Bu Blogda Ara

14 Haziran 2013 Cuma

YOKSA NEFSİN AHLAKSIZ ÇIKARCILIĞI MI?




                "Ne çıkar bahtımızda ayrılık varsa yarın…

                Sanma ki hikayesi şu titreyen dalların.     

                Düşen yaprakla biter…

                Böyle bir kara sevda, kara toprakla biter."

                Zeki Müren’den muhayyerkürdi şarkısını dinlerken...

                Dün baharı düşündüm… Ulu Meşemin dibinde… Akkuşun serin yelleri gözlerimdeki hüznü silerken…

                Yeniden doğmanın sevincini yaşarken tabiat, toprağa karışmış gazellerden kuvvet aldığını biliyor-muydu acaba?

                Var olmanın hazzı, yaşama veda etmenin sebebi mi olmalıydı?

                Ya da bir kutsal dönüşümün kabullenmişliği ile tefekkür etmek…

                 Bu ne kutsal duygu, bu ne metanet Rabbim, gelirken dünyaya gitmeyi kabullenmek…

                 Sessiz, sedasız ve onca çetrefil, nefis kokan yolları arşınlarken…

                 Acaba bir hatıra bırakmak-mıdır, yoksa dünyaya tutunmak-mıdır?

                 Evlat bırakmak terk-i dünya ederken.

                 Ya evlada ne demeli?

                 Onca yaşanmışlığın, bunca emeğin ardından…

                 Kendini bu dünyaya armağan edeni,

                 Kendi elçeğiyle toprağa uğurlamak…

                 Yarabbi…

                 Buna metanet mi demeliyim…  Yoksa nefsin ahlaksız çıkarcılığı mı?





29 Mayıs 2013 Çarşamba

BENİ BEKLEME KAPTAN


          "Beni bekleme kaptan,
          Seyir defterini başkası yazsın
          Çınarlı, kubbeli mavi bir liman
          Beni o limana çıkaramazsın,"
          Kim derdi Cem Karaca’yı bu denli seveceğim,
          Ya da kim derdi Cem Karaca bu denli değişecek…
          Gençliğimde sesini içten içe sevsem bile; “Gomonis” Cem Karaca’yı sevmedim/sevemedim…
          "Ben ceviz ağacıyım Gülhane parkında
          Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında,"
          Cem Karaca bana çok şey öğretmiştir… Fark ettirmiştir…
          İnsanların çok yönlü olduğu,
          Ve geleceğin neler getireceğini kimler bilebilir ki!…
          "Düştüm mahpus damlarına
          Öğüt veren çok olur,"
          Kendi kozasını örerek,
          Kendi kendinin mahpusu olduğunu…
         " Unut beni unut arama
          Sakla bu mendili sakla,"
          İhtiyacı yokmuş gibi görünürken,
          Aslında “dur gitme” denmesini isteyecek kadar da mahzunlaştığını…
         " Bir çiviyi çakar gibi
          Vura-vura güne.
          Dörtnala gidiyoruz,
          Bizi bekleyen yere."
           ……..
          "Bir ayvayı dişler gibi
          Isır-ısır ömrümüzü
          Bir girdapta dönüyoruz
          Yaşamadan günümüzü."
          ……
          "İşte geldik gidiyorduk
          Bilinmez bir diyara.
          Eskiden karpuz idik
          Şimdi döndük biz hıyara"
          Rabbım;
          Bu muhteşem kainatta varlıkların en muhteşemliğini bana nasip ettiğin halde, kıymetini bilemeyip kendini ağız ile anüs arasına hapsedenlerden eyleme…
          Ve;
          Sana itibar etmemeyi meziyet sayıp,dünyalıkları putlaştırarak, onlar üzerinden insanları kullaştıranlardan eyleme
          Ve dahi;
          (Aklı sıra) Seni hakim kılmak istermiş gibi gözüküp, aslında kendi hükümlerini tesis edenlerden eyleme…
          Beni,
          Saçları “gıraldığı” halde hala iki arada bir derede kalmanın sıkıntısını yaşayanlardan eyleme…














28 Mayıs 2013 Salı

BALIK AVI


          Babam… Paşa Babam… Rahmetli çok iyi balık avlardı.
          Ama oltayla değil… Saçma ile idi onun ustalığı…
          Saçmanın her türlüsünü, her şekilde atardı. Bir keresinde derede aha iki “sümüç” balığı öyle bir yerden çekip çıkardı ki…
          Kimsenin aklı, sırrı ermedi.
          O günden sonra rahmetli anam, babam balığa giderken “Halıcı bismillah-la at şu saçmayı, sana nazar değer sonra” dedi.
          Babacığım da  “can almanın besmelesi mi olurmuş hanım”  diye karşılık verdiydi anacığıma.
          Anladım ki, avlanırken rahmetlinin “üreciğinin kuytularında”  merhamet duyguları dolaşıyordu.
          Ama ben babama çekmemişim…
          Hem olta ile balık avlamayı severim hem de yakalayınca garip bir zevk alırım. O ıslak saçmayı omuzlamak kadar beni ürperten bir şey yoktur.
          Üstelik bir de derenin ne kadar çör-çöpü varsa silip-süpürmek hiç de akıl karı gelmez bana. Yılan yakalamak da çabası…  Bir keresinde bir kulaçtan büyük yakalamıştık da… Dolam-dolam dolanmıştı saçmaya. Çil yavrusu gibi kaçıştıydık… Hala gözlerim önünde köftehorun dolanmaları.
          Babam da zorlamadı beni… Derdi ki, “Kabiliyet Allah vergisi, istek ise yürek işidir. Zorla güzellik olmaz”.
         Onun içindir ki Paşa Babama Ulu Büyük Dedemden daha bir sevecen bakarım.
         Neyse, bu son söz Ulunun hışmından kurtulmak için anmak istediğimdendir. Hepsi o kadar… Sohbetimizle yakından-uzaktan alakası yok.
         Bir gün babama neden olta ile balık avlamaya heves etmediğini sorduğum da “olta benim işim değil” …
         “Tek bir balık için onca dakika kazık gibi dikilip, beklemek hiç işime gelmez” demişti. Sonra gönlümü hoş etmek için “olta ile balık avlamak da ayrı bir sanat” diye de eklemişti sözlerine.
         Ama ondan öte ne o, ne de ben söz ettik olta balıkçılığından.
         Ta ki, bir gün bir çubuğa dizili “cindik” kadar balıklarla eve gelene kadar…
         “Ne” dedi gülerek, alaycı bir edayla… “Yakalıya-yakalıya bunlarımı yakaladın?”
         “Ne yapayım nasibime bunlar düştü” dedim… Yarı hiddetli… Kızarıp, bozararak…
         (Aslında biliyordu) “Oltaya nasıl yem takıyorsun anlat bakalım?”
         Cahil yerine konmak ağrıma gitmişti… Hem de hesaba çekilircesine… Kızarak ve tahrayla… Öylesine, sırf cevap vermiş olmak için  “Kancanın ucuna takıyorum ekmek yemi, sallıyorum gidiyor.”
         Güldü, evin kapısındaki kütmene çökerken “git bana ahırın oradaki gübreden iri bir solucan getir”.
         İsteksiz gittiğim ahır kapısından bir çubuğa kıstırarak iri bir solucan getirdim. Yüzüme baktı… Otoriter bir ifadeyle “ başarılı olmak istiyorsan mesleğinden tiksinmeyeceksin”.
         Galiba benim tavuk gübresinden tiksinmemem oradan gelir. Notumu düşeyim bu arada…
         Paşa Babam solucanı eline aldı bilgiççe inceledi… Biraz önceki ezilmişliğimin rövanşını almanın tam fırsatıydı, ” Neyine bakıyorsun baba?”
         Bıyık altından güldü... Umursamazca ”Dişi mi, erkek mi diye”…Kafa yaptı… İlave etti “Bir işte başarılı olmak istiyorsan her ayrıntıya önem vereceksin. En önemlisi işini ciddiye alacaksın”… Yine dersini vermişti…
         Bu arada kancayı inceliyordu… Yaptığım işe illa bir kulp bulacaktı ”Biraz küçük ama neyse”…
         Solucanı tiksinmeden başından itibaren kancaya geçirdi. Kancayı solucanın içinde sakladı… Solucanın az bir kısmı, sallanacak şekilde kancanın dışında kaldı.
         Tüm bunları yaparken nasihatlerine devam ediyordu… “Güneşin önünde değil, gölgede duracaksın. Ki gölgen dereye yansımayacak. Oltayı attığın yeri çok iyi seçeceksin. Yoksa boşa kürek çekmiş olursun. Hiç ses çıkarmayacaksın. En önemlisi sabırlı olacaksın”. Konuşurken sanki olağan şeyler söylüyormuş gibiydi.”Balığa rakibinmiş gibi bakacaksın. Onun hangi saatte nasıl hareket edeceğini ve nelerden hoşlandığını, nelerden ürktüğünü bileceksin”.
         Sonra solucanın içinde kaybolmuş kancayı yukarıya, gözünün hizasına getirdi. Evirdi, çevirdi, elleri yetmedi, gözleriyle kontrol etti… Önemsediği bir işi yerine getirmiş olmanın huzuru ve gururu ile oltayı bana uzatırken;
         “Hah işte şimdi oldu… Bununla değil üç sümüç sazan, derede ki camışları bile yakalarsın”…
         



5 Ocak 2012 Perşembe

BEN HİÇ YİRMİ YAŞIMDA OLMADIM Kİ!


https://mail.google.com/mail/images/cleardot.gif
     BEN HİÇ YİRMİ YAŞIMDA OLAMADIM Kİ!

“Paşa gönlümün bir gün huzur içerisinde olacağı günleri özlüyorum…”Bunu ben temenni etmedim. Mahallemizin kemale ermişi Tahsin amcamız sıkça söylerdi.

Biz ona Sucu Tahsin amca derdik. Galiba belediyenin su motorlarından sorumlu olduğundandı. Sucu Tahsin amca böyle derdi… “paşa gönlümün bir gün huzur içerisinde olacağı günleri özlüyorum.”

Bizler; o zamanlar bu sözlerin anlamını tasavvur edemezdik… Çocuk aklımızla…

Şu anda SÜAVİ söylüyor,”

"Ah gelmişken baharda sevda…

Olur mu veda?

Bilmez mi vefa?”

Bir gün dediler ki; Sucu Tahsin hakkın rahmetine kavuşmuş… O an hüzünlü sesi kulaklarımda çınladı “paşa gönlümün bir gün huzur içerisinde olacağı günleri özlüyorum.” Huzura ermişmiydi?Allah bilir.
Bu sözü ilk Sucu Tahsin Amcadan,  mahallenin derme çatma sedirinde, güz güneşinin ilık sıcaklığında sırtlarını kızdırmak için  babamla otururlarken duymuştum.
Babam sırtını kızdırdığı güneşe yan dönerek “lan Tahsin, ne diin sen daha ne günler göriceyük”

“Sus pus oldu sazendeler bu gece…

Hazırlan fırtına kopmak üzere…

Kalbime tünemiş kuşlar uçuştu…”

Elindeki fındık çubuğu ile yerleri çiziktirirken Sucu Tahsin amca “Yok be Memed, bize bundan sonra görmeyen göz, konuşmayan dil, duymayan kulak yakışır.”

“Hadi ya sende… Biz daha yirmiliğiz” diye çıkıştı babam. Hüzünlü gülümseyişiyle…
“Ben bir kördüm…

Senden çok sevgiler gördüm…

Ve seni böyle sürdüm…

Tuzla balın arasına…”

“Yirmilik mi?” dedi Tahsin Amca babamı dürterek… “Pehhh… Ben hiç yirmi yaşımda olmadım ki! …” Hüzün kokan sesiyle… Belli ki gülmek gelmemişti içinden.
 Halbuki babam yarenlik yapmak istemişti. Gerçi becerememişti ya…
“Ben yirmi yaşındayken iki çocuk babasıydım lan Tahsin… Yirmi yaşında baba mı olunurmuş… Dört yıl sonra askerden döndüğümde uşakları tanıyamadım”… Kederli yüzünü gizlemek istercesine… Zoraki gülümseyerek...

Ve o zaman anladım ki, babamın da bir sırrı vardı…

“Hasret sormuştun bana…

 Demiştin ki hasret ne?

 Yüreğim kara sevdam…

 Hasretimdin sen oysa…”
 Her ikisi de sustular… Uzaklara daldılar… Anlamsızlaştırdıkları dünyalarında kayboldular.

 Sucu Tahsin’den sonra babam balkonda çayını yudumlarken arada bir “lan Tahsin nerdesin” diye mırıldanırdı… Tahsin amcaların evini anlamsızca süzerken…

 Birkaç yıl sonra babamı da uğurladık.

………………

Ve gıpta ediyorum, yirmili yaşlarını yaşayamadan nice fidanların toprağa serildiğini gören ruhların, barış içerisinde hep beraber dünyalarını sabır ve metanetle anlamlaştırmalarına…

Selam olsun onlara...

…Ve lanet olsun… Sen ben kavgaları ile bizi birbirimize düşüren iki paralıklara…

22 Mayıs 2011 Pazar


Her Yol Mubah mı?

Geçen yıl Deniz Baykal’ın başına gelenler bu yıl MHP’li yöneticilerin başına geldi. Anlaşılıyor ki geçen yıl Deniz Baykal’la CHP’yi dizayn eden güçler bu yıl da seçime yirmi iki gün kala MHP’yi dizayn etmek istediler.

Aslında dizayn edilmek istenen ne CHP, ne de MHP. Bu iki parti üzerinden Türkiye siyaseti düzenlenmek ve yönlendirilmek isteniyor. Gelin görün ki ülkemiz tiksindirici bu iki olay karşısında iyi sınav verememiştir. Hele de iktidar partisi bu konuda (sözde) savunduğu misyonun tam aksine bir tutum sergilemiştir.

Burada kasetin içeriğini ve müsebbiplerini hoş görecek değilim şüphesiz. Ancak rakip partiyi yıpratacağım diye belden aşağı çalışmak hiçbir dinde hoş görülmeyeceği gibi, iman ehli olduklarını iddia eden kişilerin de başvuracağı yöntem değildir.

Burada bana şunu diyebilirsiniz; Bu kasetleri internet ortamına AKP ya da onun destekleyicileri mi soktu? Böyle bir iddiam yok. Bunun ispatı, şahidi de yok. Burada benim vurgulamak istediğim AKP’nin bu işi fırsat bilmesi, fırsatı ganimete çevirmek istemesidir.

Başbakan Tayyip Erdoğan bundan sekiz-on yıl önce “delikanlı” olarak sunuldu, bu millete pazarlandı. Bizim bildiğimiz, delikanlı gayri ahlakı yollara başvurmadığı gibi bunlara itibar edip faydalanmak istemez. Hatta bu tür yollara başvuranlara karşı durur.

Benim üzüldüğüm ve korktuğum iki şey var. Birincisi bu tür kumpasların, gayri ahlaki yöntemlerin ülkemizde kanıksanması ve mubah olarak görülmeye başlanması. İkincisi ise muhafazakâr ve halkın manevi değerlerinin hiçe sayıldığını iddia ederek ortaya çıkmış bir parti olan AKP’nin buna itibar etmesi. Bu ahlaksızlığa itibar sadece AKP’yi yıpratsa gam yemeyeceğim. Ancak savunduğu fikirler itibarıyla dine zarar verecektir. Bir anlamda muhafazakârlar kendi kendilerini itibarsızlaştırmış olacaklar. Korkum bu.

Demek ki Türkiye’nin yaşadığı süreç o kadar çetrefilli ki ve ülkemizde öyle büyük oyunlar oynanıyor ki sahnedeki oyuncular konumları ne olursa olsun bütün yolları mubah görüyorlar. Ya da görmek zorunda kalıyorlar. Nitekim Deniz Baykal’ın istifasından sonra, önce(mağdura saygı gerekçesiyle) aday olmayacağım diyen Kılıçdaroğlu birkaç gün sonra adaylığını açıkladığında bunun sadece Kılıçdaroğlu’nun şahsiyetiyle alakalı olduğunu zannetmiştim. Lakin başbakanın kaset olayları karşısındaki tavrını görünce ülkemizdeki çatışmanın ne derece derin ve büyük olduğunu anlıyoruz.

Ülkemiz (hangi mevkilerde olurlarsa olsunlar) siyasetçilerinin bu yaşananların içinde figüran olmalarından korkuyorum. Yoksa kalite bu derece aşağı düşmezdi.

Her Yol Mubah mı?

Geçen yıl Deniz Baykal’ın başına gelenler bu yıl MHP’li yöneticilerin başına geldi. Anlaşılıyor ki geçen yıl Deniz Baykal’la CHP’yi dizayn eden güçler bu yıl da seçime yirmi iki gün kala MHP’yi dizayn etmek istediler.

Aslında dizayn edilmek istenen ne CHP, ne de MHP. Bu iki parti üzerinden Türkiye siyaseti düzenlenmek ve yönlendirilmek isteniyor. Gelin görün ki ülkemiz tiksindirici bu iki olay karşısında iyi sınav verememiştir. Hele de iktidar partisi bu konuda (sözde) savunduğu misyonun tam aksine bir tutum sergilemiştir.

Burada kasetin içeriğini ve müsebbiplerini hoş görecek değilim şüphesiz. Ancak rakip partiyi yıpratacağım diye belden aşağı çalışmak hiçbir dinde hoş görülmeyeceği gibi, iman ehli olduklarını iddia eden kişilerin de başvuracağı yöntem değildir.

Burada bana şunu diyebilirsiniz; Bu kasetleri internet ortamına AKP ya da onun destekleyicileri mi soktu? Böyle bir iddiam yok. Bunun ispatı, şahidi de yok. Burada benim vurgulamak istediğim AKP’nin bu işi fırsat bilmesi, fırsatı ganimete çevirmek istemesidir.

Başbakan Tayyip Erdoğan bundan sekiz-on yıl önce “delikanlı” olarak sunuldu, bu millete pazarlandı. Bizim bildiğimiz, delikanlı gayri ahlakı yollara başvurmadığı gibi bunlara itibar edip faydalanmak istemez. Hatta bu tür yollara başvuranlara karşı durur.

Benim üzüldüğüm ve korktuğum iki şey var. Birincisi bu tür kumpasların, gayri ahlaki yöntemlerin ülkemizde kanıksanması ve mubah olarak görülmeye başlanması. İkincisi ise muhafazakâr ve halkın manevi değerlerinin hiçe sayıldığını iddia ederek ortaya çıkmış bir parti olan AKP’nin buna itibar etmesi. Bu ahlaksızlığa itibar sadece AKP’yi yıpratsa gam yemeyeceğim. Ancak savunduğu fikirler itibarıyla dine zarar verecektir. Bir anlamda muhafazakârlar kendi kendilerini itibarsızlaştırmış olacaklar. Korkum bu.

Demek ki Türkiye’nin yaşadığı süreç o kadar çetrefilli ki ve ülkemizde öyle büyük oyunlar oynanıyor ki sahnedeki oyuncular konumları ne olursa olsun bütün yolları mubah görüyorlar. Ya da görmek zorunda kalıyorlar. Nitekim Deniz Baykal’ın istifasından sonra, önce(mağdura saygı gerekçesiyle) aday olmayacağım diyen Kılıçdaroğlu birkaç gün sonra adaylığını açıkladığında bunun sadece Kılıçdaroğlu’nun şahsiyetiyle alakalı olduğunu zannetmiştim. Lakin başbakanın kaset olayları karşısındaki tavrını görünce ülkemizdeki çatışmanın ne derece derin ve büyük olduğunu anlıyoruz.

Ülkemiz (hangi mevkilerde olurlarsa olsunlar) siyasetçilerinin bu yaşananların içinde figüran olmalarından korkuyorum. Yoksa kalite bu derece aşağı düşmezdi.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Onlar Ermiş Muratlarına!.. (Vahdeddin’in Suçu Neydi?)

İngiltere kraliyet ailesi iki gün önce prenslerini evlendirdiler. Gençler muratlarına erdiler. Dünya onları konuştu birkaç gün. Televizyonlar (bizimkilerden bazıları da) evlilik törenini naklen verdiler.

Yine bundan yıllarca önce ağabeyi de başarısız bir evlilik yapmıştı. Ağabeyinin evlenmesi de, boşanması da dünyada olay olmuştu. Ayrıldığı karısı yeni sevgilisi ile beraber bir trafik kazasında öldüğünde de olay olmuştu. Çeşitli komplo teorileri aylarca dünya gündeminden düşmemişti.

Dikkat ederseniz İngiliz kraliyetinin magazinlerini üstünkörü bilmeme rağmen ne prenslerin ne de evlendikleri hanımların adlarını yazabiliyorum burada. Beni onların evlenmeleri ya da boşanmaları zerre kadar ilgilendirmiyor. Zira onlarla ne akrabalığım var ne de onlardan dolayı dünyanın geleceği ile ilgili kaygılarım var. Benim bütün aklım, fikrim İngiliz kraliyetinin bu gibi durumlarda ne denli başarılı reklam yaptığı ve bu tür olayları kar hanesine başarı ile kaydettiğidir.

Düşünsenize, miadını doldurmuş bir rejimin kalıntıları öyle bir kamuoyu yaratıyorlar ki krallığı sorgulamak aklınızdan bile geçmiyor.

İngilizlerin işlerini, güçlerini bırakıp kraliyet mensubu bu gençlerin ne giydikleri, içtikleri ya da düğünde gelin hanımın damadı nasıl süzdüğü gibi lüzumsuz işlere neden merak sardıklarını merak etmiyorum. Ayrıca da sorgulamıyorum. Beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor.

Beni ilgilendiren ve bir o kadar da şaşırtan bizim medyanın düğünle bu denli ilgilenmesi. Hele bazı televizyonlarımızın düğünü saatlerce naklen yayınlaması beni daha da şaşırtıyor.

Birincisi, düğünün saatlerce yayınlayacak kadar bizde meraklısı var mı? Öyle ya yayınlar bedava yapılmıyor. Bir getirisi olmadıktan sonra beyhude yere yayınlamanın bir âlemi yok. Buna bağlı olarak iki soru geliyor aklıma. Ülkemizde naklen yayın yapılacak kadar bu düğünü izleyen meraklısı çoksa bunun sebebi nedir? İkinci sorum ise, eğer meraklısı yoksa izleyicisi olmayan düğünü yayınlamanın maksadı ne?

Bu soru üzerine sorulardan sonra konumun ikinci kısmına geçiyorum;

Vaktiyle Mustafa Kemal’in son Osmanlı padişahı Vahdeddin’i kovarak nasıl cumhuriyeti kurduğunu anlatıp övünenler neden bu yayınlar karşısında sus puslar. Belki de naklen yayını gayet normal karşıladılar.

Eğer padişahlık seksen yıldır(nasıl kovulduğu) uğrunda konuşulacak kadar kötü bir şey idiyse bu denli vurdumduymazlık niye? Yok, eğer padişahlık kötü bir şey değil idiyse ve hatta övünülecek, gurur duyulacak bir şeyse neden Mustafa Kemale bu denli övgü?

Şunları yüksek sesle söylemeden/sormadan edemiyorum;

1-Osmanlı devletinin yıkılması padişahlık rejiminden dolayı olmadı. Hele Vahdeddin’in politikalarından dolayı hiç olmadı. Yani Vahdeddin kovulmayı hak etmedi.

2-Dünyanın iki büyük devleti(Japonya ve İngiltere) krallıkla yönetilmekte. Yani krallık dolayısıyla padişahlık çağ dışı değildir. Sadece bir tercihtir.

3-Öyleyse padişahlığı kaldıranların ve onların taraftarlarının bu denli övünmeleri neden?(Fikir jimnastiği) Acaba kendilerine meşruluk kazandırmak için-miydi?

4- Ve Osmanlı Selçukludan bayrağı devir alarak altı yüz yıl Anadolu’yu idare ederek milletimizin bu topraklarda tutunmasını sağlamadılar mı? Sağladıkları için saygıyı hak etmemişler-miydi? Bu denli saygısızlıktan sonra onların vebalini kim ödeyecek?

İki küçük magazin hatırlatması;

1-Malum olduğu üzere Cumhur-başkamız Abdullah Gül İngiltere’de Oxford mezunu. Geçen yıl bu üniversiteden yanılmıyorsam yılın devlet adamı ödülünü aldı. Yine geçtiğimiz yıllarda İngiliz ana kraliçesini Türkiye’de ağırladı.

2-Eğer Vahdeddin kovulmasa idi, muhtemelen bu yıllarda torunlarından birinin düğününü Dolmabahçe sarayında yapıyor olacaktık.

Ve kim demiş İngilizlerle düşmandık diye!...

7 Mayıs 2010 Cuma

HEP İÇİMİZ ACIYACAK MI?..


Arkadaşlarla sohbet ediyorduk, bir arkadaşım sordu “özgürlük nedir?”
Orada bulunanlar çeşitli cevaplar verdiler, biri hariç aşağı yukarı cevapların hepsi birbirine benziyordu. Farklı cevap veren şöyle demişti “kendini ikinci sınıf vatandaş hissetmemektir”.
      Bu cevap çok hoşuma gitmişti, irdelemem, enine boyuna fikirleşmem lazımdı.Ben de Ulu meşemin altında öyle yaptım.
Bu konuda zihnimle cebelleş ederken kendime de sordum “ben özgürmüyüm?”
          Galiba özgürüm dedim kendi kendime... Ama zaman- zaman da içimi acıtan şeyler var. Bu normal mi, acaba özgür insanların da içi acır mı? Bu durumda kendimle çelişkiye düşmüş olmuyormuyum? 
          Bundan yıllarca önce idi, ilçemizdeki Hükümet Binasının önünden geçen yolun kıyısında bir tabela gördüm. Tabelada “otopark, hakim ve savcılara aittir, park etmek yasaktır” yazıyordu. Halbuki yollar kamuya aitti kimselere tahsis edilemezdi. O an içimin acıdığını hissettim.
          Bir otopark cezasına itiraz etmek için mahkemeye başvurdum, benden şahit istediler.Şahitlerden biri işi dolayısı ile iki gün önceden ifade vermek istedi.Hakim sormuş ”senin bu davacın tamahkar biri mi?” Hakimin bu sözünü arkadaşım bana iletince... Yine içim acıdı.
          Bundan yıllarca önce polis karakolunda ifade vermem gerekiyordu. İfadeyi verdikten sonra polise “imzalamadan önce okuyabilirmiyim” dedim. Polis kızdı “devletin polisi yalan mı yazacak” dedi. O an kendimi garip hissettim,içim acıdı...
        Yıllardan bir gün bir arkadaşım “senin delikanlılar askeri okula giremeyebilir, girmeyi başarsalar bile anneleri kışladan içeri girip ziyaret edemez” dediğinde şaşırdım.Neden? Diye sordum. Çünkü eşin başörtülü dedi.
O an içimin yandığını hissettim, işin tuhaf tarafı oğullarımın adını tarihteki komutanlarımızın adı ile onurlandırmıştım.
       Daha geçen gün mecliste meslek okulları ile ilgili katsayı kararı verildi. Üniversiteye girebilmelerinin önü kesildi. Son sınıftaki “potansiyel düşman” öğrenciyi düşününce içim çok yandı.
       Dün akşam bir film seyrettim, olaylar ikinci dünya savaşında geçiyordu. Sahnenin birinde zenci asker şöyle diyordu ”ben savaşa vatanıma döndüğümde özgür yaşama hakkını kazanayım diye geldim.”
       Birkaç gün önce Amerika’da yaşayan bir arkadaşımla sohbet ederken “her ne kadar eskisi gibi olmasa da ve ayırımcılığı ortadan kaldıran kanuni düzenlemeler yapılsa da yine de toplumların birbirleri hakkındaki düşünceleri kolay değişmiyor” demişti.. 
      Koskoca özgürlükler ülkesi Amerika hala bu dertten muzdarip ise ben kendi derdime mi yanmam lazım?
      Ya da başka bir ifade ile hep içimiz acıyacak mı?
..............................
       24.01.2019 ilavesi;
      Bugüne baktığımızda galiba öyle olacak. Argümanlar değişti ama huylar değişmedi.

14 Şubat 2010 Pazar

TORUNLARINIZ NEREDE YAŞAYACAK? (1)


Bana ne verirseniz verin, meşe ağacımdan vazgeçmem. Orada yorgunluğumu atıp mal-u hülyalara dalıyorum. Bazen diyorum ki “yahu şu meşe ağacı bilmem kaç metreküp kereste verir, satsam da biraz belimi doğrultsam hani”, sonra kendime kızıyorum “hatıralarını nereye koyacaksın?”.

Eminim ki benim evlatlarım için bir nebze de olsa “baba yadigarı” olacaktır, dolayısıyla onlar tarafından da maddi değerinden çok manevi değeri ile ölçülecektir.

Yani ben terk-i dünya yaptıktan sonra evlatlarım orayı terk etseler dahi, arada bir yadlarına düşüp onun altında yorgunluk atmanın hayalini kuracaklardır.

Yine lafı eveleyip geveliyor diyeceksiniz, haklısınız eveleyip geveliyorum, lakin konu hassas, neresinden başlayacağımı kestiremiyorum, kaldı ki bu işi de kırıp dökmeden yapmam lazım.

Ama can çıkar huy çıkmaz, pat diye söylemek zorundayım,” siz köyden gelenler, şehri mekan yapanlar sizde aynı duygular içerisindesiniz değil mi?”.Ve size sorulduğunda “biz falanca köydeniz” diyorsunuz, yada “dedemler filanca tarihte falanca köyden gelmişler biz aslında falanca köydeniz” diyorsunuz. Arada bir de olsa oraya gidip hatıralarınızı tazeliyorsunuz,yada tazelemenin hayalini kuruyorsunuz değil mi?

Ne güzel geçmişi unutmuyorsunuz ona sahip çıkıyorsunuz, köklerinize sahip çıkıyorsunuz, bundan anlamlı ne olabilir ki? Nice insanlar var ki şehirde kiradan kiraya, o mahalleden bu mahalleye dolaşıyorlar , sizin gibi bir yerlerin mensubu olmak ve aslımız şuradan geliyor demek için neler vermezlerdi ki?

Ve bir gün yolunuz düştüğünde, ihtiyaç duyup köyünüze gittiğinizde yıkılmış bir elma ağacı, yosun bağlamış bir eşik veya tahrip olmuş bir çit gördüğünüzde içiniz burkuluyor, sahip çıkamamanın ezikliğini hissediyorsunuz. Veya birilerinin sizin sınırı yıktığını, tarlanızda hayvan otlattığını, meyvelerinizden birinin dallarının kırılmış olduğunu görseniz celallenip hırs almaya kalkıyorsunuz .Yada köyünüzün her hangi bir köşesindeki koruluğun talan edildiğini,mezarlıktaki canım ağaçların üç- beş bin liralık gelir uğruna kesilip satıldığını görseniz tepkiniz hiçte hayra alamet olmaz değil mi?

Çünkü sizin için bütün bunlar herhangi bir ağaçtan yada eşyadan öte anıları barındıran manevi değerleri pulla ölçülemeyecek varlıklardır, zaten öylede olması gerekir.

Yine köyünüze dışarıdan gelip yerleşenlerin köyünüzün kurallarına, şartlarına, ananelerine uymalarını istersiniz siz o köyde oturmasanız bile. Çünkü köyünüzün emin ellerde olmasını ister bundan huzur duyarsınız.

Peki, köyden şehre gelenler, burada iş, güç sahibi olanlar ve şehirde ticaret yapıp zengin olanlar yada mevki makam sahibi olup şehirleri yönetmeye talip olanlar ve yönetme başarısını gösterenler, neden sizden önce burada birilerinin oturduğunu aklınıza getirmiyorsunuz? Neden onların siz gelinceye kadar nice çileler çekerek burayı sizlere hazır hale getirdiklerini düşünmüyorsunuz?

Şehre gelip oturmak, yerleşmek en tabii hakkınızdır ama buranın kurallarına uymak sizin vazifenizdir, bunu sizden istemek sizden önce buraya gelenlerin en doğal haklarıdır.

Ve sizden önce burada oturanlar, bu şehrin asli unsuruyuz iddiasında olanlar kendilerine hayat veren, kimlik kazandıran şehirlerine ihanet edip tarumar etseler dahi, ona sahip çıkmak şehirli olmanın en baş şartı değimlidir? Şehrin de bir ruhunun olduğunu, her taşının her çeşmesinin her ağacının da o şehre bir anlam kazandırdığını bilmeniz gerekir, tıpkı geldiğiniz köyünüzde olduğu gibi.

Yine özellikle yönetenler, güzellik, uygunluk, yakışırlılık kavramlarının şehirden şehre hatta muhitten muhite ve mahalleden mahalleye değişebileceğini imar uygulamalarının ona göre yapılması gerektiğini,”iktidar bende, ben yaptım oldu” mantığı ile hareket edilemeyeceğini bilmek zorundadırlar.

Sizler eğer burada oturacaksanız, bu şehirde söz sahibi olmuşsanız/olacaksanız bu şehre, onun değerlerine sahip çıkmak zorundasınız ve şehirde yaşamak istiyorsanız her şeyden önce “şehirli” olmak zorundasınız.

Çünkü sonunda şehirli olarak yine bu şehirde torunlarınız yaşayacaklardır………

NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

                    Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyre...