli yapıyordu.
           Ama kendi arkadaş çevrelerinde de fikirlerini ısrarla savunurdu. Savunurken de heyecanlanırdı.
          Hep ben sorardım. Onu tanımaya ve onun vasıtası ile Azeri Türklerini ve Azerbaycan’ı tanımaya çalışırdım.
           O da sorardı ama çoğunlukla bilmekten ziyade kendisine tuhaf gelen şeylerin nedenlerini öğrenmeye çalışırdı.                                                                                                                                          
          Yirmi yılı aşkın arkadaşlığımız ve dostlumuzda ilişkilerimiz elbette hep yakın olmadı. Zaman- zaman hayal kırıklığına uğrasak da, birbirimizi anlamakta zorluk çeksek de… Kişiliği ve olaylar karşısındaki dürüstlüğü beni her zaman kendisine bağlamış, dostluğuna önem vermem gerektiğini düşündürmüştür. O da zannediyorum aynı şeyleri düşündü ki dostluğumuz gittikçe kökleşti. Kısaca iyi niyetli ve samimi olmanın karşılıklarını alıyorduk.
          …
          Ve rahmetli olduktan sonra bazen onunla yaşadıklarımı hayal ederim. Bazen hüzünlenir, bazen yüzümde kederli bir gülümseme belirir. Bazen de birkaç damla gözyaşı…
          Bir gün talebeliğinin geçtiği yurdun önünde çay içerken çayıma bolca şeker kattığımda  “sen çay mı yoksa şerbet mi içiyorsun?” demişti. Gülüştük. Belki de bu bizim ilk zarafatımızdı.
          Yıllar sonra aynı yerde yine çay içerken (şeker kullanmayı bıraktığımdan) bu sefer çayıma şeker katmadığımda hayret etmişti. Çünkü kendisi kıtlama içerdi. Ben kıtlama çayı hiçbir zaman beceremedim.
          Ülkesini çok severdi. Ülkesinin çıkmaz durumda olduğu 90’lı yıllarda bazen içini döker, neden böyle olduğu yönünde fikirler yürütür, çareler ileri sürerdi. Fakat elinden bir şeyler gelememenin çaresizliğini de yaşardı.
          Bir gün teselli kabilinden “ millet olmak kolay değil. Biz hala millet olmanın mücadelesini veriyoruz. Hemen pes etmek yok” dediğimde “biz millet değil miyiz?” diye bana kızmıştı. Hâlbuki millet olmakla, millet olmanın idrakine varmak farklı şeylerdi. Bu hemen kazanılabilecek duygu değildi.
          Bazen de bunun bir zaman meselesi olduğunu, önemli olanın bu yolda cesaretle ve azimle çalışmak olduğunu söylediğimde hak verirdi. O istiyordu ki Azerbaycan özgür ve kalkınmış bir ülke olsun.
          Karabağ Savaşının bütün acımasızlığı ile devam ettiği 1990 yılında bir akşam eve çok üzgün geldi. Nedenini sorduğumda “ Cebrail’in savunması konusunda Savunma Bakanı ile görüşmeye gittik ama adamın umurunda değil, ‘başınızın çaresine bakın’ dediğini” söyledi. Sonra ilave etti “sanki orası vatan toprağı değil”.
           Ona beni cephe hattına götürmesini ve Ermenilere birkaç saat silahla ateş etmek istediğimi söylediğimde; “olmaz sonra balalarına kim bakacak?” dedi. Gülüştük. Genelde latifesi bile ciddi idi.
           70 küsur yıl Sovyet terkibinde kaldıktan sonra Ermeni mezalimi ile baş başa kalmak elbette çetin şartlardan birisi idi.
          Siyasal ve toplumsal karışıklığın yanı sıra ekonominin de dibe vurması onun duyarlı kişiliğinde derin izler bırakmıştı.
             Benden hiçbir beklentisi olmadan, o çetin günlerde beni evinde misafir etti. Başta eşi Cevahir Hanım olmak üzere ben ve ailemden hiçbir şeylerini esirgemediler. Çöreklerini bizlerle paylaştılar. Azerbaycan’ın ve Azeri kardeşlerimizin aydınlık yüzleri idiler.
           Zaten dostluğumuzun bu denli derin olmasının sebeplerinden birisi de fikirlerimizin benzer olmasının yanında, birbirimizden maddi anlamda hiçbir beklentimizin olmaması idi.
           Zaman-zaman fikirlerimizde ve hareketlerimizde çatışmalar olsa da, bunların yaşam ve kültür faklılıklarının sonuçları olduğunu kabul eder, birbirimize anlayış gösterirdik.
          Bazen de lehçe farklılıklarından dolayı birbirimizi anlamakta zorluk çekerdik. Ben genelde hızlı, kelimeleri yutarak ve kendi oturduğum ilin şivesi ile konuşurdum.
          Bana bir gün “ televizyonlarda Türklerin konuştuklarını rahat anlıyorum da seni neden anlamakta zorlanıyorum” dediğinde, ben Ünyece  (Ünye yaşadığım kent ve kendine özgü bir şivesi var) konuşuyorum, onun için anlamıyorsun dedim.
          Ben, Azeri kardeşlerimizin söz ustalıklarının bizlerden daha iyi olduğunu düşünürüm. Özellikle yemek masasında dost muhabbetlerine bayılırım. O masada söz ustaları sanki birbirleri ile yarışırlar. Söz ustalıklarını bütün maharetleri ve güzellikleri ile sergilerler.
          1991 yılında Azerbaycan’a ikinci gidişimde Karabağ Savaşı bütün hızıyla devam ediyordu. Halk Cephesi, Karabağ Kaçkınları ile alakalı Sumgayt şehrinde bir toplantı düzenlemişti. Rafik Bey ile o toplantıya gittik.
          Rafik Bey toplantı yöneticilerinden birisi idi. Toplantıdan sonra kendisine, toplantıda konuşmak isterdim dedim. Üzüldü, keşke söyleseydin, konuştururdum dedi.
          Denizin kıyısında bir lokantaya gittik. O zamanlar vali yardımcısı (adını hatırlayamadığım) Cebrail’dendi. Rafik Beyin hemşehrisi idi.
          Vali yardımcısı her kadehi orada bulunanlardan birinin şerefine kaldırırdı. Kaldırmadan önce de onun hakkında birkaç söz söylerdi. Zaten benden başka herkesi tanıyordu. İçimden dedim ki “ sıra bana geldiğinde acaba benim için ne diyecek?”
          Sıra bana geldi, vali yardımcısı;
          “Rafik Muallimi hepimiz tanırız. O her kişi ile dostluk kurmaz. O ancak kendisi gibi yüksek karakterli olanlarla dostluk kurar. Onun için Yakup Beye hürmet ediyor ve hoş gelmişsiz diyorum.”
          Ben kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.
          O gün gördüm ki Rafik Bey sakin durmasına rağmen arkadaş çevresinde sevilen, sayılan ve hep fikir danışılan kişi idi.
           Türkiye’ye iki kere geldi. Birincisi 1990 yılında, ikincisi ise 1995’de idi.90 yılında geldiğinde tanışalı yaklaşık iki ay olmuştu ve henüz birbirimizi tanımıyorduk.
           Bazen insanlar arası ilişkilerde özel yaşanmışlıklar vardır. Bunlar bazen hatırlanmak istenmeyen ama ileriki yıllarda dersler alacağı ve hayat yolunda rehber olabilecek, yön verecek olayların başlangıcıdır. Biz Anadolu Türklerinde İslam inancımızdan referans aldığımız bir söz vardır.
           Deriz ki “sizin şer olarak gördüğünüz şeyler aslında hayırlara vesile olur.” Biz de Rafik Beyle 90 yılında Türkiye’ye geldiğinde yanlış anlaşılmalar yaşadık.
           Rafik Bey Azerbaycan’a döndüğünde uzun-uzun düşündüm, öze bakmam ve ayrıntılara takılmamam gerektiğini anladım.
           Bunun üzerine Rafik Beye uzun sayılacak bir mektup yazdım. Akabinde 1992 yılında kendisinin misafiri olarak Bakü’ye gittim.
           Konu ne idi? Bu ikimizin arasıda bir sırdı ve öyle de kalmalı.
           Ama Rafik Beye hakkını teslim etmek için şu kadarını da söylemeliyim: Değerli dostum benim dibe vurmuş Azerbaycan sevgisini yeniden canlandırdı. Bundan dolayı ona ayrıca minnettarım.
           1995 yılında Türkiye’ye geldiğinde kısa bir Türkiye turuna çıktık. Türkiye’nin çeşitli şehirlerine gittik. Azerbaycan’a dönerken memnun kalıp, kalmadığını sorma nezaketsizliği yapmadım.
           Yalnız şu sözü hiç aklımdan çıkmaz. “Bu maşının bu kadar yol gideceğini sanmazdım. Maşının sağlammış.” Dobraydı, aklına geleni söylemekten çekinmezdi.
           O seyahat esnasında Ankara’ya da gittik. Ankara’da bir Azeri arkadaşı ile saatlerce ülkesini konuştu. Elçibey devrinde gördüğü bazı hataları tartıştı. Bazen kederlendi, bazen de kızdı. Ama hiçbir zaman atıp tutmadı. Boş konuşmadı. Duygusal ifadeleri yoğundu ama fikirleri daima bir mantığa dayanırdı.
          Bunları arkadaşı ile tartışırken o an 1992 yılında Bakü’de ülkenin genel halini gözlemlediğimde ona söylediklerim hatırıma geldiğinde gülümsemiştim. Bana neden gülümsüyorsun diye sordu.
         Cevabım, “o yıllarda, ‘Elçibey iyi bir insan ve büyük vatansever ama iyi bir siyasetçi değil. Korkarım bir yıl ancak dayanır’ dediğimde bana çok kızmıştın hatırladın mı?” olmuştu. 
          Ankara’da bir milletvekili arkadaşımı Mecliste ziyarete gittiğimizde; oranın meclis ve görüştüğümüz kişinin de milletvekili olduğuna uzun süre inanamadı. “Bizde olmaz böyle şeyler, biz milletvekilleri ile böyle kolay görüşemeyiz.” dedi. Merak etme bir gün bunlar sizde de olur dediğimde “hayal” dedi.
           Kolay değil, biz elli yılda bu seviyeye geldik dediğimde ise, “desene bizim kırk beş yılımız daha var.” dedi.
           “Ne kadar var ki şunun şurasında, çok değil sen 90 ben de 82 yaşımda olacağım” dediğimde yüzünde böyle durumlarda olduğu gibi muzip bir gülümseme belirdi. O anı hatırladıkça hüzünlenirim.   Bazen eski günleri hatırladıkça ona “Rafik neden gittin, yirmi beş yılımız daha var ya!” diye seslenmek gelir içimden.            
             Çeşitli konularda fikir tartışmalarımız olsa da hiçbir zaman kişiliklerimiz, geleneklerimiz konusunda tartışmadık, birbirimizi yermedik. Kısaca o beni ben onu olduğumuz gibi kabullendik.
           Elbette kızdığı zamanlar olurdu. Onun neden kızdığını anlamaya çalışırdım. Eğer anlamaya çalışmasaydım zaten anlaşamazdık ve ilişkilerimiz kopardı.
           Bir gün bir arkadaşının köydeki evine misafirliğe gitmek için yola çıkmıştık. Yolda bir yerde durduk. O kendine sigara aldı. Ben de markette merakla dolaşırken bir pastanın tadını merak edip aldım. Otomobile giderken yemeye başladım. Beni gördü “ne yiyorsun?” dedi. Ben de yediğim pastayı gösterdim “sen de yemek ister misin?” dedim, çok kızdı.
           “Mademki açtın neden evde yemek yemedin?” dedi. Ben de açlığımdan değil sadece merakımdan dedim. Yine de kızdı. Sokak ortasında yemek olmaz dedi. Ben de gülerek bir daha yemem dedim.
          Karşı koymanın bir manası yoktu. Buradaki adetlere uymalıydım.
           Otoriter bir karaktere sahipti. Hiyerarşiye önem verirdi. Kendisini bu hiyerarşide bir yerlerde görür ve ona göre davranırdı.
           O mevkiinin hakkını vermeye çalışırdı. O mevkiinin kendisine vermiş olduğu sorumluluktan kaçmazdı. Onu vazife bilirdi.
            Yapamayacağı işler için söz vermezdi.
            1990’ların sonlarında bir konu için kendisine başvurduğumda “buna benim gücüm yetmez” dedi. Ve nedenini söyledi. Nedenini söylediğinde ona hak verdim. Gerçekten bu isteğim onu zor durumda bırakacaktı.
          Şüphesiz her insanın olmak istediği şeyler, idealleri vardır. Rafik beyin de vardı elbette. İki defa milletvekili seçimlerine girmişti.
         İkisinde de başarılı olamadı. Neden olamadı bunu bilemiyorum. Kendisine de sormadım. Kendisi de anlatmadı. Sadece teselli kabilinden birkaç söz söyledim.
         Bu bir yarıştı ve bu yarışın kazananı da olacaktı, kaybedeni de. Seçimlerden sonra genelde kaybedenler kazananlar hakkında birtakım sözler söylerler. Rafik beyin seçimlerdeki rakipleri hakkında olumsuz tek bir kelimesini işitmedim, söylemedi.
        Yılını hatırlayamıyorum, ikinci girdiği seçimdi. Seçimlerde kazanıp, partisinin iktidar olduğunu görmekti bütün hayali.
        Bir gün sohbet ederken milletvekili olursan eğer, seninle dostluğumuz biter artık dedim.
       Hayretle “neden?” diye sordu. Ben de “sizde milletvekilleri ile görüşmek çetin oluyor ya ondan dolayı. Seninle görüşmem için kırk kapıdan geçmem lazım. Ona da benim gücüm çatmaz.” dedim.
       Güldü,”o zaman da ben Ankara’ya Adalet bakanı olarak gelince ziyaretime gelirsin” dedi.
      “O zaman hiç görüşemeyiz ya” dedim. “Sen hiç merak etme ben bir icazet kâğıdı yazar çetinliğe çatmadan bana ulaşırsın.” dedi.
     “O zaman şimdiden yaz ver. Bir daha seni göremeyebilirim” dedim. İlave ettim “sen yeter ki bakan ol seni televizyonda görmeye razıyım.” 
       Konuşması, ifadeleri ciddi ama bir o kadar da samimi idi. Onunla ilk arkadaşlık yıllarımızda acaba gereğinden fazla yakın davranıp onu rahatsız mı ediyorum diye bazen şüpheye düşerdim.
      Yıllar geçtikçe buna alıştım. Onun karakteri idi bu.
       Bu yönü ile de birbirimize benzeriz. Yılar önce lisede okurken arkadaşıma hatıra defterime bir şeyler yazması için vermiştim. Arkadaşım hatıra defterime benim için “gülümseyişi bile ciddi” diye yazmıştı.
       Rafik ve ben galiba hayatı gereğinden fazla ciddiye alıyorduk. Öyle mi olmak lazımdı? Yoksa bu bizim hüsnü kuruntumuz muydu?           
       Karakterimiz bu idi ve değiştirmemiz mümkün değildi.
       Yukarıdaki satırlarımdan birinde hiyerarşiye önem verdiğini ve kendisini bir yerlere koyup kendisine vazife biçtiğini söylemiştim.
        Oğlum Bakü Tıp Fakültesini kazanmıştı. Kendisine kayıt ve bürokratik işlerde yardımcı olmasını rica ettiğimde bana “emisi değil miyim, mecburum” demişti. Bu beni derinden etkiledi. O kendisini emi yerine koyuyordu ve beni de küçük kardeşi.
        Bir gün arkadaşının Niva otomobiline bindiğimizde beni arkaya oturttu. Kendisi öne arkadaşının yanına oturdu. Arkadaşı ona “ qonağı neden öne oturtmuyorsun?” dedi. Rafik bey ciddileşti “o benim qonağım değil küçük kardeşim” dedi.
        O an gururlandım. O günden sonra hep küçük kardeşi imişim gibi davrandım.
        Elbette o seviyeye kolay gelmedik. Sabır, birbirimizi tanıma iradesi ve karakterlerin uyuşması. Bunu Allah’ın bir lütfü olarak gördüm. Ve bir anlamda da vazifelendirmesi...
         Çünkü on yıllarca ayrı kalmış kardeş torunlarının kavuşması idi bu.  Bunu iyi değerlendirmemiz gerekirdi. Tarih bize böyle bir vazife vermişti ve bu vazifemizi yerine getirmeliydik.
         Ne yazık ki benim ve onun çocuklarının bunun anlamını idrak ettiklerinden emin değilim.
         Ama tarihe karşı vazifemi yapmanın da huzuru içerisindeyim.
         Bu yere kolay gelmedik dedim. İlk karşılaştığımız yıllarda yaşadığımız çetinlikler, yaptığımız sefler, birbirimiz hakkında yanlış düşünmeler aklıma geldikçe hüzünlenirim.
         Şunu demek yanlış olmaz sanırım: “Yanlışla başladık ama doğruyu bulduk.” Galiba bu da bizim gururumuz olmalı.
         O günlerde (ki bahsettiğim 1990-92 yılları idi) her şey karma karışıktı. Sovyet Cumhuriyetlerinden Türkiye’ye gelenleri anlamakta zorluk çekiyorduk. İçlerinde iyi niyetli olanlar vardı, olmayanlar da vardı. Türkiye’den gidenlerde de iyi niyetlilerin yanında kötü niyetliler de çoktu. Dolayısıyla hem Azerbaycan Türkleri ve hem de biz Anadolu Türkleri bazen yanlış düşüncelere kapıldığımız zamanlar olmadı değil.
          Fakat gözümüzden kaçırdığımız bir nokta var; Azeri kardeşlerimiz 1920 yılından beri Sovyetlerin terkibinde idiler. Sınırlar kapalıydı. İlişkilerimiz yetmiş yıl kesilmişti. Ve bu üç nesil demekti. Bundan başka her iki devletin de rejimleri farklı idi. Bundan dolayı alışkanlıklarımız farklı olacaktı.

         Buna rağmen Azeri kardeşlerimizle bu denli kaynaşmamız takdire şayan değil midir?
         Kaldı ki aynı ülkenin farklı yörelerinin insanlarının dahi birbirleri ile anlaşmaları zor olmuyor mu?

         Ben Azerbaycan’ı ayrı bir ülke olarak değil, Türk Dünyasının farklı yörelerinden biri olarak düşünmüşümdür: Azerbaycan’a ilk geldiğim 90 yılında başımdan geçen bir olay bu bakış açımı gösteriyor, anlatayım;

        Dolmuş taksiye eşimle beraber bindiğimizde taksiciye göre ben turist ve üstelik Türk’tüm.
       Dolmuş taksici benden ücretinin üç katını isteyince ben itiraz ettim. O inat etti, ben inat ettim. Biz hem gidiyoruz, hem de tartışıyorduk. Sonunda ne onun dediği oldu, ne de benim. Ortasını bulduk.
          Ben sakinleşince gülmeye başladım. Bana neden güldüğümü sorduklarında “Allah’a şükür ki bana Azerbaycan’a gelip kavga etmeyi dahi nasip etti.

          1995 yılından 2003 yılına kadar görüşmelerimiz telefonlarla oldu. Teknoloji ilerlemiş ve artık istediğimiz an telefonla görüşebiliyorduk.
           2003 yılında Azerbaycan’a gelmemi istedi. Ben de kendisini çok özlemiştim. Azerbaycan’a gitmeyeli on iki yıl olmuştu. Bakü’nün çok büyüdüğünü ve geliştiğini gördüm. Ama eski Bakü daha hoşuma gidiyordu.
           Medeniyette bazen umduklarımızı bulamıyoruz. Teknoloji ne yazık ki tabii olan her şeyi bozuyor.
          2003 yılındaki karşılaşmamızda onun fiziki olarak değişmediği gördüm. Rafik Bey yine on iki yıl öncesinin Rafik’i idi. Sohbet ettik ve yine dertleştik.
           O yıl milletvekilliğine ikinci defa aday olacaktı. Hevesli idi ve ülkesine milletvekili olarak hizmet etmek istiyordu. Seçilme ihtimalini sormadım. İnsan bir şeye inanmazlarsa zaten o işe girişmez. Rafik Bey de inanmasa aday olmazdı zaten.
           Sonunda kazanmak da vardı kaybetmek de.                                   
            Lakin Rafik Bey’e şunu demem gerekir miydi? “Sen dürüst bir kişisin. Siyasette dürüstlere yer yok Rafik Bey. Ezilirsin, gel bu işten vazgeç.”
            O tarihten sonra Rafik Beyle daha bir yakın olduk. O güne kadar şakalaşmalarımız çok nadir olurdu. O tarihten sonra birbirimizle daha kaynaşmış olacağız ki konuşmalarımız resmiyetten uzak, şakalaşmalarımız daha sık oldu.                                                                                                                      
           Bana Türkiye’nin siyasal durumunu çok sorardı. Ben de anlatırdım. “İyi ama buradan öyle gözükmüyor.” Dediğinde “dışı seni yakar, içi beni” derdim. O zaman düşüncelere dalardı. Nedenini sormazdım. Çünkü hissederdim. 
           Onunla 2010 yılına kadar yüz yüze yine görüşemedik. Nedendir Türkiye’ye gelmedi ya da gelmek istemedi.
            Ama telefonda daima görüşürdük. Telefonda neden Türkiye’ye gelmediğini sorduğumda “ben artık qoca kişiyim, yol yoruyor beni” derdi.
            2010 yılında gittiğimde hayatın onu yorduğunu hissettim. “Kişinin içine kapanması kendine zulümdür Rafik Bey, sevdiklerini de üzer. Gel seninle beraber seyahate çıkalım” dediğimde; Onu yirmi küsur yıldır tanıyan dostu olarak bu sözlerin ona yetmeyeceğini anladım.
            Elbette ondan bir dost gibi incindiğim anlar oldu. Dediğim gibi biz dosttuk. Dostlukta incinmek olur ama küsmek olmazdı.
           Ama bir defasında küstüm ve bir yılı aşkın onunla hiç görüşmedim, konuşmadım:
           Beni Sarvan’ın düğününe çağıracağına söz vermişti. Ama düğünü eşi Cevahir Hanımdan tesadüfen öğrendim. Ben de gelmek için hazırlık yaptım. Ama geleceğimden haberi yokmuş. Ona Bakü’ye gelmeden üç gün önce telefon ederek bir şey isteyip, istemediğini sorduğumda “ben seni davet etmedim ki neden geliyorsun” dedi. Onun dobralık yönünü bildiğim halde çok incinmiştim. Belki de ona “sen davet etme istersen, benim Sarvan’ın toyunda olmam vaciptir. Onu emisi değimliyim” demeliydim. Sef yaptım.
          Onu bir yılı aşkın aramadım. Bir yıldan sonra dayanamayıp aradığımda çok sevinmişti. Sesinden bunu çok açık anlayabiliyordum. İşte biz böyle iki dosttuk, her şeye rağmen dostluğumuzu bozmadık. Bunu vazife bilmiştik.
          2010 yılında Azerbaycan’ın tanınmış Bestekârı Ruhangiz Qasumova’nın jübilesine gittiğimde nedenini anlattı. “Senin onca kilometre yolu gelip yorulmana gönlüm razı olmadı” dedi.
          Ben de “davet etmen senin vazifen, gelip gelmemek de benim kararım.” dedim. Serkan’ın düğününe davet edeceğine söz verdi. Bu da yaşamımızın hüzünlü taraflarından biri… Son beşiğinin mürüvvetini göremedi.
          Ruhangiz Qasumova’nın jübilesinde bir konuşma yaptım. “Bu sefer seni anladım. Çok da manalı konuştun” dediğinde, “bu sefer İstanbul Türkçesi ile konuştum” dedim. Bu onunla karşılıklı son gülüşmemiz oldu…

          Türkiye’ye geldikten sonra onu bir daha göremedim. Sadece telefonda görüşüyorduk. Teknoloji ilerlemişti. Bir kere de bilgisayarda Skype’de görüştük.
           Onun sıcak ve içten ve biraz da mahcup gülüşünü son kez ekranda gördüm…

           Hastalık haberini aldığım anı tarif edemem... Benimkisi üzüntüden de öte bir şeydi. Hele de sonucu belli bir hastalığın pençesinde olduğunu görüp, bir şeyler yapamamak daha da kahrediciydi!
           Kendisini Bakü’de ziyaret edip etmemek arasında çok tereddüt ettim. Bir keresinde uçak rezervasyonunu dahi yapmıştım,
           …ama sonunda vazgeçtim, onu dinç ve gülen gözleri ile hatırlamak istedim!

            Son Sözüm Sana Sevgili Dostum, Kardeşim, Ağabeyim Rafiq Quliyev
                                                                                        
             Atam “kaderden kaçılmaz” derdi. Bizim birbirimizle karşılaşmamız kaderimizdi. Beni Azerbaycan’a bağlayan ve daha çok sevmemi sağlayan sen idin,  benim dürüst, sözüne güvenilir, derdimi anlatabileceğim ve derman için elinden geleni yapacağını bildiğim dostum.

          Dostluğumuz, dünya görüşümüzün yani fikirlerimizin yakınlığı ve kendimizi tarihsel olarak buna mecbur hissetmemizin yanı sıra, galiba asıl olarak karakterlerimizin uyuşması ve birbirimize karşı dürüstlüğümüzün ve saygımızın sonucuydu.
          Bana yapamayacağın şeylerin sözünü vermedin,
          …ama bana verdiğin iki sözü tutmadın!
          Onun için iki yerde affedemiyorum seni:
          Birincisi Sarvan’ın düğününe davet etmeyip emilik vazifemi yapmama imkân vermediğin için.
          İkincisi ise beni bir dosttan mahrum bıraktığın için…

          Rafik,
          Sormadan edemiyorum:
          “Sen doxsan, men seksen iki yaşa çatanda Xezer’in kenarında Azerbaycan’ın inkişafından söhbet edeceydik… Niye sözünde durmadın?”.
           




NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

                    Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyre...