Bu Blogda Ara

1 Temmuz 2015 Çarşamba

MİHENK TAŞI…

         
Dün akşam Ünye’nin hafif ılıkça gecelerinden biriydi. Baharı yaşadık mı? Yoksa Temmuz ayının başında doğrudan yaza mı gireceğiz? Belki de bu gidişle yaz hiç gelemeyecek ya…
            Onun içindir ki “Ünye’nin ılıkça gecelerinden biriydi” diyorum.
            Hep yağmur… Hep serinlik… Gerçi Ramazan günlerinde iyi de olmuyor değil hani…
            Çayımı terasta yudumlayayım dediydim… Bir ara gökyüzünü seyrederken mal-u hülyalara daldım yine…
            Benimkisi tefekkür müydü? Yoksa başka işi kalmayanların kendisine iş araması mı?
            Her ne sebepten olursa olsun konu kâinata geldi. Fi tarihinde yani binlerce yıl önce sımsıkı bir kütle patladı… Gazları kâinata yayıldı. Sonra yine sıkışmaya başladılar ve yıldızlar oluştu, galaksiler teşekkül etti.
            Yıldızlar doğdular… Sonra öldüler… Ve sonra yine doğdular… Bu böyle sürüp geldi.
            Kâinat da ha bire büyüdü… Ha bire genişledi… Genişlemeye devam ediyor.
            Bilim adamları öyle söylüyor… Kuran-ı Kerim de öyle diyormuş. Diyormuş diyorum… Ben de âlimlerin dediğini diyorum. Dedikleri elbette doğrudur. Yalan söyleyecek halleri yok ya…
            Lakin…
            Beni gece serinliğinde buram- buram terleten kâinatımızın hafızamızın alamayacağı kadar muhteşemliği karşısında aciz kalmam değildi.
            Beni terleten… Kâinatın başlangıcından da öte ne vardı? Yani sıfır noktası ne idi? Bütün bunları eminim ki Dünya kurulalı beri bütün insanlar az-çok düşündüler ve düşünmeye de devam ediyorlar.
            Kaç bilim adamı bu yüzden kafayı yedi kim bilir?
            Dolayısıyla artık bu yüzden kafayı yemenin… Modasının geçtiğini düşündüğümden olacak ki… Ben bir adım daha öteye gittim.
            Kâinatın ötesinde devasa bir boşluk var ki… Bu yüzden kâinat ha bire genişliyor, dur durak bilmiyor. Bu boşluk nasıl bir şey?
            Ve bu boşluk ne kadar? Boşluk nerede sona eriyor? Onun ötesinde ne var? Yoksa bu boşluktan sonra bir kâinat daha mı başlıyor?     
            Tüm bu sorular karşısında benim terlememi hamur işini biraz fazla kaçırdığıma da hükmedebilirsiniz… Başka işin mi yok da diyebilirsiniz…
            Ama benim buram-buram terlemem hamur işini biraz fazla kaçırmamdan da..Ya da başka işimin olmadığından da  olsa bile… Kâinatın bu gerçeğini yok etmiyor ki…
            Gerçek!
            İyi de… Gerçek ne? Neye göre ve hangi kurallara göre?
            Geçende bir internet sitesinde kızılötesi, mor ışık vs. gibi çeşitli ışık kaynaklarından baktığımızda Dünyamız çeşitli şekillerde görünüyor. Hiçbir görüntü birbirine benzemiyor.
            Nitekim bazı canlıların bizden farklı gördükleri ve işittikleri biliniyor. O zaman hangi görüntü gerçek?
            Ya da kâinatın bildiğimiz bölümlerinde yaşam yok diyoruz. Acaba öyle mi? Zannediyoruz ki mihenk taşı biziz. Bütün kâinat bize göre kurgulandı?
            Acaba öyle mi? Bence değil…
            Öyle olsa idi yani mihenk taşı sadece bir tane ve biz olsa idik… Kâinatın “cındık” kadar nüvesi olan biz insanoğlu hiç birbirimizle kavga eder-miydik?
            Ya da oruç dâhil kendimizi tımar etmek için çeşitli yollara başvurur-muyduk? 

24 Haziran 2013 Pazartesi

GEMİ UFUKTA KAYBOLURKEN...

        GEMİ UFUKTA KAYBOLURKEN…
       “İçim acıyor…” Dedi… Buruk ve küskün… “İçim acıyor…”
       Kızım “Onca yıl annem sana hizmet etti… Ona ne verdin ki? Eğer vaktiyle işten çıkarmasaydın, şimdi çok parası olacaktı?” Dedi.
       Yutkunarak bunları söylüyordu karşısında kendini dinleyen arkadaşına.
       Yüzündeki hüzünlü gülümseme ile sözlerini sürdürdü “Sanki anasını odalık aldım? Bunca yıllık çalışıp, didinmem kendim için-miydi?”
       Arkadaşı teselli kabilinden dudaklarından belli belirsiz sözler dökülse de… O bunları duymuyordu… Kendi kendine konuşur gibi “Ben anasını odalık almadım ki…” Diye tekrarladı. “Sevdim de aldım. Evimin hanımı olsun… Can yoldaşım olsun istedim…” Arada kaçamak bakışlarla ufukta bir şeyleri takip ediyor gibiydi.“Rahat etsin, gündüz iş yorgunluğu ile gece ev işleriyle uğraşmasın idi amacım. Evime, çocuklarıma sahip çıksın istedim. Yuvamızı her zaman neşeli, sıcak tutar dediydim. Dert ortağım, sığınacak limanım olur diye düşünmüştüm.”
       Arkadaşı ona dikkat kesilmişti. Ama o bunun farkında değildi. Dalgın ve hüzünlü…
       “O bunları dinlemedi bile… Ne dedi biliyor-musun? Anneme ne verdin ki? Verdiklerini de sana ettiği hizmetle fazlasıyla hak etti… Dedi kızım… Öz kızım bana bunları diyen… Hem de hesap sorarcasına…”
        Sesinde kızgınlık yoktu. Hüzünle karışık sitem vardı.
        Kederi katmerleşti… Oturduğu koltuğu hafifçe yan çevirdi… Pencereden dışarıya baktı. Dalgın, hüzünlü gözleri uzaklarda gözünden kaçırdığı bir şeyleri arar gibiydi.
        “Biliyor-musun?” Dedi arkadaşına tekrar. Pencereden gözlerini ayıramadan “Ortak hayat kurmak kolay da… Hayat yoldaşlığı zor… Hem de çok zor.” Arkadaşı başıyla tas-dikledi sözlerini.
        Cümleler ağzından kesik-kesik dökülüyordu. Böyle şeyleri konuşmaya alışık değildi. Bunları söylemek zor geliyordu ona. O özel konularını kimseyle paylaşmak istemezdi. Dertlerini, sıkıntılarını içine atardı. Bu yüzdendir ki kendi kendini yer, bitirirdi. Arkadaşı da üzülüyordu elbet onun haline. Gerçi onun durumu da kendisinden pek de farklı sayılmazdı ya.
        Yine de teselli vermeye çalıştı “Üzme kendini, onlar daha genç. Yuva kurduklarında neyin ne olduğunu anlarlar da…” Arkadaşı sözünü bitiremedi. Adam dalgın baktığı pencereden başını çevirmeden “iş işten geçtikten sonra değil mi?”
        Birden bire, yüksek sesle ve sanki kendini biraz önceki ruh halinden sıyırmak istermişçesine “Özgürlük nedir?” Diye sordu arkadaşına dönerek.
        Arkadaşı bu beklenmedik soru karşısında bocalarken, arkadaşının cevabını beklemeden kendisi verdi cevabı “ Canının istediğini, aidiyet duygusu yaşamadan, kimseye hesap vermeden yapabilmektir.”
        Arkadaşı bu cevap karşısında şaşkınlığa düşerken… Cümlesini tamamladı “Demeye getirir her zaman kızım”. Yine yüzündeki kederli tebessümüyle…
        “Olur-mu öyle şey… Zamane gençleri işte... Ne yaparsın?” Bu cümleleri daha çok teselli kabilinden söylemişti arkadaşı. Kendisi de söylediğine inanmıyordu ya.
        “Geçen gün telefonda hayat yordu beni, kenara çekilip kendimi dinleyeceğim… Kim nasıl isterse o şekilde yaşasın dediğimde…” Aniden aklına bir şey gelmiş gibi sözünü kesti… Pencereye doğru bir daha döndü, sanki uzun süre ufukta aradığı uzaktan geçen bir gemiyi tanımaya, yakalamaya çabalıyormuş gibi dikkat kesildi. Telaşlandı, yerinden kımıldanır gibi yaptı.
         Yutkundu… Dudaklarını ısırdı, birden bire yine o acı gülümseyiş belirdi yüzünde. Aynı ani hareketle arkadaşına dönerek“…Ne dese iyi? Hayat senin. Nasıl mutlu oluyorsan öyle yap dedi. Hem de hiç umursamadan.”
         Arkadaşı bu kadarına da pes der gibi “Allah-Allah deme yahu…”
         Fakat yine birdenbire sanki kendini saran keder, hüzün, dargın ve dalgın hali gitmiş; yerine rahat, kendinden emin ve bu sefer acıma duygusuyla karışık “Bana sitem etti geçen gün. Onunla telefonla konuşurken… Baba beni hiç aramıyorsun. Biliyor-musun, kuzenimin babası kızını her gün arıyor. Dedi.”
        Konusuna hâkim olanların emin haliyle sözüne devam etti.”Böyle hareket eden gençler özgür olmak için aileleri ile duygusal bağlarını koparıyorlar. Bağlarını koparınca da yalnızlaşıyorlar. Bu ikilemi bir gün anladıklarında iş işten geçmiş...”
        “…Ve gemi gözden çoktan kaybolmuş oluyor.” Son cümlesini yine pencereye dönerek söylediğinde yüzünde ufukta o gemiyi gözden kaybetmiş olmanın hüznü ve ıstırabı vardı.


14 Haziran 2013 Cuma

YOKSA NEFSİN AHLAKSIZ ÇIKARCILIĞI MI?




                "Ne çıkar bahtımızda ayrılık varsa yarın…

                Sanma ki hikayesi şu titreyen dalların.     

                Düşen yaprakla biter…

                Böyle bir kara sevda, kara toprakla biter."

                Zeki Müren’den muhayyerkürdi şarkısını dinlerken...

                Dün baharı düşündüm… Ulu Meşemin dibinde… Akkuşun serin yelleri gözlerimdeki hüznü silerken…

                Yeniden doğmanın sevincini yaşarken tabiat, toprağa karışmış gazellerden kuvvet aldığını biliyor-muydu acaba?

                Var olmanın hazzı, yaşama veda etmenin sebebi mi olmalıydı?

                Ya da bir kutsal dönüşümün kabullenmişliği ile tefekkür etmek…

                 Bu ne kutsal duygu, bu ne metanet Rabbim, gelirken dünyaya gitmeyi kabullenmek…

                 Sessiz, sedasız ve onca çetrefil, nefis kokan yolları arşınlarken…

                 Acaba bir hatıra bırakmak-mıdır, yoksa dünyaya tutunmak-mıdır?

                 Evlat bırakmak terk-i dünya ederken.

                 Ya evlada ne demeli?

                 Onca yaşanmışlığın, bunca emeğin ardından…

                 Kendini bu dünyaya armağan edeni,

                 Kendi elçeğiyle toprağa uğurlamak…

                 Yarabbi…

                 Buna metanet mi demeliyim…  Yoksa nefsin ahlaksız çıkarcılığı mı?





29 Mayıs 2013 Çarşamba

BENİ BEKLEME KAPTAN


          "Beni bekleme kaptan,
          Seyir defterini başkası yazsın
          Çınarlı, kubbeli mavi bir liman
          Beni o limana çıkaramazsın,"
          Kim derdi Cem Karaca’yı bu denli seveceğim,
          Ya da kim derdi Cem Karaca bu denli değişecek…
          Gençliğimde sesini içten içe sevsem bile; “Gomonis” Cem Karaca’yı sevmedim/sevemedim…
          "Ben ceviz ağacıyım Gülhane parkında
          Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında,"
          Cem Karaca bana çok şey öğretmiştir… Fark ettirmiştir…
          İnsanların çok yönlü olduğu,
          Ve geleceğin neler getireceğini kimler bilebilir ki!…
          "Düştüm mahpus damlarına
          Öğüt veren çok olur,"
          Kendi kozasını örerek,
          Kendi kendinin mahpusu olduğunu…
         " Unut beni unut arama
          Sakla bu mendili sakla,"
          İhtiyacı yokmuş gibi görünürken,
          Aslında “dur gitme” denmesini isteyecek kadar da mahzunlaştığını…
         " Bir çiviyi çakar gibi
          Vura-vura güne.
          Dörtnala gidiyoruz,
          Bizi bekleyen yere."
           ……..
          "Bir ayvayı dişler gibi
          Isır-ısır ömrümüzü
          Bir girdapta dönüyoruz
          Yaşamadan günümüzü."
          ……
          "İşte geldik gidiyorduk
          Bilinmez bir diyara.
          Eskiden karpuz idik
          Şimdi döndük biz hıyara"
          Rabbım;
          Bu muhteşem kainatta varlıkların en muhteşemliğini bana nasip ettiğin halde, kıymetini bilemeyip kendini ağız ile anüs arasına hapsedenlerden eyleme…
          Ve;
          Sana itibar etmemeyi meziyet sayıp,dünyalıkları putlaştırarak, onlar üzerinden insanları kullaştıranlardan eyleme
          Ve dahi;
          (Aklı sıra) Seni hakim kılmak istermiş gibi gözüküp, aslında kendi hükümlerini tesis edenlerden eyleme…
          Beni,
          Saçları “gıraldığı” halde hala iki arada bir derede kalmanın sıkıntısını yaşayanlardan eyleme…














28 Mayıs 2013 Salı

BALIK AVI


          Babam… Paşa Babam… Rahmetli çok iyi balık avlardı.
          Ama oltayla değil… Saçma ile idi onun ustalığı…
          Saçmanın her türlüsünü, her şekilde atardı. Bir keresinde derede aha iki “sümüç” balığı öyle bir yerden çekip çıkardı ki…
          Kimsenin aklı, sırrı ermedi.
          O günden sonra rahmetli anam, babam balığa giderken “Halıcı bismillah-la at şu saçmayı, sana nazar değer sonra” dedi.
          Babacığım da  “can almanın besmelesi mi olurmuş hanım”  diye karşılık verdiydi anacığıma.
          Anladım ki, avlanırken rahmetlinin “üreciğinin kuytularında”  merhamet duyguları dolaşıyordu.
          Ama ben babama çekmemişim…
          Hem olta ile balık avlamayı severim hem de yakalayınca garip bir zevk alırım. O ıslak saçmayı omuzlamak kadar beni ürperten bir şey yoktur.
          Üstelik bir de derenin ne kadar çör-çöpü varsa silip-süpürmek hiç de akıl karı gelmez bana. Yılan yakalamak da çabası…  Bir keresinde bir kulaçtan büyük yakalamıştık da… Dolam-dolam dolanmıştı saçmaya. Çil yavrusu gibi kaçıştıydık… Hala gözlerim önünde köftehorun dolanmaları.
          Babam da zorlamadı beni… Derdi ki, “Kabiliyet Allah vergisi, istek ise yürek işidir. Zorla güzellik olmaz”.
         Onun içindir ki Paşa Babama Ulu Büyük Dedemden daha bir sevecen bakarım.
         Neyse, bu son söz Ulunun hışmından kurtulmak için anmak istediğimdendir. Hepsi o kadar… Sohbetimizle yakından-uzaktan alakası yok.
         Bir gün babama neden olta ile balık avlamaya heves etmediğini sorduğum da “olta benim işim değil” …
         “Tek bir balık için onca dakika kazık gibi dikilip, beklemek hiç işime gelmez” demişti. Sonra gönlümü hoş etmek için “olta ile balık avlamak da ayrı bir sanat” diye de eklemişti sözlerine.
         Ama ondan öte ne o, ne de ben söz ettik olta balıkçılığından.
         Ta ki, bir gün bir çubuğa dizili “cindik” kadar balıklarla eve gelene kadar…
         “Ne” dedi gülerek, alaycı bir edayla… “Yakalıya-yakalıya bunlarımı yakaladın?”
         “Ne yapayım nasibime bunlar düştü” dedim… Yarı hiddetli… Kızarıp, bozararak…
         (Aslında biliyordu) “Oltaya nasıl yem takıyorsun anlat bakalım?”
         Cahil yerine konmak ağrıma gitmişti… Hem de hesaba çekilircesine… Kızarak ve tahrayla… Öylesine, sırf cevap vermiş olmak için  “Kancanın ucuna takıyorum ekmek yemi, sallıyorum gidiyor.”
         Güldü, evin kapısındaki kütmene çökerken “git bana ahırın oradaki gübreden iri bir solucan getir”.
         İsteksiz gittiğim ahır kapısından bir çubuğa kıstırarak iri bir solucan getirdim. Yüzüme baktı… Otoriter bir ifadeyle “ başarılı olmak istiyorsan mesleğinden tiksinmeyeceksin”.
         Galiba benim tavuk gübresinden tiksinmemem oradan gelir. Notumu düşeyim bu arada…
         Paşa Babam solucanı eline aldı bilgiççe inceledi… Biraz önceki ezilmişliğimin rövanşını almanın tam fırsatıydı, ” Neyine bakıyorsun baba?”
         Bıyık altından güldü... Umursamazca ”Dişi mi, erkek mi diye”…Kafa yaptı… İlave etti “Bir işte başarılı olmak istiyorsan her ayrıntıya önem vereceksin. En önemlisi işini ciddiye alacaksın”… Yine dersini vermişti…
         Bu arada kancayı inceliyordu… Yaptığım işe illa bir kulp bulacaktı ”Biraz küçük ama neyse”…
         Solucanı tiksinmeden başından itibaren kancaya geçirdi. Kancayı solucanın içinde sakladı… Solucanın az bir kısmı, sallanacak şekilde kancanın dışında kaldı.
         Tüm bunları yaparken nasihatlerine devam ediyordu… “Güneşin önünde değil, gölgede duracaksın. Ki gölgen dereye yansımayacak. Oltayı attığın yeri çok iyi seçeceksin. Yoksa boşa kürek çekmiş olursun. Hiç ses çıkarmayacaksın. En önemlisi sabırlı olacaksın”. Konuşurken sanki olağan şeyler söylüyormuş gibiydi.”Balığa rakibinmiş gibi bakacaksın. Onun hangi saatte nasıl hareket edeceğini ve nelerden hoşlandığını, nelerden ürktüğünü bileceksin”.
         Sonra solucanın içinde kaybolmuş kancayı yukarıya, gözünün hizasına getirdi. Evirdi, çevirdi, elleri yetmedi, gözleriyle kontrol etti… Önemsediği bir işi yerine getirmiş olmanın huzuru ve gururu ile oltayı bana uzatırken;
         “Hah işte şimdi oldu… Bununla değil üç sümüç sazan, derede ki camışları bile yakalarsın”…
         



5 Ocak 2012 Perşembe

BEN HİÇ YİRMİ YAŞIMDA OLMADIM Kİ!


https://mail.google.com/mail/images/cleardot.gif
     BEN HİÇ YİRMİ YAŞIMDA OLAMADIM Kİ!

“Paşa gönlümün bir gün huzur içerisinde olacağı günleri özlüyorum…”Bunu ben temenni etmedim. Mahallemizin kemale ermişi Tahsin amcamız sıkça söylerdi.

Biz ona Sucu Tahsin amca derdik. Galiba belediyenin su motorlarından sorumlu olduğundandı. Sucu Tahsin amca böyle derdi… “paşa gönlümün bir gün huzur içerisinde olacağı günleri özlüyorum.”

Bizler; o zamanlar bu sözlerin anlamını tasavvur edemezdik… Çocuk aklımızla…

Şu anda SÜAVİ söylüyor,”

"Ah gelmişken baharda sevda…

Olur mu veda?

Bilmez mi vefa?”

Bir gün dediler ki; Sucu Tahsin hakkın rahmetine kavuşmuş… O an hüzünlü sesi kulaklarımda çınladı “paşa gönlümün bir gün huzur içerisinde olacağı günleri özlüyorum.” Huzura ermişmiydi?Allah bilir.
Bu sözü ilk Sucu Tahsin Amcadan,  mahallenin derme çatma sedirinde, güz güneşinin ilık sıcaklığında sırtlarını kızdırmak için  babamla otururlarken duymuştum.
Babam sırtını kızdırdığı güneşe yan dönerek “lan Tahsin, ne diin sen daha ne günler göriceyük”

“Sus pus oldu sazendeler bu gece…

Hazırlan fırtına kopmak üzere…

Kalbime tünemiş kuşlar uçuştu…”

Elindeki fındık çubuğu ile yerleri çiziktirirken Sucu Tahsin amca “Yok be Memed, bize bundan sonra görmeyen göz, konuşmayan dil, duymayan kulak yakışır.”

“Hadi ya sende… Biz daha yirmiliğiz” diye çıkıştı babam. Hüzünlü gülümseyişiyle…
“Ben bir kördüm…

Senden çok sevgiler gördüm…

Ve seni böyle sürdüm…

Tuzla balın arasına…”

“Yirmilik mi?” dedi Tahsin Amca babamı dürterek… “Pehhh… Ben hiç yirmi yaşımda olmadım ki! …” Hüzün kokan sesiyle… Belli ki gülmek gelmemişti içinden.
 Halbuki babam yarenlik yapmak istemişti. Gerçi becerememişti ya…
“Ben yirmi yaşındayken iki çocuk babasıydım lan Tahsin… Yirmi yaşında baba mı olunurmuş… Dört yıl sonra askerden döndüğümde uşakları tanıyamadım”… Kederli yüzünü gizlemek istercesine… Zoraki gülümseyerek...

Ve o zaman anladım ki, babamın da bir sırrı vardı…

“Hasret sormuştun bana…

 Demiştin ki hasret ne?

 Yüreğim kara sevdam…

 Hasretimdin sen oysa…”
 Her ikisi de sustular… Uzaklara daldılar… Anlamsızlaştırdıkları dünyalarında kayboldular.

 Sucu Tahsin’den sonra babam balkonda çayını yudumlarken arada bir “lan Tahsin nerdesin” diye mırıldanırdı… Tahsin amcaların evini anlamsızca süzerken…

 Birkaç yıl sonra babamı da uğurladık.

………………

Ve gıpta ediyorum, yirmili yaşlarını yaşayamadan nice fidanların toprağa serildiğini gören ruhların, barış içerisinde hep beraber dünyalarını sabır ve metanetle anlamlaştırmalarına…

Selam olsun onlara...

…Ve lanet olsun… Sen ben kavgaları ile bizi birbirimize düşüren iki paralıklara…

22 Mayıs 2011 Pazar


Her Yol Mubah mı?

Geçen yıl Deniz Baykal’ın başına gelenler bu yıl MHP’li yöneticilerin başına geldi. Anlaşılıyor ki geçen yıl Deniz Baykal’la CHP’yi dizayn eden güçler bu yıl da seçime yirmi iki gün kala MHP’yi dizayn etmek istediler.

Aslında dizayn edilmek istenen ne CHP, ne de MHP. Bu iki parti üzerinden Türkiye siyaseti düzenlenmek ve yönlendirilmek isteniyor. Gelin görün ki ülkemiz tiksindirici bu iki olay karşısında iyi sınav verememiştir. Hele de iktidar partisi bu konuda (sözde) savunduğu misyonun tam aksine bir tutum sergilemiştir.

Burada kasetin içeriğini ve müsebbiplerini hoş görecek değilim şüphesiz. Ancak rakip partiyi yıpratacağım diye belden aşağı çalışmak hiçbir dinde hoş görülmeyeceği gibi, iman ehli olduklarını iddia eden kişilerin de başvuracağı yöntem değildir.

Burada bana şunu diyebilirsiniz; Bu kasetleri internet ortamına AKP ya da onun destekleyicileri mi soktu? Böyle bir iddiam yok. Bunun ispatı, şahidi de yok. Burada benim vurgulamak istediğim AKP’nin bu işi fırsat bilmesi, fırsatı ganimete çevirmek istemesidir.

Başbakan Tayyip Erdoğan bundan sekiz-on yıl önce “delikanlı” olarak sunuldu, bu millete pazarlandı. Bizim bildiğimiz, delikanlı gayri ahlakı yollara başvurmadığı gibi bunlara itibar edip faydalanmak istemez. Hatta bu tür yollara başvuranlara karşı durur.

Benim üzüldüğüm ve korktuğum iki şey var. Birincisi bu tür kumpasların, gayri ahlaki yöntemlerin ülkemizde kanıksanması ve mubah olarak görülmeye başlanması. İkincisi ise muhafazakâr ve halkın manevi değerlerinin hiçe sayıldığını iddia ederek ortaya çıkmış bir parti olan AKP’nin buna itibar etmesi. Bu ahlaksızlığa itibar sadece AKP’yi yıpratsa gam yemeyeceğim. Ancak savunduğu fikirler itibarıyla dine zarar verecektir. Bir anlamda muhafazakârlar kendi kendilerini itibarsızlaştırmış olacaklar. Korkum bu.

Demek ki Türkiye’nin yaşadığı süreç o kadar çetrefilli ki ve ülkemizde öyle büyük oyunlar oynanıyor ki sahnedeki oyuncular konumları ne olursa olsun bütün yolları mubah görüyorlar. Ya da görmek zorunda kalıyorlar. Nitekim Deniz Baykal’ın istifasından sonra, önce(mağdura saygı gerekçesiyle) aday olmayacağım diyen Kılıçdaroğlu birkaç gün sonra adaylığını açıkladığında bunun sadece Kılıçdaroğlu’nun şahsiyetiyle alakalı olduğunu zannetmiştim. Lakin başbakanın kaset olayları karşısındaki tavrını görünce ülkemizdeki çatışmanın ne derece derin ve büyük olduğunu anlıyoruz.

Ülkemiz (hangi mevkilerde olurlarsa olsunlar) siyasetçilerinin bu yaşananların içinde figüran olmalarından korkuyorum. Yoksa kalite bu derece aşağı düşmezdi.

Her Yol Mubah mı?

Geçen yıl Deniz Baykal’ın başına gelenler bu yıl MHP’li yöneticilerin başına geldi. Anlaşılıyor ki geçen yıl Deniz Baykal’la CHP’yi dizayn eden güçler bu yıl da seçime yirmi iki gün kala MHP’yi dizayn etmek istediler.

Aslında dizayn edilmek istenen ne CHP, ne de MHP. Bu iki parti üzerinden Türkiye siyaseti düzenlenmek ve yönlendirilmek isteniyor. Gelin görün ki ülkemiz tiksindirici bu iki olay karşısında iyi sınav verememiştir. Hele de iktidar partisi bu konuda (sözde) savunduğu misyonun tam aksine bir tutum sergilemiştir.

Burada kasetin içeriğini ve müsebbiplerini hoş görecek değilim şüphesiz. Ancak rakip partiyi yıpratacağım diye belden aşağı çalışmak hiçbir dinde hoş görülmeyeceği gibi, iman ehli olduklarını iddia eden kişilerin de başvuracağı yöntem değildir.

Burada bana şunu diyebilirsiniz; Bu kasetleri internet ortamına AKP ya da onun destekleyicileri mi soktu? Böyle bir iddiam yok. Bunun ispatı, şahidi de yok. Burada benim vurgulamak istediğim AKP’nin bu işi fırsat bilmesi, fırsatı ganimete çevirmek istemesidir.

Başbakan Tayyip Erdoğan bundan sekiz-on yıl önce “delikanlı” olarak sunuldu, bu millete pazarlandı. Bizim bildiğimiz, delikanlı gayri ahlakı yollara başvurmadığı gibi bunlara itibar edip faydalanmak istemez. Hatta bu tür yollara başvuranlara karşı durur.

Benim üzüldüğüm ve korktuğum iki şey var. Birincisi bu tür kumpasların, gayri ahlaki yöntemlerin ülkemizde kanıksanması ve mubah olarak görülmeye başlanması. İkincisi ise muhafazakâr ve halkın manevi değerlerinin hiçe sayıldığını iddia ederek ortaya çıkmış bir parti olan AKP’nin buna itibar etmesi. Bu ahlaksızlığa itibar sadece AKP’yi yıpratsa gam yemeyeceğim. Ancak savunduğu fikirler itibarıyla dine zarar verecektir. Bir anlamda muhafazakârlar kendi kendilerini itibarsızlaştırmış olacaklar. Korkum bu.

Demek ki Türkiye’nin yaşadığı süreç o kadar çetrefilli ki ve ülkemizde öyle büyük oyunlar oynanıyor ki sahnedeki oyuncular konumları ne olursa olsun bütün yolları mubah görüyorlar. Ya da görmek zorunda kalıyorlar. Nitekim Deniz Baykal’ın istifasından sonra, önce(mağdura saygı gerekçesiyle) aday olmayacağım diyen Kılıçdaroğlu birkaç gün sonra adaylığını açıkladığında bunun sadece Kılıçdaroğlu’nun şahsiyetiyle alakalı olduğunu zannetmiştim. Lakin başbakanın kaset olayları karşısındaki tavrını görünce ülkemizdeki çatışmanın ne derece derin ve büyük olduğunu anlıyoruz.

Ülkemiz (hangi mevkilerde olurlarsa olsunlar) siyasetçilerinin bu yaşananların içinde figüran olmalarından korkuyorum. Yoksa kalite bu derece aşağı düşmezdi.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Onlar Ermiş Muratlarına!.. (Vahdeddin’in Suçu Neydi?)

İngiltere kraliyet ailesi iki gün önce prenslerini evlendirdiler. Gençler muratlarına erdiler. Dünya onları konuştu birkaç gün. Televizyonlar (bizimkilerden bazıları da) evlilik törenini naklen verdiler.

Yine bundan yıllarca önce ağabeyi de başarısız bir evlilik yapmıştı. Ağabeyinin evlenmesi de, boşanması da dünyada olay olmuştu. Ayrıldığı karısı yeni sevgilisi ile beraber bir trafik kazasında öldüğünde de olay olmuştu. Çeşitli komplo teorileri aylarca dünya gündeminden düşmemişti.

Dikkat ederseniz İngiliz kraliyetinin magazinlerini üstünkörü bilmeme rağmen ne prenslerin ne de evlendikleri hanımların adlarını yazabiliyorum burada. Beni onların evlenmeleri ya da boşanmaları zerre kadar ilgilendirmiyor. Zira onlarla ne akrabalığım var ne de onlardan dolayı dünyanın geleceği ile ilgili kaygılarım var. Benim bütün aklım, fikrim İngiliz kraliyetinin bu gibi durumlarda ne denli başarılı reklam yaptığı ve bu tür olayları kar hanesine başarı ile kaydettiğidir.

Düşünsenize, miadını doldurmuş bir rejimin kalıntıları öyle bir kamuoyu yaratıyorlar ki krallığı sorgulamak aklınızdan bile geçmiyor.

İngilizlerin işlerini, güçlerini bırakıp kraliyet mensubu bu gençlerin ne giydikleri, içtikleri ya da düğünde gelin hanımın damadı nasıl süzdüğü gibi lüzumsuz işlere neden merak sardıklarını merak etmiyorum. Ayrıca da sorgulamıyorum. Beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor.

Beni ilgilendiren ve bir o kadar da şaşırtan bizim medyanın düğünle bu denli ilgilenmesi. Hele bazı televizyonlarımızın düğünü saatlerce naklen yayınlaması beni daha da şaşırtıyor.

Birincisi, düğünün saatlerce yayınlayacak kadar bizde meraklısı var mı? Öyle ya yayınlar bedava yapılmıyor. Bir getirisi olmadıktan sonra beyhude yere yayınlamanın bir âlemi yok. Buna bağlı olarak iki soru geliyor aklıma. Ülkemizde naklen yayın yapılacak kadar bu düğünü izleyen meraklısı çoksa bunun sebebi nedir? İkinci sorum ise, eğer meraklısı yoksa izleyicisi olmayan düğünü yayınlamanın maksadı ne?

Bu soru üzerine sorulardan sonra konumun ikinci kısmına geçiyorum;

Vaktiyle Mustafa Kemal’in son Osmanlı padişahı Vahdeddin’i kovarak nasıl cumhuriyeti kurduğunu anlatıp övünenler neden bu yayınlar karşısında sus puslar. Belki de naklen yayını gayet normal karşıladılar.

Eğer padişahlık seksen yıldır(nasıl kovulduğu) uğrunda konuşulacak kadar kötü bir şey idiyse bu denli vurdumduymazlık niye? Yok, eğer padişahlık kötü bir şey değil idiyse ve hatta övünülecek, gurur duyulacak bir şeyse neden Mustafa Kemale bu denli övgü?

Şunları yüksek sesle söylemeden/sormadan edemiyorum;

1-Osmanlı devletinin yıkılması padişahlık rejiminden dolayı olmadı. Hele Vahdeddin’in politikalarından dolayı hiç olmadı. Yani Vahdeddin kovulmayı hak etmedi.

2-Dünyanın iki büyük devleti(Japonya ve İngiltere) krallıkla yönetilmekte. Yani krallık dolayısıyla padişahlık çağ dışı değildir. Sadece bir tercihtir.

3-Öyleyse padişahlığı kaldıranların ve onların taraftarlarının bu denli övünmeleri neden?(Fikir jimnastiği) Acaba kendilerine meşruluk kazandırmak için-miydi?

4- Ve Osmanlı Selçukludan bayrağı devir alarak altı yüz yıl Anadolu’yu idare ederek milletimizin bu topraklarda tutunmasını sağlamadılar mı? Sağladıkları için saygıyı hak etmemişler-miydi? Bu denli saygısızlıktan sonra onların vebalini kim ödeyecek?

İki küçük magazin hatırlatması;

1-Malum olduğu üzere Cumhur-başkamız Abdullah Gül İngiltere’de Oxford mezunu. Geçen yıl bu üniversiteden yanılmıyorsam yılın devlet adamı ödülünü aldı. Yine geçtiğimiz yıllarda İngiliz ana kraliçesini Türkiye’de ağırladı.

2-Eğer Vahdeddin kovulmasa idi, muhtemelen bu yıllarda torunlarından birinin düğününü Dolmabahçe sarayında yapıyor olacaktık.

Ve kim demiş İngilizlerle düşmandık diye!...

NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

                    Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyre...