Bu Blogda Ara

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Onlar Ermiş Muratlarına!.. (Vahdeddin’in Suçu Neydi?)

İngiltere kraliyet ailesi iki gün önce prenslerini evlendirdiler. Gençler muratlarına erdiler. Dünya onları konuştu birkaç gün. Televizyonlar (bizimkilerden bazıları da) evlilik törenini naklen verdiler.

Yine bundan yıllarca önce ağabeyi de başarısız bir evlilik yapmıştı. Ağabeyinin evlenmesi de, boşanması da dünyada olay olmuştu. Ayrıldığı karısı yeni sevgilisi ile beraber bir trafik kazasında öldüğünde de olay olmuştu. Çeşitli komplo teorileri aylarca dünya gündeminden düşmemişti.

Dikkat ederseniz İngiliz kraliyetinin magazinlerini üstünkörü bilmeme rağmen ne prenslerin ne de evlendikleri hanımların adlarını yazabiliyorum burada. Beni onların evlenmeleri ya da boşanmaları zerre kadar ilgilendirmiyor. Zira onlarla ne akrabalığım var ne de onlardan dolayı dünyanın geleceği ile ilgili kaygılarım var. Benim bütün aklım, fikrim İngiliz kraliyetinin bu gibi durumlarda ne denli başarılı reklam yaptığı ve bu tür olayları kar hanesine başarı ile kaydettiğidir.

Düşünsenize, miadını doldurmuş bir rejimin kalıntıları öyle bir kamuoyu yaratıyorlar ki krallığı sorgulamak aklınızdan bile geçmiyor.

İngilizlerin işlerini, güçlerini bırakıp kraliyet mensubu bu gençlerin ne giydikleri, içtikleri ya da düğünde gelin hanımın damadı nasıl süzdüğü gibi lüzumsuz işlere neden merak sardıklarını merak etmiyorum. Ayrıca da sorgulamıyorum. Beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor.

Beni ilgilendiren ve bir o kadar da şaşırtan bizim medyanın düğünle bu denli ilgilenmesi. Hele bazı televizyonlarımızın düğünü saatlerce naklen yayınlaması beni daha da şaşırtıyor.

Birincisi, düğünün saatlerce yayınlayacak kadar bizde meraklısı var mı? Öyle ya yayınlar bedava yapılmıyor. Bir getirisi olmadıktan sonra beyhude yere yayınlamanın bir âlemi yok. Buna bağlı olarak iki soru geliyor aklıma. Ülkemizde naklen yayın yapılacak kadar bu düğünü izleyen meraklısı çoksa bunun sebebi nedir? İkinci sorum ise, eğer meraklısı yoksa izleyicisi olmayan düğünü yayınlamanın maksadı ne?

Bu soru üzerine sorulardan sonra konumun ikinci kısmına geçiyorum;

Vaktiyle Mustafa Kemal’in son Osmanlı padişahı Vahdeddin’i kovarak nasıl cumhuriyeti kurduğunu anlatıp övünenler neden bu yayınlar karşısında sus puslar. Belki de naklen yayını gayet normal karşıladılar.

Eğer padişahlık seksen yıldır(nasıl kovulduğu) uğrunda konuşulacak kadar kötü bir şey idiyse bu denli vurdumduymazlık niye? Yok, eğer padişahlık kötü bir şey değil idiyse ve hatta övünülecek, gurur duyulacak bir şeyse neden Mustafa Kemale bu denli övgü?

Şunları yüksek sesle söylemeden/sormadan edemiyorum;

1-Osmanlı devletinin yıkılması padişahlık rejiminden dolayı olmadı. Hele Vahdeddin’in politikalarından dolayı hiç olmadı. Yani Vahdeddin kovulmayı hak etmedi.

2-Dünyanın iki büyük devleti(Japonya ve İngiltere) krallıkla yönetilmekte. Yani krallık dolayısıyla padişahlık çağ dışı değildir. Sadece bir tercihtir.

3-Öyleyse padişahlığı kaldıranların ve onların taraftarlarının bu denli övünmeleri neden?(Fikir jimnastiği) Acaba kendilerine meşruluk kazandırmak için-miydi?

4- Ve Osmanlı Selçukludan bayrağı devir alarak altı yüz yıl Anadolu’yu idare ederek milletimizin bu topraklarda tutunmasını sağlamadılar mı? Sağladıkları için saygıyı hak etmemişler-miydi? Bu denli saygısızlıktan sonra onların vebalini kim ödeyecek?

İki küçük magazin hatırlatması;

1-Malum olduğu üzere Cumhur-başkamız Abdullah Gül İngiltere’de Oxford mezunu. Geçen yıl bu üniversiteden yanılmıyorsam yılın devlet adamı ödülünü aldı. Yine geçtiğimiz yıllarda İngiliz ana kraliçesini Türkiye’de ağırladı.

2-Eğer Vahdeddin kovulmasa idi, muhtemelen bu yıllarda torunlarından birinin düğününü Dolmabahçe sarayında yapıyor olacaktık.

Ve kim demiş İngilizlerle düşmandık diye!...

7 Mayıs 2010 Cuma

HEP İÇİMİZ ACIYACAK MI?..


Arkadaşlarla sohbet ediyorduk, bir arkadaşım sordu “özgürlük nedir?”
Orada bulunanlar çeşitli cevaplar verdiler, biri hariç aşağı yukarı cevapların hepsi birbirine benziyordu. Farklı cevap veren şöyle demişti “kendini ikinci sınıf vatandaş hissetmemektir”.
      Bu cevap çok hoşuma gitmişti, irdelemem, enine boyuna fikirleşmem lazımdı.Ben de Ulu meşemin altında öyle yaptım.
Bu konuda zihnimle cebelleş ederken kendime de sordum “ben özgürmüyüm?”
          Galiba özgürüm dedim kendi kendime... Ama zaman- zaman da içimi acıtan şeyler var. Bu normal mi, acaba özgür insanların da içi acır mı? Bu durumda kendimle çelişkiye düşmüş olmuyormuyum? 
          Bundan yıllarca önce idi, ilçemizdeki Hükümet Binasının önünden geçen yolun kıyısında bir tabela gördüm. Tabelada “otopark, hakim ve savcılara aittir, park etmek yasaktır” yazıyordu. Halbuki yollar kamuya aitti kimselere tahsis edilemezdi. O an içimin acıdığını hissettim.
          Bir otopark cezasına itiraz etmek için mahkemeye başvurdum, benden şahit istediler.Şahitlerden biri işi dolayısı ile iki gün önceden ifade vermek istedi.Hakim sormuş ”senin bu davacın tamahkar biri mi?” Hakimin bu sözünü arkadaşım bana iletince... Yine içim acıdı.
          Bundan yıllarca önce polis karakolunda ifade vermem gerekiyordu. İfadeyi verdikten sonra polise “imzalamadan önce okuyabilirmiyim” dedim. Polis kızdı “devletin polisi yalan mı yazacak” dedi. O an kendimi garip hissettim,içim acıdı...
        Yıllardan bir gün bir arkadaşım “senin delikanlılar askeri okula giremeyebilir, girmeyi başarsalar bile anneleri kışladan içeri girip ziyaret edemez” dediğinde şaşırdım.Neden? Diye sordum. Çünkü eşin başörtülü dedi.
O an içimin yandığını hissettim, işin tuhaf tarafı oğullarımın adını tarihteki komutanlarımızın adı ile onurlandırmıştım.
       Daha geçen gün mecliste meslek okulları ile ilgili katsayı kararı verildi. Üniversiteye girebilmelerinin önü kesildi. Son sınıftaki “potansiyel düşman” öğrenciyi düşününce içim çok yandı.
       Dün akşam bir film seyrettim, olaylar ikinci dünya savaşında geçiyordu. Sahnenin birinde zenci asker şöyle diyordu ”ben savaşa vatanıma döndüğümde özgür yaşama hakkını kazanayım diye geldim.”
       Birkaç gün önce Amerika’da yaşayan bir arkadaşımla sohbet ederken “her ne kadar eskisi gibi olmasa da ve ayırımcılığı ortadan kaldıran kanuni düzenlemeler yapılsa da yine de toplumların birbirleri hakkındaki düşünceleri kolay değişmiyor” demişti.. 
      Koskoca özgürlükler ülkesi Amerika hala bu dertten muzdarip ise ben kendi derdime mi yanmam lazım?
      Ya da başka bir ifade ile hep içimiz acıyacak mı?
..............................
       24.01.2019 ilavesi;
      Bugüne baktığımızda galiba öyle olacak. Argümanlar değişti ama huylar değişmedi.

14 Şubat 2010 Pazar

TORUNLARINIZ NEREDE YAŞAYACAK? (1)


Bana ne verirseniz verin, meşe ağacımdan vazgeçmem. Orada yorgunluğumu atıp mal-u hülyalara dalıyorum. Bazen diyorum ki “yahu şu meşe ağacı bilmem kaç metreküp kereste verir, satsam da biraz belimi doğrultsam hani”, sonra kendime kızıyorum “hatıralarını nereye koyacaksın?”.

Eminim ki benim evlatlarım için bir nebze de olsa “baba yadigarı” olacaktır, dolayısıyla onlar tarafından da maddi değerinden çok manevi değeri ile ölçülecektir.

Yani ben terk-i dünya yaptıktan sonra evlatlarım orayı terk etseler dahi, arada bir yadlarına düşüp onun altında yorgunluk atmanın hayalini kuracaklardır.

Yine lafı eveleyip geveliyor diyeceksiniz, haklısınız eveleyip geveliyorum, lakin konu hassas, neresinden başlayacağımı kestiremiyorum, kaldı ki bu işi de kırıp dökmeden yapmam lazım.

Ama can çıkar huy çıkmaz, pat diye söylemek zorundayım,” siz köyden gelenler, şehri mekan yapanlar sizde aynı duygular içerisindesiniz değil mi?”.Ve size sorulduğunda “biz falanca köydeniz” diyorsunuz, yada “dedemler filanca tarihte falanca köyden gelmişler biz aslında falanca köydeniz” diyorsunuz. Arada bir de olsa oraya gidip hatıralarınızı tazeliyorsunuz,yada tazelemenin hayalini kuruyorsunuz değil mi?

Ne güzel geçmişi unutmuyorsunuz ona sahip çıkıyorsunuz, köklerinize sahip çıkıyorsunuz, bundan anlamlı ne olabilir ki? Nice insanlar var ki şehirde kiradan kiraya, o mahalleden bu mahalleye dolaşıyorlar , sizin gibi bir yerlerin mensubu olmak ve aslımız şuradan geliyor demek için neler vermezlerdi ki?

Ve bir gün yolunuz düştüğünde, ihtiyaç duyup köyünüze gittiğinizde yıkılmış bir elma ağacı, yosun bağlamış bir eşik veya tahrip olmuş bir çit gördüğünüzde içiniz burkuluyor, sahip çıkamamanın ezikliğini hissediyorsunuz. Veya birilerinin sizin sınırı yıktığını, tarlanızda hayvan otlattığını, meyvelerinizden birinin dallarının kırılmış olduğunu görseniz celallenip hırs almaya kalkıyorsunuz .Yada köyünüzün her hangi bir köşesindeki koruluğun talan edildiğini,mezarlıktaki canım ağaçların üç- beş bin liralık gelir uğruna kesilip satıldığını görseniz tepkiniz hiçte hayra alamet olmaz değil mi?

Çünkü sizin için bütün bunlar herhangi bir ağaçtan yada eşyadan öte anıları barındıran manevi değerleri pulla ölçülemeyecek varlıklardır, zaten öylede olması gerekir.

Yine köyünüze dışarıdan gelip yerleşenlerin köyünüzün kurallarına, şartlarına, ananelerine uymalarını istersiniz siz o köyde oturmasanız bile. Çünkü köyünüzün emin ellerde olmasını ister bundan huzur duyarsınız.

Peki, köyden şehre gelenler, burada iş, güç sahibi olanlar ve şehirde ticaret yapıp zengin olanlar yada mevki makam sahibi olup şehirleri yönetmeye talip olanlar ve yönetme başarısını gösterenler, neden sizden önce burada birilerinin oturduğunu aklınıza getirmiyorsunuz? Neden onların siz gelinceye kadar nice çileler çekerek burayı sizlere hazır hale getirdiklerini düşünmüyorsunuz?

Şehre gelip oturmak, yerleşmek en tabii hakkınızdır ama buranın kurallarına uymak sizin vazifenizdir, bunu sizden istemek sizden önce buraya gelenlerin en doğal haklarıdır.

Ve sizden önce burada oturanlar, bu şehrin asli unsuruyuz iddiasında olanlar kendilerine hayat veren, kimlik kazandıran şehirlerine ihanet edip tarumar etseler dahi, ona sahip çıkmak şehirli olmanın en baş şartı değimlidir? Şehrin de bir ruhunun olduğunu, her taşının her çeşmesinin her ağacının da o şehre bir anlam kazandırdığını bilmeniz gerekir, tıpkı geldiğiniz köyünüzde olduğu gibi.

Yine özellikle yönetenler, güzellik, uygunluk, yakışırlılık kavramlarının şehirden şehre hatta muhitten muhite ve mahalleden mahalleye değişebileceğini imar uygulamalarının ona göre yapılması gerektiğini,”iktidar bende, ben yaptım oldu” mantığı ile hareket edilemeyeceğini bilmek zorundadırlar.

Sizler eğer burada oturacaksanız, bu şehirde söz sahibi olmuşsanız/olacaksanız bu şehre, onun değerlerine sahip çıkmak zorundasınız ve şehirde yaşamak istiyorsanız her şeyden önce “şehirli” olmak zorundasınız.

Çünkü sonunda şehirli olarak yine bu şehirde torunlarınız yaşayacaklardır………

5 Ocak 2010 Salı

RUXANGİZ QASUMOVA


Gençliğimden beri Azeri türkülerine karşı bir zaafım vardır. Nerede duysam yol, iz demez oturup dinlerim.
Üniversitede okurken işportacıdan beş liraya aldığım, kısa dalga küçük el kadar bir radyom vardı. Divana uzandığimda kulağımın yanına iliştirip,onunla Bakü radyosunu dinlemek benim için büyük zevkti.
Bakü Radyosu gece 21.00 sularında Anadolu Türkçesi ile iki saat kadar yayın yapardı. Yaptığı komünizm propagandaları beni hiç mi hiç ilgilendirmez,propaganda aralarında yayınladığı “mahnılardı. Onlar türkülere “mahnı” derler, tekrarı saat 01.00 den sonra olurdu.Eğer o saate kadar oturuyorsam mutlaka aynı heyecanla tekrar dinlerdim. Hatta o mahnılarla uykuya dalıyordum diyebilirim.
1990 yılında Bakü’ye gittiğimde ilk işim mahnı kasetleri almak olmuştu. Bu Azeri mahnıları aşkı bende artarak devam etti. Bir gün televizyonda kanalları dolaşırken bir Azeri kanalında(ATV ) mahnı yarışmasına rastladım. Gerçi bu yarışma pop müzik üzerine idi ama yinede ilgimi çekti. Bu yarışmayı, rastladığım 2005 yılından bu yana aralıksız bıkmadan , usanmadan izlerim.
Kendimi bu yarışmaya öylesine kaptırdım ki iş programımı yayınlandığı saatlere göre yaparım. Ara verdiği dönemlerde de beni bir huzursuzluk sarar. Bu huzursuzluk öyle yarışma heyecanı falan değil, her ne kadar bir iki tane favorim olsa bile kimin kazandığı umurumda olmaz. Ben münsifler heyetine yani jüri heyetine bağlandım, onları yarışmacılardan daha çok takip ediyorum.Nedenini sorarsanız valla bende bilmiyorum, bir kaç nedeni olabilir.
Ama size bir tanesini söyleyebilirim.”Ruhangiz Kasumova”!..
“Ruhangiz Kasumova” jüri heyetinin bayan üyesi. Biz artık o ve ailesi ile artık ailece dostuz.2007 nin ocak ayından itibaren muntazam görüşüyoruz. Nasıl mı tanıştık bakın anlatayım. ”ULDUZ” yarışmasını artık öyle sıkı takip ediyordum ki, bana göre neresinde hata yapılıyor nereleri abartılıyor veya program yapımcıları nelere dikkat ederlerse program daha iyi olur gibi fikirler yürütüyordum. Hatta öyle ki bazı jüri üyesine kendi kendime kızıyor bazılarına ise sempati ile yaklaşıyordum. En çok sempati ile yaklaştığım “münsifler (jüri) heyetinden “RUHANGİZ KASUMOVA” idi. Ruhangiz hanım artık ailemizin sevdiği, kendimizi yakın hissettiğimiz sempatik, cana yakın, güler yüzlü bir hanımdı, kızması da şirindi sevmesi de.
İşte bu bağlanmadan cesaret alarak 2006 nın Aralık ayında programla ilgili düşüncelerim ile Ünye hakkında bilgiler içeren bir Ünye fotoğrafı gönderdim. Yayında bunu okudu, mutlu olmuştum,onunda mutlu olduğunu hissettim. Aradan iki aydan fazla bir zaman geçmişti ki bir akşam üstü ev telefonum çaldı, karşımda ki “RUHANGİZ HANIM”dı. O tarihten sonra o bizi biz onu çeşitli aralıklarla aradık karşılıklı hatırlar sorduk. Ve şimdi sık sık internet ve telefon vasıtası ile görüşüyoruz. Onun adına Ünye Gönüllüleri koruluğunda üç fidan dikmemizi istedi.Kim derdi ki onunla bir gün tanışacağız ve koruluğumuza fidan diktirecek.Derler ya rüyamda görsem inanmam,onun gibi bir şey.

“ RUHANGİZ KASUMOVA” kimdir, ne ile meşguldür? Bestekar, tiyatro oyunları ve
televizyon dizileri yazarı. Aynı zamanda dizilerin müziğini yapıyor. Azerbaycan’da ve eski Sovyet bloku ülkelerinde çok iyi tanınıyor. Türkiye’ye defalarca gelmiş, geniş bir dost çevresi var.1995’li yıllarda Bursa Şehir Tiyatrosu ve İstanbul Belediye Tiyatrosunda rejisörlüğünü Kenan Işık’ın yapacağı iki oyunu programa alınmış.Ancak yönetimlerin değişmesi sonucu program askıya alınmış.Ayrıca bu yıllarda Başak çocuk dergisinde çocuk hikayeleri yayınlanmış.
Yine o tarihlerde Müşerref Akay “Bu ömür ne uzun oldu” şarkısını, Leman Sam ise “Gelmirsen gelme” ve “Görüşeg” şarkılarını Türkiye’de tanıtmış.

Bu yazımı öylesine bir methiye veya öğünme olsun diye anlatmıyorum. İnsan yaşadıkça nelerle karşılaşıyor, neleri yaşıyor.
Bunu vurgulamak istiyorum, peki bütün bu karşılaşmalar tesadüfimidir, bana göre değil. Zira insan yaşamını her ne kadar tamamen kendisi düzenleyemese de onu yönlendirme imkanına sahiptir. Eğer benim Azerilere ve Azeri “mahnı”larına karşı bir sempatim olmasa idi,yada onun bize karşı muhabbeti olmasa idi karşılaşmamız mümkün olmayacaktı.
Ataların bir sözü var “gönül-gönüle karşıdır” diye . Bir gün gelir gönüller karşı karşıya gelir,vuslat hasıl olur.

İşte o vuslata hazırlanmalı, her zaman hazır ve nazır beklemeli ki hayal kırıklığına uğramayalım. Zira kavuşmak kadar kaynaşmak ve dostlukların sürdürülmesi de önemli.

RUXANGİZ QASIMOVA

28 Aralık 2009 Pazartesi

ARTIK RAHATLAYALIM MI ?...





Geçen hafta “içimiz acıyacak mı?” diye sormuştum,
O günden sonra yazılarımı biraz siyaset kokan konulardan seçsem mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Aslında siyasetle uğraşıyor olmamla beraber, bu sütunlarda siyasete bulaşmama gibi bir niyetim vardı. Siyasetin olmadığı hemen- hemen hiçbir yer olmadığına göre ve rahmetli dedemin” oğul siyasetsiz dünya mı olurmuş” veciz sözüne az buçuk itibar ederek bu yazımda siyasete bulaşacağım.
Cumhuriyet Türkiye’sini kuruluşundan bu yana gözümüzün önünden geçirdiğimizde istisnasız her alanda geliştiğimizi göreceğiz.
Rahmetli babamın babası yani dedeme köyün ağası “ Ankara’daki büyüklerimiz devrim yaptı artık pantolon giyip medeni olacaksınız” dediğinde babam daha beş yaşında imiş.
1940’lı yıllarda vatan hudutlarını beklemek için askere gittiğinde kıçındaki pantolon kırk yamalıymış.
Medeni olmanın ölçüsünün pantolonun kalitesi ile ölçüldüğü konusunda bir bilgim yok, fakat olmazsa olmaz şartlarından birinin de pantolon giymek olduğunu babamla birlikte bize de öğretti devrim yasaları. İlk radyoyu taburda görmüş. Canı çekmiş memleket havalarını dinlemek istemiş. Lakin radyo kanalıda medeniyeti aşk edinmiş, devamlı “caz” çalıyormuş. Anlamış ki medeniyetten kaçış yok “önce medeniyet”.
Arada bir birileri çıkmış “sen insansın, seninde kendi kültürün var, bunu yaşamak hakkın” demiş. Demiş ama dediğine pişman edilmiş, meğer vatan-millet haini imişler, iplerde sallandırılmışlar.
Rahmetli babam buna bir mana verememiş ama hep aklının bir köşesinde tutmuş.
Görmüş ki her on yılda bir vatan haini türüyor, yine on yılda bir vatan kurtaran aslanlar onları tarumar ediyor.
Bu aslanlar önce solculuğa, sonra dindarlığa , en sonunda da milliyetçiliğe gaz vermişler.Garip ki önce kahraman yaptıklarını sonra hain ilan edip zindanlara tıkmışlar.
Bu arada biliyorum hani pek merak etmezsiniz ama ben yine de söyleyeyim,
Benim ailemde herkes ömründe birer defa vatan haini, birer defa da terfi edip vatansever oldular.
Yazıma dönersek,
Yukarıda rahmetli babamdan bahsetmiştim, rahmetli bir gün “ha bu işleri bir türlü anlamadım gözlerim açık gidecek” demişti.”Ben çözemedim oku da sen bari çöz” diye vasiyet etmişti.
Mektebe beş yıl gitmişti ama okumayı zor sökmüştü. Çok şükür mısır ekmeği ile de olsa bizi okuttu, yani kafamız “o kadar” çalışıyor işte !. Ama ben çocuklarımı bilgisayarlarla okuttum, pekte avanak büyümediler yani.
Bende rahmetliden akıllı sayılmam ya, ’70 li yıllarda gaza gelip “hain”lere karşı cenk edenlerden biriydim.
Konulardan devamlı sapıyorum, gına geldi size, isterseniz bir anımı anlatayım da sizi rahatlatayım,
Oğlum ortaokul ikide idi, Mustafa Kemal’lin 1919 da İstanbul’dan Samsun’a gelişini anlatan bir belgeseli Kanal D’de izliyorduk. Yanımda oturan oğlum birden bire “vay canına okulda kandırmışlar bizi haa” dedi.
Anladım ki zamane çocukları artık “emme şekeri” ile kanmıyor,
Görüyorsunuz ya siyaset konulu yazmayı beceremiyorum, ağzımda geveleyip duruyorum, iyisi mi baklayı ağzımdan çıkarayım da ben de rahatlayayım sizde!...
Artık yemezler, dört kere ihtilal yapıp sayısız muhtıralar verenlere bundan sonra inanmak mümkün mü?
Yada “hamudu” ile götürmenin adını “vatan-millet sevdası” diyenler daha çağdaş bir kılıf mı bulmalılar?

NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

                    Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyre...