Bu Blogda Ara

10 Ekim 2025 Cuma

ŞEHRİN DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMAK (I)

 


Şehircilik dersi hocamız rahmetli (İTÜ şehircilik kürsüsü başk.) prof. Kemal Ahmet Aru  “Şehir yaşayan bir organizmadır” derdi. Bir keresinde de “şehirler yüz yılda kurulur, yüz yılda yıkılır” demişti.

Özellikle kadim şehirlerin birtakım değerleri, kutsalları vardır. Nedeni bilinmez ama kutsanmıştır, el sürülmez, tartışılmaz, değiştirilmesine, başka amaçlar için kullanılmasına kolay izin verilmez.

Ünye’de kadim bir şehirdir. Tarihi milattan önceye kadar dayanır. Onun da kutsalları vardır. Mesela Feneraltı, Fokfok. Kadılaryokuşu... Yunus Emre Parkı ve “Şeyh Yunus” ile günümüzün konusu Yalıkahvesi gibi…

1986 yılında belediye meclisine Ordu Valiliğinin bir yazısı geldi. Feneraltın'a Valilik dinlenme tesisi yapılması için imar tadilatı yapılması isteniyordu.

Kaymakam bile meclisi baskı altına almak için toplantıya meclis üyelerinden önce gelmişti.

Konuya geçildi, önerge okundu. Mecliste çıt yok. Karşımızda kaymakam bey var. Uzunca bir sessizlikten sonra, rahmetli meclis üyesi (SODEP’li idi ve yanımda oturuyordu) Sabri Yazıcı “her yeri işgal ettiler, etmedik bir orası kalmıştı” diye kendi kendine söylendi.

Onun bu serzenişi beni cesaretlendirdi, söz aldım. “Burası Ünye gençliği için kutsaldır. Her Ünyeli genç Fener altında yüzmeden, Fokfok’a dalmadan kendini Ünyeli saymaz.” …Ve bu mealde birkaç cümle daha sarf ettim. Bunu fırsat bilen Başkan Cerrahoğlu oylamaya geçti. Firesiz önerge ret edildi. Kaymakam hırsla yerinden kalktı ve ( onlar kimse?) “bu dördünün adını bana bildirin dedi” ve gitti.

Nitekim meclis üyeliğimizin son aylarında bir önerge verdiler. Çamlıktaki Radar lokalinin denize kadar olan kısmının askeri bölge ilan edilmesi ile ilgili idi. Gerekçeleri lokalin emniyetinin sağlanması idi. Niyet ayan beyan ortadaydı, “lokal ile denizin bağlantısını sağlamak.” Onu da ret ettik. Dedik ki “bizim askerimiz lokalinin emniyetini bu şekilde de sağlar.”

Konumuz ile alakası yok ama hoş bir anım olduğu için anlatmadan geçmeyeyim.

Yıllar sonra gözlük dükkânı olan rahmetli Astsubay emeklisi Ahmet Alıcı ile sohbetimizde “sen Komünist değil-misin?”  Diye hayretle sorduğunda “hayırdır, o da nereden çıktı?” Demiştim. Meğer Başkan Cerrahoğlu “mecliste bir Komünist var, milleti o galeyana getirdi” demiş.

Neyse, konumuza dönelim;

Burada konu, şehrin değerlerinin ne olduğunu şehir yaşayanları olarak idrak edilip, korumaktır.

Mevzuu lokal olarak şu-bu bölge veya mevkii değildir. Anlamlarının nereden geldiği, ne olduğu da değildir. Bu el kadar bir ürün de olabilir, bir sakak da, bir ağaç da… Önemli olan (sebebi her ne olursa olsun) o şehrin kutsalı bilinmesidir.

Kutsalların şehir yaşayanlarını ortak bir paydada birleştirmek gibi önemli bir işlevinin olduğunu da unutmayalım. Bunlar aynı zamanda şehirlerin hafızalarıdır.

Şehirlerin hafızalarını koruyup, kollayacak olan öncelikle şehir yaşayanları, sonrasında ( mülki idareciler, belediyeler gibi) kamusal görev yapanlardır.

Yani burada en önemli unsurun şehrin hafızasının olmasıdır. Şehrin hafızası bir yere not edilmez, yönetmeliklere de geçmez. Şehrin hafızası on yıllarca yaşayarak şehir yaşayanlarının genetiğine işlenir, not edilir.

Ama gelin görün ki; Ülkemizin sosyal ve siyasal yapısı buna pek elvermedi/ vermiyor.

1983 yılı idi galiba… O zaman iş başında askeri yönetim var. Belediye başkanlığına zamanın kaymakamı bakıyor. Cumhuriyet Meydanına şimdiki Atatürk heykeli konulacak. Nereye konulacağı ile ilgili bir karar verilemiyor, her kafadan bir ses çıkıyordu. Bir ara “Çınar ağacını keselim yerine heykeli dikelim” diye bir şaibe dolaşmaya başladı. Bunu sözde Askerlik Şubesi Başkanı teklif etmiş. Bunu değil düşünmek, rüyada bile görmek kâbus derecesinde idi. Belli ki münafığın birinin amacı bunu bir yerlerde dillendirip ortalığı karıştırmak. (Devam edecek)

 

 

8 Ekim 2025 Çarşamba

KUMDA OYNAYIN ÇOCUKLAR!..

 

İlk defa gittiğiniz bir şehirde, pazaryerleri gibi, parklar gibi yerleri dolaştığınızda… Ya da sivil aktivite anlamında faaliyetlerin neler olduğunu soruşturduğunuzda… Veya (eğer bir meslek mensubu iseniz) mensup olduğunuz odaya bir uğradığınızda… En azından bir esnaf lokantası veya kahvehanesine yolunuz düştüğünde…

O şehrin yaşam felsefesi, kültürü, medeniyet seviyesi hakkında fazlası ile fikir sahibi olursunuz. O şehir hakkında yığınla methiyeler düzseler bile bir kulağınızdan girer öbür kulağınızdan çıkar. Siz göreceğinizi görmüşsünüz zaten.

Bir adım daha ileri gidelim. Eğer (toplumsal) bir olaya şahit olmuşsanız, olayın aktörlerinin davranış biçimlerinden o şehir hakkında kanaat notunuzu korkmadan verebilirsiniz.

Bir şehrin medeniyet seviyesi o şehrin ekonomik durumundan çok ( sanatsal ve sportif gibi) toplumsal faaliyetlerinin dereceleri ve kaliteleri ile ölçülür.

Bu arada,

Sadece birincisine yani ekonomik güce sahip şehirler “hanzoluktan” öte gidemez. Medeniyet yolunda daha kırk fırın ekmek yemeleri gerekir.

Ekonomik durumu sıkıntıda ve bir de toplumsal faaliyetlerinden bihaber şehirler ise büyücek köyden hallicedir. Buranın ahalisi bol bol geçmişi ile övünür ve stres atmak için en kolay yolu seçer. “Siyaset”. Kısaca her şeyi siyasete bağlar. Orada da bol bol atışma, kavga ve kışkırtma vardır.

Siyaset meslek gibi görünse de; Bizim gibi ülkelerde işi-gücü olmayan, biraz parası olan, geleceğini makamlarda arayanların ve düşman bildiklerini çatlatmak isteyenlerin çok kolay yapabileceği şeydir.

Siyasette kurallar alabildiğine zayıftır, tahsil istemez ve birazda “kibarca” gününe ve saatine göre hareket kabiliyeti ister. Ama şunu da unutmamak gerekir; Siyasetin ve siyasetçinin çerçevesini çizen de toplumun kendisidir. Yani toplumun kültür ve medeniyet seviyesidir. Medeni toplumlarda (hele) bir milletvekilinin kazıklarla şov yapmasına bırakalım toplumu kendi partisi dahi izin vermez.

Yine dönüp dolaşıp geliyoruz toplumun kültür ve medeniyetine… O da malum olduğu üzere, her türlü toplumsal etkinliklerle sağlanır.

Etkinlikler, toplum katmanlarının birbirine yakınlaşmasını, birbirlerini anlamalarını ve ortak değerler üretmelerini sağlar. Bireylerin hoşgörülü olmalarına vesile olur. Yani toplumsal etkinlikler siyaset gibi çatışmacı değildir. Tartışmalar-ki ben münazara kelimesini kullanmayı yeğlerim- insancıl ve aynı zamanda daha bilimsel temellere oturur.  Ağzı olanın da konuşmasına fırsat verilmez. Nezaket, zarafet ve bilgiye hürmet vardır. Kısaca seviye alabildiğine yüksektir. Karşınızdakinin düşüncesini benimsemeseniz bile, önerinin kalitesini takdir edersiniz.

Son paragrafıma geçmeden önce;

Her türlü sanatsal faaliyetlerin iktidarlarla, yönetimlerle, mali imkânlarla ve binalarla doğrudan alakası yoktur. Elbette imkânların, yapılmak istenen etkinliklerin kalitesinde etkisi vardır ama yapılmasına engel değildir. İmkânlar ölçüsünde yapılır. Bu nefsi heves değil, imkânı olan her bireyin toplumsal sorumluluğudur.

Yaşadığımız şehirde yani Ünye’de,

Sanatsal faaliyetler var mı? Varsa hangi faaliyetler?  Ben duymadım, duyan beri gelsin!

Yıllık etkinlikler var mı? Belediyenin arada bir festival adı altında getirdiği sanatçılar hariç yöresel etkinlik var mı? Elbette yok.

…Ve elbette,

Sanatsal ve kültürel altyapının olmadığı bir şehirde canım Belediye Sinemasının yıkılıp yerine AVM yapılmasına, koskoca kamusal alan olan Pazar Yerinin kaldırılıp yerine yine AVM yapılmasına tepki olmaz.

Onun için betona sıkışıp kalmayın çocuklar… Kumsalda (bugüne kadar yaptığınız gibi) “var oynayın git oynayın…”

 

 

 

4 Ekim 2025 Cumartesi

YALIKAHVESİ... BU İŞTE VAR BİR HİKMET!..

 

Her memleketin ekabirleri vardır. Bunların her yaptıkları, ettikleri hikmettir.  Bir şeyler uydururlar… Uydurduklarının kerametine kendileri de inanırlar.

Hükümet meydanındaki “canım ıhlamur” ağacına kazak örmüşlerdi de… Ihlamur ağacı utancından bilmem kaç sene kendine gelememişti.

İşin tuhaf tarafı, ıhlamurun giysileri lime lime dökülene kadar ilgililer (her ne hikmetse) müdahale edememişlerdi. Belki de taşradan gelmenin çekingenliğinden olsa gerek. Hatta bu kocalmış halimle gecenin birinde “anarşitlik” mi yapsam acaba diye düşünmüştüm.

Ya her an kullanılan merdivenlerin rengarenk boyanmasına ne demeli?

Velhasıl bizim ilerici sosyeteler her boyaya girerler de… Hangi topurdan çıktıklarını bilmezler.

Bu durum zamanımızla alakalı değil. Öteden beri göçlerin yoğun olduğu toplumlarda her zaman böyle şeyler olur. Yeni gelen her daim önceki gelenden daha köylüdür! Tersinden söylersek; Önceki gelen yeni gelenden daha “ekabirdir.” Ama ikisinin de aslı ayan beyan ortadadır.

Vaktiyle,

Mahalleye taşındığımızda önceki gelen “ekâbir” mahalleyi köylüler bastı demiş çaktırmadan… Kankası diğer “ekabire” …

Zamanında-ki 1984 yılıydı- belediye meclisine seçildiğimizde önümüze Yüzüncüyıl meselesi geldi. Orayı çay bahçesi olarak Kaymakamlıktan ihalesini alan vatandaş, Kaymakamlığa “buraya sizin onaylayacağınız proje ile daha büyük bir tesis yapayım. Ona göre kiramı uzatırsınız” der. Kaymakamlık da kabul eder.

Biz yönetime geldiğimizde mecliste bulunan ANAP ve SODEP üyesi dört meclis üyesi önerge verip ihalenin iptalini talep ettiler. SODEP’in gerekçesi orası halkın gidemeyeceği kadar “sosyetik” bir yer yapılmak istendiği üzerine idi. ANAP’lının gerekçesi ise ihaleyi alan kişinin bira bayisi olduğu orayı meyhane yapacağı, gençlerin ahlaklarının bozulacağı üzerine idi.

Önergeyi verenler, verdikleri önergeyi cansiperane savundular. Zannedersiniz ki memleket elden gidiyor. Münakaşa öğlene kadar sürdü. Öğle arasında bana “onlar da ihaleye girip kazanamamışlardı.” Dendi.

Öğleden sonra karşı çıkanlardan birinin yanına oturdum kulağına fısıldadım; “şimdi ihaleye sizin de girdiğinizi ama kazanamadığınız için bu önergeyi verdiğinizi söyleyeyim mi?” Dediğimde seslerini kestiler, süklüm püklüm oldular. Önerge ret edildi.

Birinci hikâye bu… İkincisi,

Net senesini hatırlayamıyorum. Zamanın Atatürkçü Düşünce Derneği başkanından Ünye Mimarlar Odasına bir mektup geldi. Mektupta şu andaki Atatürk Parkının düzenlenmesi konusunda yardım istiyorlardı. Cevabi yazımda her türlü proje desteğini yapacağımızı kendilerine bildirdim.

Beni derneğe davet ettiler. Bana dediler ki “yazdığımız otuz üç kurumdan sadece Radar Komutanlığı ile siz cevap verdiniz. Diğerleri iki satır yazı bile yazmadılar.” Eee… İtibar meselesi… Oturup düşünün… Diyemedim. Uzun yıllar öylece kaldı. Orasının ayyaş, berduş, uyuşturucu yatağı olmasından hiç rahatsız olmadılar.

Ama belediye oraya müdahale ettiğinde- projelendirmeye benim de itirazlarım olmuştu- ayağa kalktılar. “İstemezük”. Memlekette bir dikili çubukları olsa gam yemeyeceğim. Onlar halâ betonun terkibindeler, börtü böcek derdindeler…

Öbür taraftan,

Yirmi küsur yıldır iktidar oldular ama muktedir olamadılar. Muktedir olmak için önce şehirli olmak gerekir, sonra da ekâbir olma yolunda terleyeceksin. O da çok kolay değil azizlerim. Baksanıza öbür taraf, on yıllar geçti hala ıhlamurun kazağı, yalının kumu ile oynuyor.

Ben şüpheci bir adamım. Böyle haddi aşkın salya sümük ağlamalar, ağıtlar, kutsamalar ayyuka çıkmışsa mutlaka bir menfaat var gibi geliyor bana.

Boşuna Yüzüncüyıl hikayesini anlatmadım size…

 

 

 

 

   

30 Eylül 2025 Salı

ŞARKICI GÜLLÜ’NÜN ÖLÜMÜ!..

 

Şarkıcı Güllüyü televizyonlarda ve gazetelerdeki ölüm haberlerinde tanıdım. Bu haber ölüm haberlerinden öteye geçti. Malum kanallar işi magazinleştirdi, ölüm sebebi üzerinden birçok teoriler ürettiler.

Ben işin bu tarafında değilim. Benim dikkatimi çeken, zaman zaman üzerinde kafa yormama sebep olan konunu yine beni meşgul etmeye başlamasıdır.

Belli kanallarda inşaatlarla ilgili programlar vardır. Programda ( özellikle Amerika’da) eski binayı müteahhit alır, gerekli tamiratları ve değişiklikleri yapar ve sonra satar.

Yine böyle programın birinde, mal sahibi müteahhitten (bizim için hiç de önemli olmayan) binanın içinde ufak bir değişiklik yapmasını ister. Müteahhit “ilgili kurumdan izin alınması gerektiğini ve süre alabileceğini” söyler.

Rastlantı bu ya; Aynı tarihlerde bir tv kanalımızda bir haberde gözüme ilişmişti. Adam imar hukukumuza aykırı olmasına rağmen, cadde üzerine zemin kata (sonradan) ilave demir profilden balkon yapmıştı.

Bu arada,

Ben öteden beri ülkemizin bina ve buna bağlı olarak şehircilik politikalarına daha bir esnek ve hoşgörü ile yanaşırım. Şehirleşmesini henüz tamamlayamamış –ki daha uzun yıllar sürecek ve bu ayrı bir yazı konusu- toplumlarda yanlış uygulamalar her zaman olacaktır.

Ancak,

Önemsiz görülen, göz ardı edilen ama insan sağlığı ve can emniyeti bakımından önemli konular üzerinde titizlikle durulması, taviz verilmemesi ve toplumsal bilincin oluşturulması da gerekmektedir.

Şarkıcı Güllünün düştüğü pencere yerden 40-50 santim yükseklikte ve yarı Fransız balkona benzer bir pencere. Önünde koruyucu parmaklıklar da yapılmamış. Bu pencereden değil büyük insan, iki yaşındaki bir sabi bile düşer.

Böyle tehlikeli uygulamalara bir örnekte balkonlara yapılan alüminyum yatay profil şeritler. Hâlbuki yatay şeritler (özellikle) çocuklar için son derece tehlikeli uygulamalardır. Çünkü çocukların bu tür yatay korkuluklara tırmanması son derece kolaydır. İmar mevzuatımızda koruyucu korkulukların doksan cm’den az olmaması gerektiği kuralı vardır. Ama ne var ki tırmanmaya müsait olup olmadığı hiç hesaba katılmamıştır. Bunu ne ilgili belediyeler, ne müteahhitler ne de bina sahipleri dikkate alır. Kaza vukuunda hiçbir kimse ve mercii bunu dikkate almaz. Kazayı geçiren çocuksa ana ve baba dikkatsizlikten soruşturmaya tabi tutulur. Büyükse altında başka şeyler aranır. Eğer rahmetli Güllü gibiler ise magazin programlarına konu olur.

Hâlbuki…

Bunun önlenmesi sadece; yönetmeliğe ilave madde, belediyelerin, müteahhitlerin, ilgili mimarların dikkat etmeleri ve sorumluluk duymalarından ibarettir.

26 Eylül 2025 Cuma

ÜNYE CHP’Sİ

 


CHP ile ilk tanışmam 1970’lerin başına rastlar. Liseden mezun olduğum yılın güzünde, (o yılların büyük mağazası) Ofisbank’da çalışmaya başlamıştım.

Bir gün mağazaya orta boylu, kilolu, iyi giyimli bir adam girdi. Önce mağaza sahibi ile tokalaştı, sonra teker teker mağaza çalışanları ile tokalaştı. Adam teşekkür mahiyetinde birkaç söz söylüyor, çalışanlar da hayırlı olsun diyordu.

Sıra bana gelince, güler yüzle elimi sıktı, ben de “hayırlı olsun” dedim. O da teşekkür edip gitti. Kim diye sorduğumda CHP’nin yeni seçilen milletvekili dediler.

Adamın güler yüzlülüğü, candan tavırları bende etki yaratmıştı. Zaman zaman büyüklerimden çok da iç açıcı olmayan CHP hikâyeleri dinlerdim. Açıkçası bu durum beni biraz şaşırtmıştı.

Ayrıca,

Bir milletvekilinin gelip elimi sıkması, teşekkür etmesi ve hal-hatır sorması beni ziyadesi ile memnun etmişti. Akşam eve gittiğimde anneme sevinçle hadiseyi anlattığımda rahmetli bu durumu biraz gülümseme biraz da hayretle karşıladı.

Belli ki, sağ kesimin CHP ile alakalı çizilmiş bir çerçevesi vardı.

1984 yılında Ünye Belediye meclisine ANAP’tan üye seçildim. SODEP’li arkadaşlarım sayesinde encümen üyeliğine seçildiğimde, partili olmaktan öte siyasette kişisel ilişkilerin daha önemli olduğunu anladım.

70’li fakülte yıllarımda sola karşı oluşan tavrımı sorgulamaya başladım. Biraz da günlük siyasete olan ilgim arttı, bu konuda elverdiğince araştırmalar yaptım.

Bu ülkenin her fikirden partilere ihtiyacı vardı. Ama ondan öte köklü, kurumsallaşmış, zaman içinde doğan sorunlara “ülke menfaatlerine” uygun çözümler üreten, toplumcu partilere ihtiyaç vardı. Yeterince oy alamayabilir, iktidar da olamayabilir ama günlük avam siyasete fazla bulaşmayan, gerek duyulduğunda güvenilebilecek partiler olmalıydı bunlar. Bunlardan biri de CHP idi.

Zaman geçtikçe, 80’li ve 90’lı yılların karmaşası içerisinde ( konumuz CHP olduğu için) CHP beni hayal kırıklığına uğrattı.

CHP benim gözümde artık ketum, belli sloganları geveleyen, seçkinci, halkın değerlerine saygısı olmayan ve giderek “ilericilik” sloganını bolca kullanmasına rağmen çağının gerisinde kalmaya başlayan bir parti haline geldi. CHP’nin, yerel ve ülkemiz sorunlarına (mesela tarımda) bilimsel çözümler üretmesi gerekirken “beylik sloganlarla” işi götürmeye çalıştığını gördük. Yine de CHP’den ümidimi kesmemiştim. Cumhuriyetimizin kurucu partisi idi ve bunun idrakinde olmalıydı. Sloganlara sığınmamalı, dünyanın geldiği noktayı iyi analiz edip, fikirler üretmeliydi. Kurumsal olmalıydı ve ona göre (kendine yakışan) teşkilatlanmasını devamlı yenilemeliydi. Hatta diğer partilere örnek olmalıydı.

90’lı yılların sonu idi. ANAP ilçe teşkilatına ilk defa bilgisayar aldık. Ünye’de bilgisayar alan ilk teşkilattık. Simgesel de olsa çağı takip etmenin sevincini yaşıyorduk.

Merak bu ya, bir gün CHP teşkilatı nasıl diye bakmaya gittim. Derli toplu, çağın gereklerine göre düzenlenmiş bir teşkilat göreceğimi umuyordum.

Hayal kırıklığına uğradım. Köy kahvehanesini andıran, pislik içerinde üç beş masa, yaz başı olmasına rağmen ortalık yerde hâlâ külleri temizlenmemiş ufak bir kömür sobası ve küçük bir başkanlık odası.

Bu hali görünce mesleğimden olsa gerek bir kat daha fazla hayal kırıklığına uğradım. CHP’li arkadaşlara “bu ne hal, aslan yatağından belli olur” demiştim.

Ünye özelinde yıllarca aynı oyları aldıkları halde, yirmi küsur yıldır yönetiminde iyileştirme yapamayan, aşağı yukarı aynı yöneticilerle, aynı ağa babalarla yollarına devam eden bir teşkilat.

AKP iktidarından sonra, nüfusu artan Ünye, değişen sosyal yapıya rağmen hala eski tas eski hamam yoluna devam etmeye çalışan bir CHP.

Gördüğümüz kadarıyla, güçlü olduğu mahallelerde dahi eriyen, iyice paspas olmuş emekliden medet uman, “fakir-fukara edebiyatından” öteye geçemeyen bir CHP.

Sözün özü; “elinde, avucunda” bir tek emekli ile “Yalıkahvesi” kalan bir CHP.

Geçen belediye başkanlığı seçimlerinde parayla afiş astıran, gençliği kalmamış bir CHP.

Not; 28 Eylül’de yapılacak ilçe yönetimi seçiminde aynı yöneticilerin seçileceğine adım gibi eminim. Desem utandırırlar mı beni acaba?

Ve bir nasihat; Fakir-fukara edebiyatı, sloganlar, “kendilerine iş arayan seçkinci ağababalarla” bu işler artık yürümüyor canlar!.. 

20 Eylül 2025 Cumartesi

MUSTAFA KEMAL “YURTTA SULH CİHANDA SULH”

 



Atatürk’e eleştirel yaklaşsam bile, onun “yurtta sulh cihanda sulh” özdeyişini çok beğenirim.

Bu özdeyiş bir anlamda “huzurlu toplumu” ifade ediyor. Başka bir anlamda ise, toplumun barış içerisinde yaşamasını, (devlet ve millet) olarak nefse esir düşmemesini tanımlıyor. Bu aynı zamanda dünya ölçeğinde de huzuru/barışı getiriyor.

Ancak,

Önce birey sonra toplum olarak barış içerisinde yaşamak azmi öyle çok da kolay tesis edilemiyor.

Toplumu huzursuzluğa sevk edecek argümanları bilmeniz gerekiyor. Bunun için de toplum yapısını, geleneğini, değerlerini velhasıl toplumu yaşatan, ayakta tutan unsurları iyi analiz etmek; sonrasında da toplumu medeniyette ileri taşıyacak fikirleri üretmek, uygulamaya geçmek becerisine sahip olmaya kalıyor.

Bunlar çetin işlerdir/ yollardır. Önce irade gerekir. Bu konuda bilgi birikimine sahip inanmışlar gerekir. Yine kurucu iradenin ve belli başlı toplum kesimlerinin bu konuda hemfikir olmaları gerekiyor. Bunlar kolay işler değil elbette…

Geçtiğimiz yüzyılın ideolojik güce dayalı kurucuları ve rejimleri “en doğrusu bu” diktası ile toplumu hizaya getirme yöntemlerinin işe yaramadığını tarih bize gösterdi.

İkinci dünya savaşından sonra Batı yeniden yapılandı, hızla eski yaralarını sardığı gibi medeniyette büyük adımlar attı. Bir anlamda “toplumsal mutabakatını” sağladı. Elbette yaklaşık yüz elli yıl yaşadığı toplumsal ve siyasal travmalarından, savaşlardan aldıkları dersler bunda büyük rol oynadı. Yani akıllandılar…

Bunun en güzel örneklerinden birisi Japonya’dır. İkinci Dünya Savaşına kadar otoriter, yayılmacı, militarist Japonya şu anda bu huyunu terk etmiş görünüyor.

Bu alanda travma yaşamayan ülkemiz Cumhuriyetin kurulması ile birlikte “çağdaş, medeni bir toplum” yaratma iddiası ile birlikte yeni uygulamalar ortaya koydu.

“Lider, önder kültü” her zaman işe yaramıyor. Yukarıda da değindiğimiz gibi yaşanacak travmalardan gelen tecrübeler, irade, toplumsal dönüşüm için gerekli bilgi birikimleri ve en önemlisi azami “toplumsal mutabakat” gerekiyordu. Bunlar ne derece mevcuttu? Sorusu aklımıza geliyor.

Olmadığını şuradan anlıyoruz,

Kuruluşumuzun yüzüncü yılını kutladığımız halde, halâ “toplumsal mutabakatımızı” sağlayamadığımız ve huzura eremediğimiz ayan beyan ortada.

Yaşadığımız bunca olaylar bizim aklımızı başımıza getirir mi? Tamir etmek yeni yapmaktan zordur. Hangi siyasal irade ve hangi toplumsal yapıyla?

Devlet bir şekilde ayakta kalır, onda şüphem yok. Fakat ömrümüz hep didişmeyle, düşman ve hain yaratmayla, duygusal ve ekonomik sömürme/sömürülmeyle geçecek gibi geliyor bana…

 

 

 

18 Eylül 2025 Perşembe

ZENGİNLER ve ÜLKEMİZ

 


Nüfusu seksen beş milyonu aşan bir ülkeyiz. Yaşı benim gibi yetmişi devirmiş olanlar aşağı yukarı yetmiş yılından bu yana, ülkemizin geçtiği yolları çok iyi hatırlarlar.

Memleketimizin ana gündem maddesi hep memleketin geleceği, ideolojiler, hainler, memleket sevdalıları, fakir fukara edebiyatları üzerinden yürümüştür.

Müsebbipler de hep karşıtlardır. İleri sürülen sorunlar ya (ideolojik olarak) partilere, silahlı kuvvetlere ya da hukukçulara yüklenmiştir. Bunlar ya yandaştır ya da haindir. Bizden olanlarsa ya vatanperver ya “namus ehli kişiler” ya da demokrattırlar. Bunların yanında elbette STK’lar ve meslek odaları da vardır.

Ne var ki hangi siyasi parti ya da ideoloji iktidar olursa olsun aynı sorunlarla cebelleş ediyoruz. Yani formalar hangi renk olursa olsun sahada oynanan oyunun kalitesi ve yürüdüğü yol aşağı yukarı aynı.

O zaman, sorun ne renkte ne teknik direktörde ne de oyunculardadır. İşin tuhafı oyunun kuralları (gerekli hukuk yollarından geçse bile) lider takıma göre değişmektedir/ değiştirilmektedir. Biz lider taraftarları olarak buna alkış tutmaktayız. Ancak, sonuca baktığımızda, dünya sıralamasındaki yerimiz değişmemektedir.

Hiç kimse oturup şu soruyu sormaz; Neden böyleyiz? Çünkü sistem bu tür sorulara izin vermediği gibi, bizim de işimize gelmez. Sorup, kafa yormak hem nefsimize uymaz hem de bu meşakkatli bir yoldur. En kolayını seçeriz; Yani “iktidarı kötüleyip yandaşları çoğaltmak.” Bir anlamda mağdurları oynamak daha çok işimize gelir.

Devlet soyut gibi gözükse de, sahip olduğu kuruluş mantığı, kamu organları ve en önemlisi sosyal sınıfları, buna bağlı olarak kültürü ile canlı bir organizmadır.

Devletin kuruluş mantığı, yönettiği halkının yaşam felsefesi ile doğru orantılıdır. Her ne kadar halkının yaşam felsefeleri ile uyuşmayan, otoriter devletler var olsa bile; bunlar ya (petrol gibi) sabit geliri olan ya da (menfaatleri gereği) diğer ülkelerin yardımları/onayı ile yaşamışlar/ yaşamaktadırlar.

SSCB’nin dayattığı ideolojinin tutmaması, Suriye’nin diğer ülkelerin menfaatleri gereği ayakta tutulması gibi…

Bir anlamda, devletin kutsallığı veya ( elli-yüz- yüz elli yıl) yaşamasından ziyade vatan bilinen topraklarda yaşayanların geleceğinin ilelebet olmasıdır.

Devletlerin ömürleri ( kaç yüz yıl olursa olsun) sınırlıdır, sonu vardır. Kısaca devletler ölümlüdür. Ama devleti ayakta tutan milletin ölümlü olması her şeyin sonudur. Millet yoksa devlette yoktur.

Milleti meydana getiren etnik guruplar ve sosyal sınıflar vardır. Her sosyal sınıfın ve etnik gurubun sahip oldukları ile doğru orantılıdır. Demem o ki; Bir milletin ayakta tutulması, dünya medeniyet ailesinde itibarlı bir mevkide olması, sosyal sınıfların ve etnik gurupların bulunduğu yerin idrakinde olmalarıdır. Bu millerin bekası kadar devletin de uzun ömürlü olmasının gereğidir.

Sosyal sınıflardaki bireyler (doğal olarak) nefsi davranabilirler. İşte bunu önleyecek, gem vuracak hukukun düzenlenmesi(en önemlisi) bilincin verilmesi devletin asli görevidir. Burada devlet devreye girer. Toplumu analiz eder, (yaşam felsefesine ve hukuka uygun) gerekli düzenlemeleri yapar.

Ülkemizde siyaset (dediğimiz gibi) özetle partiler, silahlı kuvvetler ve adalet kurumları ürerinden ideolojik olarak yürütüldü.

Hâlbuki bir ülke millet bilinci ve ekonomi ile ayakta tutulur, yaşatılır.

Öyleyse, ekonomi kimlerin elinde? Sorusu aklımıza geliyor.  Burada, komplo teorilerine sığınıp yabancıların elinde demeyeceğim. Eğer dünya bir mücadele arenası ise dış güçlere beddua etmenin bir faydası olmayacağı gibi, ülkemiz de gücü nispetinde bu mücadelenin içinde.

Benim burada yazmayacağım bir argo deyimim var. Eğer ülkem bu halde ise bunda “İstanbul’un, Ankara’nın ve Diyarbakır’ın büyük vebali var.

Şu kadarını belirteyim “ İstanbul ekonominin, Ankara siyasi yönetimin ve Diyarbakır etniğin merkezleridir.”

Dünyada hiçbir devlet yok ki ekonomik çevreler tarafından kontrol edilmesin! (Dolaylı ve dolaysız) partileri de, silahlı kuvvetleri de, hukuku da onlar kontrol eder. Bir manada devlet yönetiminin hâkimleridir. Kimi zaman şu partiyi veya bu partiyi, kimi zaman (dolaylı) silahlı kuvvetleri, kim zaman ise (dolaylı) hukuku kontrol eder. Konu uzamasın, mesela “yandaş zenginler” ne anlama geliyor?

Hangi kültür, din ve ideolojiye bakarsanız bakınız mutlaka zenginin sorumlulukları ile alakalı belirtmeler vardır.

Mesela,

Bakara / 236. Ayet

“Zengin olanlar kendi güçlerine, fakir olanlar da kendi imkânlarına göre, onlara gönüllerini alacak ve örfe uygun düşecek şekilde uygun bir geçimlik versin. İyilik ve ihsân sahiplerine yakışan da budur.”

Zenginin vazifesi sadece “dinin gereği” deyip zekât dağıtmakla bitmiyor. Kazancın (çok karlılıktan ziyade) çağın gerektirdiği yatırımları yapmaktır.

Fakir, ülkesi için canını verirken, riske girip doğru yatırımları doğru yerlere yapmamak neye delalettir? Ya da “kanka iktidarı” kullanarak teşvikleri amacına uygun harcamamak hangi nefsin düşüncesi olabilir? Veya elli yıldır otomobil montajı yapıp, kendi patentine merak salmamak nasıl bir aymazlık ve gaflettir? Ucuz kredilerle üretim yapıp, kazancını yüksek kar getiren alakasız işlere yatırmak neyin nesidir?

İşin özü;

Daha fazla kar edip “zekât ya da fazla vergi” veriyorum mantığına sığınmak, zenginin ülkeye olan sorumluluğunun ve aidiyet duygusunun delili değildir. Bu nefsin başka türlü zuhurudur.

 

15 Eylül 2025 Pazartesi

PAPAZ DÂHİL DOKUZ KİŞİYDİK

 


Yıllardan seksenlerin sonu, doksanların başıydı galiba… Yılını tam hatırlamıyorum.

Büroma Belçika’da çalışan bir müşterim, yanında yaşlı bir Belçikalı hanımla ziyaretime gelmişti. Hoş sohbetten sonra (huyum gereği) Belçikalı hanıma sordum. “Biz Türklerin en çok tuhafınıza giden huyu nedir?”

“Siz cenaze törenlerinizi ne kadar çok abartıyorsunuz?

Şaşırdım… “Nasıl yani?” Diye sordum.

“Geçen ay bir Türk ölmüştü. Cenaze töreninde yüzlerce kişi vardı. Birkaç ay önce annem ölmüştü. Cenaze töreninde papaz dâhil dokuz kişiydik. Bin kişi de olsa, dokuz kişi de olsa gideceği yer belli.”

O günkü mantığımla “bu bir itibar meselesi” diyemedim.

Nitekim…

9O’ yılında Azerbaycan’dan dönerken Batu’ma gelmeden önümüzde asfalta saçılmış bir kilometreyi aşkın karanfilleri görünce otomobilin şoförüne “bunlarda ne? Diye sorduğumda “itibarlı bir kişinin cenazesi geçmiş.” Dedi.

Yıllar sonra,

Mustafa Koç’un cenazesinin defnedildiğinin akabinde gazetelerde “Mustafa Koç’un tabutunun üzerine Osmanlıdan kalma altın simlerle işlenmiş nadide bir örtü konmuştu.” Diye okumuştum. İtibardan taviz verilmemişti yani… Öbür tarafta ne faydası olacaksa!..

Ötür tarafta karanfillere, nadide örtülere ne kadar itibar edilir? Bizce meçhul!..

Yine,

2013 yılında arkadaşımın vefatının kırkıncı anma töreni için Azerbaycan’dayım. Anma salonunda yemekler yeniliyor, çaylar, meşrubatlar ikram ediliyor. Hoca kürsüde ayetler okuyor, dualar ediyor. Biz de arada bir âmin diyoruz. Bu böyle öğlenden akşama kadar sürdü.

Bir sonraki gün mezar başına gittim. Mermerden güzel bir mezar. “Dahi iyisi olamazdı” dedim kendi kendime.

Bu kadar masraf garibime gitmiş olacak ki oğluna “ne kadar masrafınız oldu?”

“Cenaze masrafımız çok oldu Yakup Amca, altı bin doları geçti.” Nasıl yani… Deyiverdim.

Delikanlı, itibarımız bunu gerektiriyor, oğlu atası için bir şey yapmamış dedirtmemek için. Aslında başka bir faydasının olmadığı biliyorum.”

Cevap ortada,

“İtibar meselesi.” Ama asıl soru şu… “Gidenin mi yoksa kalanın mı itibarı?”

Bizde de bu kadar olmasa bile, başka bir biçimde kendini zuhur ediyor.

(Gerçi vazgeçildi) Mezar başında “ıskat, devir” çok önemli idi. Şükür bu iş savsaklandı. Detaya girmeyeceğim. Şimdi definden sonra üç mü olur yedi mi olur akşamları ikramlı kuran okutmalar moda. Mali imkânlar nispetinde ikramların önü arkası yok. Hocaların sayısı ve meşhurluğu cenaze sahibinin mali durumuyla doğru orantılı. “Öbür dünyada yine zenginler cennette başköşeyi kaptılar”  demiştim bir arkadaşıma.

Ben hep şunu düşünürüm,

Ölen liderler için yaptırılan heyula anıtlar giden için mi yoksa sisteme hâkim olanlar için mi? Ben ikinci şıktan yanayım.

Neyse, size gülümseyeceğinizi umduğum bir anımla yazımı noktalayayım.

On beş yaşlarındayım. Bir gün eski konağımıza komşu olan konağın hizmetine bakan kadın geldi. Hışımla odadan içeri girdi.

“Kör olmayası, bize sağken çektirdi, öbür tarafa gidince de rahat bırakmayacak.” Rahmetli anam  “hayırdır kız, ne bu hışım.”

“Öbür tarafa gidecek ya… Bize durmadan vasiyet ediyor.”

Ne vasiyeti?

(Komşu konağın yaşlı hanımı ağır hasta, artık kendinden umudunu kesmiş, öbür tarafı düşünmeye başlamış.)

Diyor ki,

“Ben öldükten sonra her Cuma akşamı kuran okutturacaksınız. Cuma günleri, kadir geceleri hatim indirteceksiniz. Ramazanda Mukabele okutacaksınız.”

Başka,

“Ramazanda her akşam fakire iftar yemeği vereceksiniz.”

Anam, “dünyada iken bunları yapıyor mu?”

“Nerde, bırak fakiri bize bile zırnık koklatmıyor.”

Siz-siz olun kendi itibarınızı kendiniz sağlayın. Geride kalanların sizin üzerinizden nam salmalarına müsaade etmeyin. Size de hiçbir faydası olmaz.

 

 

 

 

 

12 Eylül 2025 Cuma

YALIKAHVESİ EŞLİĞİNDE CHP!..


Hukukçularımız beni bağışlasınlar,

Mahkemelerde bir kaide vardır; Usul esastan önce gelir. Dolayısıyla hâkimler ilkönce buna dikkat ederler.

Usule bakalım,

Ordu büyükşehir Belediyesi bir uygulama başlatmış. Atatürk parkından Yüzüncüyıl’a kadar yürüyüş yolu planlamış ve yapıyor. Tam Yalıkahvesi’ne gelindiğinde geçmişte de olduğu gibi “dur bir dakika geçemezsin” deniliyor.  

Neden?

Sosyal medyada ve basında yazılıp çizilenlere göre belli başlı neden “Yalıkahvesi’ni betona boğdurmayız.”

Hâkim o zaman sormaz mı?

İyi de bu beton buraya gelene kadar neredeydin? Öbür taraflar Ünye sahili değil mi? Neden o zaman itiraz etmediniz?

Hadi diyelim “zamane hâkimi” usulü atladı. Esasa geldi.

Anlatın bakalım gerekçeniz ne? Dedi.

“Efendim, doğal alanımız yürüyüş yolu gerekçesi ile betona gark ediliyor. Zaten yeterince büyük kaldırımımız var.”

Şimdi orada ne var ve nasıl kullanılıyor?

“Halis yoz yeşilliğimiz ve dünyaca ünlü kumsalımız var. Bir de eşi benzeri olmayan koyumuzun güzelliği…”

Kumsalın deniz kıyısında uygulama var mı?

“Yok, kaldırımın beş- altı metre kıyısı.”

Ana koya tecavüz yok yani. Peki, orası şu anda nasıl kullanılıyor?

“ Sere serpe kayıklar, jet şeyler falan…”

Daha başka?

“Arada bir otomobilimizi park ediyoruz. Yazın çay masaları kuruyoruz. Bazıları yüzme mevsiminde kimseye zarar vermeden “ufacık” çadırlar kuruyor. Eğer yer kalırsa kumda top oynuyoruz.”

Özel mülk gibi yani… İş anlaşıldı… Yaz kızım.

………    …………   …………   …….

Bir profesör konusunu kürsüde ilkokul çocuğu gibi anlatırsa “in lan aşağı” dersiniz. Eğer serde kibarlığınız varsa “ya sabır” çekerek anlatımın sonunu zor getirirsiniz.

Yalıkahvesi konusunda CHP kendinden beklenmeyecek kadar “en hafif tabirle” acemice davrandı. Bu işi Mustafa Adıgüzel’e yıktı. İlçe teşkilatı da “figüranlık” yaptı. Aslında konu bizatihi ilçe yönetiminin sorumluluğunda idi.

Zaten (zannımızca) Adıgüzel hazır gelmişken “tam benlik” deyip üzerine atladı. Şovunu da yaptı, çekip gitti. Muhtemel ne yaptığını ne söylediğini bile unutmuştur. Onun için “vakayı normalden.”

Halbuki CHP konuya daha ciddi ve bilimsel yaklaşmalıydı.

Ne yapması gerektiğini, hangi yöntemi izlemesi gerektiğini burada anlatacak değilim. Şunu söylemekle yetineceğim. Türkiye’de olduğu gibi umduğum ve tasavvur ettiğim ama hayal kırıklığı yaşadığım bu CHP, çağdaş olabilmesi için daha kırk fırın ekmek yemesi lazım geldiği ayan beyan ortada.

Hazır yeri gelmişken,

Ben belediyenin gezinti yolunu Yüzüncüyıl’ın deniz tarafından Çamlığı geçip Batıpark’a kadar götürmesini arzularım.

Son olarak mimarca,

Yüzüncüyıl’dan sonra Çamlığa kadar denize nazır “balaca seyir terasları” yapılırsa fena olmaz hani…

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 

6 Eylül 2025 Cumartesi

YALIKAHVELİLERİN MEDAR-I İFTİHARI

 



Yalıkahvesi,

Ünye’nin medar-ı iftiharı… Yaşı kemale ermişler Yalıkahvesi’nin ne anlama geldiğini iyi bilirler.

70’lerde Ünye’nin nüfusu on bin var-yoktu. O zamanlar mahallelerin kendilerine has karakterleri vardı.

Mesela,

Kaledere mahallesi Osmanlılardan beri Türk konaklarının olduğu, çarşıyı da içine alan ana mahalleydi. Dolayısıyla ayrı bir ağırlığı vardı.

Çamurlu mahallesi nispeten yeni zenginlerin oturdukları mahalle, bir anlamda “ekâbir” zenginlerin mahallesi olarak bilinirdi. Ünye’nin en iyi iki İlkokulundan birisi İnönü bu mahallede idi. Diğeri ise Hükümet meydanındaki Anafarta’ydı.  Hatta aralarında gizi bir çekişme de vardı.

Şu anda Hamidiye mahallesine biz o zamanlar Kasap Mahallesi derdik. Belediye müzesinin hemen üzerindeki tepede yer alırdı. Herhalde kasap ve balıkçıların çoğunlukla oturduğu mahalle olsa gerek bu adla anılırdı. Ama adı hiçbir zaman resmiyete geçmemiştir. Kadınları erkeklerinden daha erkekti. Sataşmaya gelmezdi. Onları Konak sinemasının Pazar günü kadınlar matinasından çıktıklarında eski konağımızın önünden geçerlerken, kimini (seyrettikleri filmin etkisiyle) ağlarken ya da aralarında filmi hararetli tartışmalarından hatırlarım.

Diğer Çınarlık ve Fevzi Çakmak Mahallesi “kenar” mahalle olarak anılırdı. 70’leden sonra siyasi kavgaların başlamasından sonra sol görüşlü geçlerin hâkimiyetinde olduğu için orayı “Eyalet” olarak adlandırırdık. Gitmeye çekinirdik. Zaten kolay, kolay işimiz de düşmezdi.

Özelde,

Birde Yalıkahvesi vardı. Köprüden Burunucu’na giderken güzel bir koydu. Bir kısmı Çamurlu’ya bir kısmı da Orta Yılmazlar mahallesine bağlıydı.

Unuttum,

Orta yılmazlar mahallesi Osmanlı devrinde mübadeleden önce (çoğunlukla) Rum ve Ermenilerin oturduğu, çoğunluğu taştan iki ya da üç katlı evlerden birbirine bitişik evlerden müteşekkildi. Sahildeki eski kilise ve tepedeki Ünye’nin ilk ortaokul ve lisesi buraya yapılmıştı. Biz Kaledere’lilere orası her zaman mesafeli gelmiştir. Binalarının kasvetinden olsa gerek. Fakat okullar orada olduğu için her zaman aşina idik ve yabancılık hissetmezdik.

Bir de Ortayılmazlar’a bitişik Samsun tarafında Burunucu Mahallesi vardı. Bize uzak ve tenha gelirdi. Eski hastaneye vardığınızda kışın rüzgâr iflahınızı keserdi. Ancak yazları Feneraltı’na yüzmeye gittiğimizde teşrif ederdik.

Konumuza, yani Yalıkahvesi’ne dönelim.

Yalıkahvesi öteden beri kendini özel hissetmiştir. Özellikle gençleri her zaman okulda bile birlikteliklerini korumuşlardır. Koyu her zaman sahiplenmişler, bunu hissettirmişlerdir. Çamurlu, (Eski Hapishane) Tepe, Ortaokul yanı ve Ortayılmaz uşakları Feneraltın’a gidemeyecek yaştakiler denize ilk orada girerlerdi. Biz Kaledere ve öbür mahallenin uşakları On dokuz Mayıs çalışmalarından sonra Yalıda terimizi akıtmak için orada denize girerdik. Bir anlamda deniz mevsimini orada açardık.

70’den sonra orası da kurtarılmış bölge haline geldi. Sol görüşlü arkadaşların toplandığı ve sohbet ettikleri yerdi. (Adını vermeyeyim) bir kitapçı dükkânında memleketi kurtarmanın derdine düşerlerdi. Ferzi Çakmak’ın aksine avam değil (karakterleri ve genetik yapıları gereği) entel takılırlardı. Bizim mahallenin kurtarıcıları bile oranın müdavimleri idi.

80’den sonra siyasi olaylar sona erdiğinde eski havasına geri döndü. Günün şartları gereği çevreye açıldılar. Zaman zaman futbol kum turnuvaları düzenlendi. Seyretmesi ve takımlar arası mücadeleler hoş da oluyordu.

2000’den sonra ülkenin her tarafında olduğu gibi kimlik arayışları burada da görüldü. Yalıkahveliler kumsalla kendilerini özdeşleştirdiler, sahiplendiler. Yine devrin getirdiği “rant” emareleri de görülmeye başlandı. Bunlar elle tutulur şetler değildi. Ama sahiplenme duygusu ile menfaat birleştiğinde burası “savunulması gereken” kale oluverdi. Bundan birkaç yıl evvelki hengâmede Atatürkçüler dahi işe el attı. Oradaki pejmürdelik birdenbire “saray bahçesi ve tarihi doku” haline getiri verildi. Otunun ve kumunun dünyada eşi benzeri olmayı verdi.

Sonuç,

1-   Yalıkahvesi artık “yalugavelilerin” değil tüm Ünyelilerindir.

2-   Hiçbir yer ve mekânın ilelebet aynı kalması mümkün değildir. Günün şartlarına ve imkânlarına göre ana fikri bozulmadan yeniden düzenlenebilir. Düzenlenmelidir de…

3-   Düzenleme projesine itiraz edebilirsiniz. Bu o şehrin yaşayanları olarak hem hakkınız hem de vazifeniz. Ayrıca o muhitin yaşayanları olarak ilk itiraz hakkı sizindir. Bu doğrultuda öneriler getirebilirsiniz. Zaten çağdaşlığın ve gelişimin  gereği de budur. Ama “istemezük” derseniz, o zaman Bayramcalılar’da der ki “hayırdır, sen de kimsin?”

 

                      

 

 

5 Eylül 2025 Cuma

FENERLİ ALİ KOÇ’A KÜSTÜM!..

 



Sayın ALİ Koç’u ülkemizde tanımayanımız yok gibidir. Hele futbolla ilgileneler bir kat daha tanır.

Hatırlayalım,

Türkiye’nin en büyük holdingi Koç Holdingin başkan vekili. Fenerbahçe spor kulübünün 2018’den beri başkanı. Yani ülkemizin önemli ailelerinden birinin mensubu… Ticari faaliyetinin yanı sıra sosyal faaliyetlerde de ön sıralarda.

Böyle bir insandan her zaman başarı beklenir. Gerçi, başarı izafi bir kavramdır. Toplum fertlerinin başarı ölçüsü, niteliği ve niceliği farklıdır.

Ama toplum, konumları itibarı ile kişilere vazife yüklerler ve daima başarı grafiklerinin yukarıya doğru seyrini beklerler. Bu bir anlamda o kişinin yaşadığı topluma, ülkeye olan vazifesidir, dahası borcudur.

Mesela,

Normal bir şirket sahibinden Koç ailesinin (özelde) Ali Koç’tan beklenenler istenemez.

Zira Türkiye’nin Koç ailesine yüklediği vazife sıradan tüccarlardan ölçülemeyecek derecede fazladır. -Bunun nedenleri konumuz değil- Hatta Koç ailesi istese de bu konumunu terk edemez.

Bizi bu yazımızda ilgilendiren ( ki ticari faaliyetleri ile de bağlantılıdır) Fenerbahçe’nin başkanı olarak ne yaptığı, ne yapmadığıdır.

Ali Koç Fenerbahçe başkanı olduğunda çok sevinmiştim. Fenerbahçeli değilim, hatta bu takıma oldukça mesafeliyim.

Öyleyse neden sevindim?

Sevincim, ülkemizdeki konumu ve sahip olduğu imkânlar itibarı ile ülkemiz futboluna ve hatta her alandaki sportif faaliyetlerine yeni bir anlayış getireceği umudumdandır.

Ben bekledim ki,

Ülkemizin en büyük kulüplerinden birisi olan Fenerbahçe; ülkemizdeki (özellikle futbol alanındaki) sportif faaliyetlere çağdaş bir anlayış getirecek, ülkemizi spor alanında çağdaş ülkeler arasına sokmak için çaba sarf edecek. Rakip kulüpler dahi “helal olsun” deyip gıpta ile bakacaklar ve örnek alacaklar.

Ülkemizin sporda ve özellikle futboldaki durumunu ve anlayışını burada tekrarlamayacağım. Spordaki durumumuzu, (özellikle) futbol yönetimleri ile birazcık ilgilenenlerimiz pekâlâ biliyoruz.

İşin tuhaf tarafı,

Ali Koç ülkemizin (özelde) futbol kulübü ve yönetim mantığını da bilmiyor. Zaten konumu ve yetiştirilme tarzı gereği beceremez de… Futbol kulüpleri kendi başlarına başka bir dünya.

Denilebilir ki,

Her insan futbol kulübü nasıl yönetilir bilemeyebilir. Ali Koç’ta bilemeyebilir. Çok doğru.

Ama ALİ Koç gibi kişilerin sorunların ne olduğunu, eldeki imkânlarla başarıya hangi yollardan gidilmesi gerektiğini ve en önemlisi gerçek başarının ne olduğunu çok iyi bilmeleri gerekir. Bana göre biliyordur da…

Acaba diyorum,

Sorun Ali Koç’un yaşam anlayışında mı? Yetişme tarzı ve hayata bakışı  “faydacılık” felsefesinde mi yatıyor. Yani “en kısa yoldan ve en maliyetsiz istediğini elde etmek” diye tanımlıyorum bunu… Kısa aklımla.

Bu tür “faydacılık” anlayışında karşısındakinin durumu önemli değildir. Kendisine konumu itibarı ile 8olması gerektiği halde) toplumsal vazife de yüklemez. Bireydir, en maliyetsiz ve en kısa yoldan “fayda” sağlamak.

Ali Koç’a fazla yüklenmemek mi gerekir? Belki de… Çünkü (özelde) Koç Holdingin genelde “İstanbul ekâbirlerinin” tedrisatından geçti.

Türkiye Cumhuriyeti sade vatandaşı olarak Ali Koç’a küsmekte haksız-mıyım?

 

 

 


NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

                    Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyre...