Bu Blogda Ara

28 Ağustos 2024 Çarşamba

DÜNÜN ve BUGÜNÜN TÜRKİYESİ!..


 

İstatistik şirketleri AKP öncesi ve AKP devri Türkiye’si konusunda “hangisi daha iyi idi?” şeklinde anketler yapsalardı sonuç ne olurdu?

Anketin sonucu hakkında bir tahmin yürütemeyiz. Hele de milletin canı burnunda olduğu şu günlerde…

Ancak,

2002 yılında AKP’nin iktidara geliş nedenleri ve bugünkü ekonomik, siyasal ve sosyal veriler işleri karmaşıklaştırıyor.

AKP’nin iktidara gelirken sloganlaştırdığı 3Y’yi hatırlayalım. Yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar!

Demek ki,

Ayrıntıya girmeye gerek yok. Ülkemizde bu iç şey gemi azıya almış, millete gına gelmiş ki vatandaş AKP’ye teveccüh etti.

Burada şunu da iddia edebilirsiniz; “Efendim, 28 Şubat, Bahçelinin yan çizmesi, ekonominin dibe vurması falan… Bunlar normal olmayan bir ülkede yaşanacak olaylardır. Hatta bunları dış güçlerin mizansenleri olarak da kabul edebilirsiniz. Olabilir de… Ama şunu da unutmayalım, dış güçlerin bu denli kolay ve süreli entrikalarının ülkemizde yürütülmesi başlı başına bir zafiyet değil mi? Başta ekonomi olmak üzere siyasal ve sosyal olarak güçlü bir ülkeye kim bu kadar kolay nüfuz edebilir?

 Kemal Derviş’in gelip başta Merkez Bankası ve ihale kanununda düzenleme yapması (hangisi olurlarsa olsunlar) iktidarların ekonomi üzerindeki tahakkümlerini göstermiyor mu?

Bir de ülkemizin sosyal yapılanmasına bakalım;

Daha çiftçilik seviyesine gelememiş %45 köylü toplumu, kendi yağı ile kavrulmaya çalışan (kalabalık) şehirli orta sınıf, daha sahip olduğu mesleğin ve mevkiinin ruhunu kavrayamamış her meslekten bürokrat sınıfı… En önemlisi ekonominin dizginlerini ele geçirmiş toplumsal görevlerinin farkında olamayan/olmayan sermaye sınıfı…

İşine geldiği zaman ürüne yüksek fiyat veren ama çiftçiliğe geçme ve hatta tarım sanayi konusunda yeterince kafa yormayan iktidarların ülkenin kalkındırılması konusunda, mazot, traktör edebiyatı yapmaları seçim meydanlarının süslü laflarından öte bir şey değil de nedir?

İleri teknoloji konusunda hiç laf etmeyelim. 50 yıl otomobil sektörünün hâkimleri kendi markalarını yaratmaları konusunda rüya dahi görmemişlerdir.

Bir ülkenin kalkınabilmesi öncelikle kültürel birliktelikten geçer. Tartışılamayacak ortak değerlerin güçlülüğü, “biz” olmanın onuru sağlanabilmiş-midir? Sporcularımızın en ufak başarısı bile millet olarak bizi heyecanlandırıyor, gururlandırıyor. Hatta bazen ifrata bile kaçıyoruz. Çünkü ezilmişlik duygularımızı bir nebze olsun geri plana atıyoruz.

Kurtuluş savaşını galip bitirerek milli devletimizi kurduk. Adını Türkiye Cumhuriyeti koyduk. Halkına da Türk halkı dedik. Ama bunları demekle ne cumhuriyet olunur, ne de Türk halkı.

Tebaa olmaktan millet olmaya geçtik. Geçtik demeyle de olmuyor.

Düşünün ki,

Halkın yarısı göçmen diğer yarısı fakir ve bitkin… Okuryazarlık hak getire… Toplumu düzenleyen sosyal sınıflar yok. En önemlisi (ekonomi ve kültür dâhil) toplumun lokomotifi olacak sermayedar sınıfı yok. Bir de Osmanlıdan bakiye kurumsal kokuşmuşluklar…

Önce geçmişin kokuşmuşluklarını gidereceksiniz, sosyal sınıfları yaratacaksınız, onlara toplum içerisindeki görevlerinin önemini idrak ettireceksiniz… Kolay iş değil elbette.

Bir de 20 yüzyılın hastalığı ideolojiler. Sanki bu yüzyıla kadar toplumlar kör cahillermiş gibi halkın yaşam felsefesini oluşturan bütün değerlerin sorgulanması…

Mesela,

Din afyondur diyen Sosyalistler dinin bütün değerlerine saldırdılar. İslamcılarda buna karşı çıkacağız diye kendi kutsal dinlerini yarattılar. Milliyetçilere ne demeli? Bozkurt işareti yapmakla milliyetçilğin hası olduk zannettiler.

Günümüz toplum değerlerimiz bu yüzden parça pürçek olması bir yana, geçmişimiz bile parsellendi. Burada Abdülhamit örneği verebilirim. Ama ben başımdan geçeni örnek vereceğim.

Yıl 1985, dernek olarak liseler arası bilgi yarışması yapıyoruz. Açılış konuşmasını üç kişi yaptık. Kimlikleri önemli değil. Ama hepsi mürekkep yalamış kişiler.

Birincisi; Cumhuriyeti İslam ruhu kurdu. İkincisi; Cumhuriyeti Atatürk kurdu. Üçüncüsü; Orta Asya’dan gelip İslamiyet süzgecinden geçerek Anadolu’yu yurt tutan Türk Milleti kurdu.

Bu durumlarda bizim mahallede “hadi buyurun cenaze namazına” derler.

Ortak geçmişimizi bile ideolojilerimize meze yaptık! (devamı gelecek hafta)

14 Ağustos 2024 Çarşamba

DIŞ GÜÇLERİN İŞİ!..


 Çokça dillendirilen mesellerdendir…

Çingeneye külahını göğe fırlatıp tutuncaya kadar padişahsın demişler. O da külahını göğe fırlatmış, “Bursa kestaneleri vakıf” demiş.

Bunu bize anlatanlar bu meselden bir netice çıkarmamızı isterler.

Siz bu meselden çeşitli neticeler çıkarabilirsiniz. Buna benzer özdeyişlerden birini rahmetli anam sıkça tekrarlardı. “İnsan aslına çeker.” Bunun peşine bir diğerini ilave etmeyi de ihmal etmezdi. “Asıl azmaz nesil azar.”

Bundan 40-50 yıl evveli dünyası şartlarında insan terbiyesi dar çevrede, aile, mahalle ve biraz daha geniş ele alındığında köy ya da kasabayı geçmezdi.

İnsan eğitiminde bugünün şartlarında aile, konu komşu kasaba yeterli olmuyordu.

Eğitim derken, öncelik ilim, meslek kastedilmiyordu. Terbiye, insani ilişkiler, sorumluluk velhasıl insan yaşamıyla alakalı kültür kastediliyordu. Meslek ve ilim bunların üzerine inşa ediliyordu.

Meslek icraatında öncelikle meslek ustalığından ziyade “ahlak olgunluğuna” bakılırdı. Yeterli insani değerlere sahip olmayanlara da-mesleğinin piri olsalar bile- “adamda meslek ahlakı yok” denirdi. Kısaca toplum, dar çevre içerisinde kendi değerlerini oluşturma, yaşatma imkânlarına, yetkisine ve etkisine sahipti.

Devir değişti, insan yetiştirmeyi meslek edindirmek olarak algılıyoruz. Öğrenim görmemiş, bir meslek sahibi olamamışlara boş, hurda, asalak gözü ile bakıyoruz. Kısa yoldan meslek sahibi daha doğrusu mevkii sahibi olmanın yolunun da öğrenim görmekten geçtiğini farz ediyoruz. Bu aynı zamanda toplumda itibar sahibi olmanın da yolu oluyor. 

İnsana kişilik kazandırmak artık eskisi gibi kolay değil. Hem bunu sağlayacak altyapıdan hem de çağımızda bunu sağlayacak zaman diliminden yoksunuz.

Çocuğa ilk terbiyeyi, eğitimi verecek aile kurumları yıprandı. Aile bireyleri daha “özgür”. Kaldı ki çalışmaktan, rızk peşinde koşmaktan çocuğa ayıracak zamanları yok. Aile kurumu dumura uğrayınca mahalleden kasabadan söz etmenin bir anlamı kalmıyor.

İş kalıyor eğitim kurumlarına. Devletler haklı olarak tek bir müfredatla ülkeyi eğitmeye daha doğrusu “meslek öğretimi” yapmaya çalışıyor. Yine haklı olarak devleti ayakta tutmak için rejimlerine uygun olarak ideolojik davranıyor.

Devlet için öğrencinin kişisel gelişimi, meslek ahlakı, çevresine ve ülkesine olan sorumluluğu önemli değil. Gündemine bile almıyor. Onun için devletine ve rejime sadakat ilk sırada geliyor.

Sovyet Rusya’sında talebenin öncelikle komünist olması gerekiyor. Ülkemizde yüksek okullarda İnkılâp Tarihi okutmak bu mantıkladır. Sizin mesleki sorumluluğunuz, onun ötesinde fakülte bitirmenin ülkeniz için yani içinden çıktığınız topluma karşı hangi sorumlukları yüklendiğiniz hiç önemli değildir.

Öğretim ve devlet kurumlarında görevlendirme konusunda en çok tartışılan konu öğrencilerin iyi yetişememesi ve kurumlara liyakatsiz kişilerin atanmasıdır.

Bunlarla alakalı okuduğum hemen, hemen tüm yazılarda bunun yanlış olduğu, günümüzde ve ileride ülkemize büyük sıkıntılar yaratacağı üzerinedir. İktidara da bu konuda “akıllar” verilmektedir.

Bugünkü iktidar üzerinden devam edersek,

Bizi yönetenler cahil değiller, aptal hiç değiller. Öyleyse bile, bile bu yanlışlığı neden yapıyorlar?

1-   Yetişme tarzları ve o mevkilere geliş yöntemlerinden. İktidarın ve aynı zamanda muhalefetin elit takımı gerek öğrenimlerini görürken ve akabinde siyasete girme, siyaset arenasında başarılı olmak için öğrenme, eğitilme ve liyakat silsilesini takip etmedikleri içindir. Bir kere, siyasetin kendisinde eğitilme, tecrübe kazanma “dirsek çürütme, pabuç eskitme” yaşamamışlardır ki… Bütün işler ahbap çavuş ve entrikalar üzerinedir. Kısaca eğitim ve liyakat siyaset arenasının lügatinde yoktur. Lügatinde olmayanı uygulamayı siyaset erbabından beklemek haksızlık olmaz mı!?

2-   İktidar neden çalakaşık bir an evvel bu kadar öğrenciyi ( plansız) meslek sahibi yapmak ister? Eğer, geçmişinizden gelen bir korkunuz, hıncınız ve hırsınız varsa bunun acısını çıkartmak istersiniz? Bu ne demek? Bu başka bir yazının konusu olduğu için bu konuya girmeyeyim. Belirtmekle yetineyim.

3-   Şu kadarını belirteyim ki, geçmiş hiç de bundan farklı değildi? Çünkü geçmişte bizi yöneten sistem bizi 80 yıl gibi uzun süre yönetti ve hepsi (ülkeyi istenildiği gibi yönetecek kadar) belli bir tecrübe kazandılar. Zannediliyor ki, onlar iyi eğitim alıyorlardı ve liyakatli kişilerdi. Öyleyse ülkemizde 2000 yılı öncesinde yaşadıklarımızı “dış güçler” mi yaptı?

Kısaca, öğrenimden önce eğitmek… Beceremediğimiz alan burası… Zor ve çetin bir yol çünkü. Eğitmeden önce eğitimden geçmek gerekir! Mümkün mü? ALLAH BİLİR!

 

 

 

 

                                                              

9 Ağustos 2024 Cuma

DEVLETLÛ MAARİF NAZIRIMIZ…

Efendim,

Kendimi amatörlükten birazcık yukarılara çıkmış yazar olarak görüyorum. Bunca yıldır bir şeyler karalayan bendenizin bu kadarcık da ukalalığı olsun.

Bazen aylarca kalemime elimi sürmem… Bazen de tutmayın beni der gibi ha bire yazarım. Belki de ekmeğimi yazı işinden kazanmadığımdandır. İlham ne zaman gelirse kabilinden...

Ama her yazı öncesinde yazacağım yazımı öncesinde düşünür, tasarlar, sonra yazıya dökerim.

Yani yazmaya karar verdiğimde “haydi hayırlısı” demem.

Ama şimdi bir istisnayı yaşıyorum. Birkaç gündür kafamda tasarladığım yazımın konusunu klavyenin tuşlarına basmaya ramak kala değiştiriverdim.

Hatta inanmayacaksınız, başlığı yarılamıştım bile.

Benim fikrimi değiştiren az önce okuduğum kitabın ilgili sayfasında okuduklarım yüzündendir.

Okuduğum roman Kemal Tahir’in önemli eserlerinden “Esir Şehrin İnsanları”. Konu şimdilik mütareke yıllarının İstanbul’unda geçiyor. Gerisi ne olur bilemem. Bundan yıllarca önce şöyle çalakaşık okumuştum. Birçok bölümleri unutmuşum. Her nedense şimdi tekrar ihtiyaç hissettim.

Neyse,

Romanın ilgili sayfasında basılacak gazetenin matbaa serüvenini anlatıyor. Matbaa sahibi, gazetenin dizgisini hazırlayıp basan mürettip ve gazetenin baş sorumlusu arasında geçiyor olay. Gazete dar imkânlarla, normal gazete sayfasını dörde katlanarak çıkarılan küçük bir gazete… Gazete sorumlusu bu işe yeni başlamış, tahsilli olduğu kadar bu işe çok hevesli birisi. Gazete dizgi yanlışları ile dolu çıkıyor. Bunun önüne geçmek için önce mürettibi sıkıştırıyor, iknaya çalışıyor. Fayda vermeyince adamla iyi geçinmeye çalışıyor. Hatta işi pohpohlamaya kadar vardırıyor. Ne yapsa boş, hal daha da beter hale gelince, bu ne iştir diye çıkışıyor.

Mürettip, aldırma beyim, bizde mürettipler okul kaçaklarından, bakkal çıraklarından, gazete satıcısı yalınayaklardan çıkar. Sen buna şükret.

İdealist gazetecimiz nasıl yani? Deyince mürettip; biz mürettip milleti nazırları öküz, öküzleri de nazır yaparız. Mürettip ustamız söze devam eder; Geçenlerde falanca gazetenin mürettibi öküz resminin altına Devletlû Maarif Nazırımız, maarif nazırımızın resminin altına da sergide birinci gelen öküz diye geçmiş.

İşte bu okuduğum sayfa bana yıllar önce başımızdan geçen bir olayı hatırlattı. Yine bir mürettip hikayesi…

Seksenli yıllarda heveskâr dört arkadaş DORUK adında gazete çıkarıyoruz. Ünye şartlarında her şeyi ile güzel bir gazete idi. Ünye’de nedendir bu gazeteyi basacak matbaa bulamadık. Fatsa’da Güneş Matbaası ile anlaştık. Belki de Ünyelilerle fiyatta anlaşamadığımız içindir. Kim bilir?

Mizanpajı dört arkadaş beraber yapıyoruz. Dizgi ve baskı matbaaya ait... Gazete ortalama sekiz sayfa çıkıyor. Matbaa ile her konuda anlaşıyoruz. Mürettip İstanbullu, esmer, kuruya yakın zayıf son derece profesyonel, Allah’ı var adam işini iyi yapıyor. Ama haddini aşkın havalı. Bu işin piri benim diyor. Arada bir bize, hatta Hikmet abiye destur çekiyor. Bazen kafasına göre takılıp mizanpajı değiştiriyor. Bazen de profesör edasıyla bize dakikalarca dersler veriyor. Artık o kadar olacak deyip nazını çekiyoruz.

Sene 1987 bir dini bayram öncesi… Külliyatlı reklâm aldık. Otuz sayfadan aşağı değil. Bir de gazetenin kendisi. Kırk sayfaya yakın yani… Gazetemizin baskı gününe daha üç-beş gün var. Bayram dolayısı ile erken baskı yapıp para kazanacağız. Bayramdan üç-beş gün sonra basmanın reklâm açısından bir anlamı yok. Gazetenin sahibi rahmetli Hikmet Altuntaş işlerim çok, benim kendi işlerimi dahi zor yetiştireceğim deyip çamura yattı. Mürettibin mesaisi ne ise veririz, etme, gitmeden sonra Hikmet abimiz insafa geldi.

 “Bakın, bu adam akşam saat altı olduğunda işi şıp diye bırakır, dakika geçirmez. Milyon verseniz daha çalıştıramazsınız. Para işini geçin. Ama bir çaresi var. Adam müptela, akşamcıdır. Bir büyük alacaksınız, biraz da peynir falan.”

Ağzımız bir karış açık… Eee.. Sonra abi?

“Sonrası şu, hoşsohbetli, tatlı dilli olacaksınız. Bardağını da boş bırakmayacaksınız. Gerisine karışmayın.”

Abi iyi de… Bayram öncesi, bu işin yukarısı var… Bir… Kıyak kafayla nasıl olacak? Ya yazıları çorba ederse? Bu da iki…

“Birincisi günahı ona, siz işinizi gördüğünüze bakın. Artık sakiliğinize de arada bir tövbe çekersiniz. Dizgiye gelince, ben kefilim, ayık kafadan daha iyi dizer.” Abi bu adamın neresi bir büyük alır, küçük yetmez mi? Demeye getirdik ama Hikmet abi büyüğü getirin sonucunu görürsünüz. Dedi.

Arkadaşlar sakilik işini bana yükleyip çekip gittiler. Matbaada adamla kaldık baş başa. Hayırlısı ile elimize ayağımıza bulaştırıp bir terslik çıkmadan geceyi atlatsak diye dua ediyorum. Hani olur ya… Adam kafayı bulup kendini dağıtırsa da birbirimize girersek? Gece ben doldurdum adam demlendi. Demlenmesi dahil her şeyi dakikleştirdi. Büyüğe bana-mısın demedi. Demlendikçe adama bir haller oldu. Adam bir şekerleşti ki zannedersiniz ki melaike! Hakikaten Hikmet abinin dediği gibi bir coştu ki… Hiç sormayın. Adamda ne cevherler varmış, onda birini değil bize Hikmet abiye bile göstermemiş.

Baskı dâhil bütün işler gece saat iki de bitti. Ben gazeteleri yüklenip matbaadan çıkarken adam bir yerlere kıvrılmıştı.

Neme lazım… Adam beni saki beller diye bir daha matbaaya gitmedim. 

 

30 Temmuz 2024 Salı

Fransız Devrimi’nin şarkılarından “Ah Ça Ira”yı ( İyi olacak iyi, aristokratları astığımızda)


 

Tarihin dönüm noktaları vardır. Teknolojik gelişmeler ekonomiyi etkiler. Ekonominin yön değiştirmesi de toplumsal gelişmelere yol açar. Toplumsal gelişmelerde mevcut gelenekleri ve sistemleri zorlar, değiştirir.

Tarih boyunca,

İnsanoğlunun avcılık/toplayıcılıktan tarıma geçmesi, madenleri işleme kabiliyetleri, ticaretin gelişmesi… Barutun icadı, ateşli silahlarda kullanımı, matbaanın icadı vs.

Bunlar tarihi süreç içerisinde önemine göre geçiş süreçlerinin hızını ve etkisini belirlemiştir.

1700’’li yıllara gelindiğinde Amerika’nın keşfi ile zenginliğin artması, matbaanın keşfi, Rönesans, bilimin gelişmesi ve akabinde sanayinin gelişmesi siyasal ve toplumsal değişmelere kapı aralamıştır.

Bunun en önemli ayaklarından bir tanesi 1789 Fransız devrimidir.

Görünürde özgürlük hareketi olarak başlayan ama asıl sebebinin; ekonomik ve sanayi gelişmesi ile oluşan sanayici ve buna bağlı gelişen tüccar sınıfının siyaset üzerindeki talepleridir.

O zamana kadar ekonomik egemenlik toprak ağalarının yani aristokratların elinde olan ekonomi sanayicilerin ve tüccarların lehine yön değiştirmiştir. Özellikle sanayicinin ihtiyacı olan işçi köylerde aristokratların hizmetinde olan köylüler, sanayicilerin taleplerini karşılamak için şehirlere göç etmeye başlamışlardır.

Haliyle aristokratların hâkimiyetinde olan siyasi egemenliğe (şehirli) sanayi ve tüccar sınıfı ortak olmak istemiş, kavgada buradan çıkmıştır. 24 saat aristokratların emrinde olan işçi sınıfı şehirli ve mesai saatleri dışında özgürlüğün bilincine varmış/daha doğrusu bilincine varmak istemiştir.

Kısaca teknolojinin makineleşme ve otomasyonu siyasal değişikliklere yol açmış, imparatorlukların yıkılması, küçük krallıkların sistemlerinin yeniden düzenlenmesi, toplumu disipline etmek için ideolojilerin ve millet kavramlarının geliştirilmesi eski gelenek ve toplumsal yaşamın yeniden şekillenmesine yol açmıştır.

Öte yandan,

Bilimin sağlık dâhil hayatın her alanında gelişmesi insan sağlığını etkilemiş, yaşam standardını yükseltmiştir. İnsan ölümleri azalmış, ömrü uzamıştır. Bu da Dünya nüfusunun hızla artmasına neden olmuştur. Sanayinin ilk gelişim yıllarında insan gücü çok önemli idi ve bu yüzden yoğun insan gücüne ihtiyaç vardı. Haliyle ( hizmet sektörü, tarım gibi) hayatın bütün alanlarında insan emek ilişkisi ön planda oldu. Ayrıca 20’inci yüzyılda iki dünya savaşı yaşayan devletler hızla nüfus artırımını teşvik etmiş bu alanda çeşitli tedbirler almıştır. Nüfus artışına 1990’na kadar iki kutuplu dünyanın her an savaşılacakmış gibi ordularını diri tutmanın etkisi de büyük olmuştur.

20’inci yüzyılı özetlersek;

İnsan yaşamının hızla iyileştiği, ömrünün uzadığı, daha henüz dijital kullanamayan ve hayatın her alanında henüz sanayi çağını aşamamış, dolayısıyla insan kaynağına ihtiyaç duyan devletler nüfus artışını teşvik etmişlerdir.

20’inci yüzyılın sonlarında dijital çağa geçen dünya-ki Sovyetler Birliğinin yıkılma nedenlerin en büyüğü- her türlü üretim ve hizmette ( özellikle kalifiyesiz) insana olan ihtiyacı giderek azalmaya başlamıştır. Bütün maharet teknolojiyi kullanmaktan geçmektedir. Bugün doktorlar dahi teknoloji olmadan mesleğini yapamamaktadır. Tarımsal üretim bile “köylülük” bir tarafa, çiftçi kavramını tasfiye etmiş, sanayi haline gelmiştir. Binlerce çiftçinin uzun zaman diliminde ürettiklerini bir tarımsal sanayi tesisi tek başına daha verimli üretmektedir. Geçen gün bir gazetede okumuştum; Bilim insanları bitki büyüme hızını ve verimliliğini ortalama % 48 artıran toprak formülasyonu geliştirmişler.

Bu insana olan ihtiyacı azaltmış, onun yerine insandan daha iyi ve kısa zaman diliminde yapan teknoloji devreye girmiştir.

İnsanoğlu-daha doğrusu gelişmiş devletler- dijital çağı da geçmiş Yapay Zekâ (YZ) kullanma durumuna gelmişlerdir. Ordular bile savaşı artık oturdukları yerden yapmaya başlamışladır. Konvansiyonel silahlar yerini akıllı imha silahlarına bırakmıştır.

Yapay Zekâ neleri getiriyor;

1-   İnsan zekâsından daha iyi ve hızlı çözüm üretiyor.

2-   İnsana olan ihtiyaç süratle azalıyor.

3-   Toplumsal hiyerarşi değişime uğruyor. İnsanlar birey haline geliyor.

4-   Birey haline gelen insan için aile gibi akrabalık gibi manevi bağlar giderek zayıflıyor.

5-   İleride(zaman dilimi henüz net değil) insanlar için ideoloji,inanç sadece içi boş kimlikler haline gelecek. Değerler uğruna savaşlar azalacak.

6-   En önemlisi A) İnsan birey haline geldiği ve bütün değer yargıların yüzeyselleştiği için içi boş kavramlar haline gelecek. Bütün amaçlar “dünyevi” olacak. B) İnsan bu dünyaya gelmenin “hazzını” olabildiğince yaşamak isteyecek. Yani insan aile kavramına itibar etmeyecek. Dolayısıyla nüfus artmayacak. Üstelik azaltma yoluna gidilecek.

7-   İnsana üretim aracı olarak bakılacağı için kalifiyesiz insanlara fazlalık “asalak” gözüyle bakılacak. Çağın gereği ihtiyaca uygun insanların gelişimine önem verilecek.

8-   Büyük devletler yıkılacak yerlerine şehir devletleri kurulacak.

Bunlar ne zaman olacak?

Akşamdan sabaha olacak hali yok. Biz göremeyeceğiz şüphesiz. Ama gidişat o yönde.

TÜİK verilere göre Türkiye nüfusunun 2100 yılında 55 milyona ineceğini hesap etmiş. Devlette artırmanın yollarını arıyor. Bu gidişata göre istese bile artıramaz. Buna toplum kayıtsız kalır/şimdiden kalıyor da... Toplum istedi diyelim, Dünya ağaları izin vermez.

O zamanlar “bakkallardan” alınır gibi dağıtılan diplomalar işe yaramayacak. Galiba, biz yine üç kuruşa talim eden diplomalı bireyler olacağız. Zira gidişat o yönde…

 

26 Temmuz 2024 Cuma

VATANIN TAPUSU…



 

Geçen hafta kurumlar ve yer isimleri konusuna giriş yaptık. Bu konunun önemi verdiğim örneklerle sınırlı değil.

Her devlet, hâkim olduğu alanın yüzyıllardır kendi egemenliğinde olduğu ispatına çalışır. Bunlardan biri de yer isimleridir. Öncelikle, şehir, kasaba ve köylerden başlar. Cadde ve sokaklarla devam eder.

Özellikle,

Milli devletler kurulmaya başladığında bu ivme daha da hızlanmıştır. Devlet bir anlamda haklıdır. Sahip olduğu topraklarda kök salmak için önce millileşmek ve aynı zamanda yüzyıllardır bu topraklarda yaşadığının ispatı derdindedir.

Nitekim Osmanlı imparatorluk olduğu, çeşitli etnik kavimlere hükmettiği için böyle bir uygulamaya gerek görmedi. Öteden beri gelen isimlere sadık kalmaya çalıştı. Türk ve Müslüman yoğunluk sağlandığı yerlerde yörenin anlamına uygun isimleri üzerinde yaşayan ahali zaman içerisinde değiştirdi.

Cumhuriyet milli devletti. Ayrıca Lozan’dan sonra gayri Müslimler mübadele ile ülkeyi terk edip ülke Türk ve Müslüman unsurlara kalınca yer adlarının da buna uygun olarak değiştirmek istedi.

Tarihte bütün (özellikle) milli devletler bu yolu takip etmişlerdir. Ya isimleri tamamen kaldırmışlar ya da isimlerin Türkçe telaffuzları ile anmışlardır.

Bu konuyu irdelemek için iki kısımda yazımıza devam edeceğiz.

Birincisi, yer isimleridir. Eski isimlerin yerine Türkçe isimler konulurken şu yapılmamıştır; Geçen yazımda örneğini verdiğim gibi o yerle hiç alakası olmayan isimler verilmiş, nesiller bu ismin nereden geldiği konusunda araştırma yaptıklarında duvara toslamışlardır.

“Şu tarihe kadar (mesela) İlküvez idi, şu tarihten sonra devlet bu ismi koydu.

Koydu koymasına da… O ismin (mesela) Taşkesiği isminin o yöre için hiçbir anlam ifade etmediğinin de hesabını yapmadı. Biz koyduk oldu kabilinden, yeter ki Türkçe olsun.

Yerel isimlerle amatörce ilgilenen bir arkadaşımdan duymuştum. Kiliseyanı olan ismin mahallin savcısı ve muhtarı tarafından Atayurdu olarak değiştirildiğini söylemişti. Bunun gibi şeyler…

İkincisi, kurum ve bina isimlerinde de aynı sorunları yaşıyoruz. Dün örneğini verdiğim gibi bir yönetim geliyor diyor ki bu kurumun ismi bundan böyle bu olacak. Hâlbuki eski isim pek cazip olmayabilir, anlam derinliği de olmayabilir. Ama tarihsel bir derinliği vardır ve o kurumun ne derece tarihi geçmişi olduğunu ifade eder.

Ayrıca, yeni ihdas edilen kurumlara ve binalara o günkü iktidarın dilediği, hiçbir anlam ifade etmeyecek ya da zaman dilimi içerisinde has-bel kader mevkii sahibi olmuş birinin ismi veriliyor.

Sonra, başka bir iktidar gelip adını kendi adamının ismi ile değiştiriyor. Bu böyle sürüp gidiyor. O binanın ve kurumun tarihsel derinliğini dumura uğratmış oluyor.

O yöreye hizmet etmiş, ilim sahibi olmuş ya da bir sanat dalında ilerlemiş birinin bir kuruma adının verilmesi hem o kişinin anılması ve hem de tarihi değerinin bilinmesi açısından daha uygun olmaz mı?

Adam bir yerde bilmem kaç yıl maaşlı çalışmış ya da bir dönem mevkii sahibi olmuş ama hiçbir kalıcı eseri olmamış birinin adının verilmesi siyasi kaygıdan gelmiyor da nedir?

İşin acı tarafı hak etmediği halde isim babası olmak bir tarafa, üç-beş yıl sonra değiştirilip başka birinin adının verilmesi değiştirilen kişinin (eğer yaşıyorsa) haysiyetine dokunmaz mı?

Tarih araştırmacıları bir kavmin, milletin kaç yüzyıldan beri o topraklar üzerinde yaşadığını veya hangi zaman dilimi içerisinde bulunduklarını anlamak için öncelikle, bıraktıkları eserlerden ve yer isimlerinden anlarlar.

Sözün özü;

Bir toprak parçasının vatan olduğunu atalarımızın bıraktıkları eserlerden, kurumların adlarından ve tabii ki yer isimlerinden anlarız. Yani isimler millet olarak tapu kayıtlarımızdır. 

Bir örnekle bitireyim;

Mimar Sinan Üniversitesine bakan yeni nesil onun 1980’li yıllarda kurulduğunu zannederler. Hâlbuki 1 0cak 1882 yılında Sanay-i Nefise-i Şahane adıyla kuruldu. 1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi adını aldı. 1982 yılında üniversiteye dönüştürülerek Mimar Sinan Üniversitesi adını aldı. Şimdi bu üniversite kaç yıllık?

 

 


22 Temmuz 2024 Pazartesi

AH BU İSİMLER!...

 











Size ülkemizde her şey ucuzladı desem, hatamı etmiş olurum? Hele de her şeyin ateş pahası olduğu günümüzde…

Ama ucuzluk derinliği olmayan şeyler de demektir. “Ucuzluk” kelimesine bir de böyle bakmak lazım.

“Ben yaptım oldu” deyimi de bir anlamda bu kelimeye delalet ediyor. “Güç, yetki bende, istediğimi istediğim şekilde yaparım. Kim ne diyebilir!?..”

Konuya yaklaşımınızda, bununla alakalı çeşitli örnekler verebilirsiniz. Hem de yerimizden hiç kalkmadan.

Ben, daha çok hoşumuza giden başka konu ve örnekleri olsa da, konuya isimlerden devam edeceğim.

Bana hangi okuldan mezun olduğumu soran yeni yetme mimarlara Devlet Güzel Sanatlar Akademisi dediğimde “orası da neresi” diye hayretler içerisinde sormadan edemiyorlar. Ben de bu (bana göre) anlamsız soruya alıştığım için Mimar Sinan’dan diye eklemeden edemiyorum.

Bu isim değiştirmelerin mantığını, isimleri değiştirenlerin hangi mantıkla isimleri değiştirdiğini (onca kafa yormama rağmen) yeterince anlamış değilim.

Bir de -atadan-dededen gelmiş- onca eski yer ve şehir isimlerinin-o ismin derinliğini bilmeden, önemsemeden- beğenilmeyip değiştirildiğine de şahit olduk.

Vaktiyle İlküvez Belediyesi kurulduğunda, teklifi İçişleri Bakanlığına yollayan teşebbüs heyeti bir sürprizle karşılaştılar. İlküvez isminin üzeri çizilmiş yerine “Taşkesiği” adı konmuştu. Taşkesiği adının gerekçesi de yoktu. Biz koyduk oldu. Uzun uğraşlar sonucu yeniden isim İlküvez’e döndü. Hâlbuki öteden beri yaylaya gidenlerin ilk üveze rastladıkları yer dolayısıyla koydukları isim. Bu arada Üvezin ham hurmaya verilen ad olduğunu yeri gelmişken belirtelim. Başka bir adı daha var ama adaba hürmeten bunu yazmayayım. Size bir ipucu vereyim. Biraz fazla yediğinizde bol, bol yellenirsiniz. Çok güzel pekmezi olduğunu da hatırlatalım.

Buradaki kaygının buraların öteden beri Türk yurdu olduğunu betimlemek için yapıldığı iddia edilebilir. İşi ucuzlatıp “kel alaka” isimlerin konulduğu da vakıa… Mesela, Çilader olmuş Çaybaşı. Hadi aslı Ermenice olan ismini değiştirme zarureti doğdu, bari yerel anlamlı bir isim koy. Çaybaşı’nda çayı bırak bazen içmeye su bulunamıyor. Tepenin başında bir yer.

Bizim “çokbilmiş” büyüklerimiz bu kadar hassasken ortalık yabancı kelimelerden geçilmiyor. Halkımız da bir âlem. Onların da aşağı kalır tarafı yok. İnsan halı yıkama dükkânının ismini (Ünye’nin çok eski adının olduğu gerekçesi ile) “Oney” adı koyar mı, ne işine yarayacak?

Bu arada Yunus Emre parkına zamanın belediye başkanının (turist gelir gerekçesi ile) ONEY ismini koymak istemesini bu garibanın meclis üyesi olmam hasbiyle karşı çıkıp Yunus Emre adını önerdiğimi belirteyim.

Dedik ya ülkemizde her şey ucuz diye… Adam vaktiyle hayrına çeşme, camii vs. yaptırıyor. Adını haliyle kendi adını veya anasının, babasının adını veriyor. Ya da sülalesinin… Zamanın resmi makamı da yeter ki bu memlekete eser kazandır diye buna cevaz veriyor.

Gün geliyor bu eser miadı dolmuş olabilir. Yeterli hizmeti göremeyebilir ya da eskimiş olabilir. O zaman mirasçılarına nezaketen yenilenmesi ya da tamir edilmesi için teklif et. Güçleri yetmiyorsa yardımcı ol.

Zamanında Cumhuriyet meydanına babamın adını yaşatacak hatırı sayılır masrafla, projesinin de ilgili idarenin onaylaması şartı ile bir çeşme yaptırmak istedim. Ama dedim, sonucu tahmin ettiğim için bir şartım var “ bir zaman sonra yıkmayacaksınız.” Kabul görmedi.

Günümüzde iktidarların reklâm aracı olmak özelliğini de taşıyor bu isimler. Zamanın yöneticisi şehrin ihtiyacı olan bir yapı inşa ediyor. Kendi adını koymaya utandığından ya yörenin milletvekilinin ya da iktidar partisinin genel başkanının adını koyuyor. “Yağcılarda inecek var kabilinden…” Sonra, sonrası malum... İktidar değişiyor, isim de değişiyor.

Neden böyle oluyor? Yazımın girişinde de değindiğim gibi akıl, sır erdiremiyorum. İzahı var ama zor.

SARAY CAMİİ HİKAYESİ;

Yetmiş yaşına merdiven dayadığım ve ömrümün altmış yılını geçirdiğim Ünye’mde beni utandıracak bir şey yaşadım.

Öyle ya,

Bunca yıl yaşadığım ve üstelik mimar olarak vazife yaptığım şehri sosyal ve kültürel olarak çok iyi bilmesi gereken ben, nasıl olurda bunu atlarım.

Geçen hafta ÜNYE TARİH KÜLTÜR VE DOĞAL VARLIKLARI ARAŞRMA DERNEĞİ’NİN düzenlemiş olduğu panelde yerel tarihçi AHMET KABAYEL arkadaşımızın Saray Camisi ile alakalı konuşması vardı.

 Kendisinden, Saray Camisinin bahçesine yapılan tuvalet binasının vahim durumu bir tarafa ismi ile alakalı en az onun kadar vahim bir gerçeği öğrenmiş olduk. Kitabesini (elbette) Arapça bilmediğimizden önünden lal geçtiğimiz, kimin tarafından ve hangi yılda yapılmış olduğu ayan beyan yazılı olduğu halde; camiyi, yanan sarayı yapanlar tarafından sarayla alakalı yaptırıldığı bilgisiyle yıllarca yaşadık.

Hâlbuki Saray Camii diye anılan camiyi KONDOROĞU HACI AHMET EFENDİ 1720 yılında yaptırmış. Kitabesinde aynen böyle yazıyormuş. Saray ise ondan takribi 90 yıl sonra yapılmış.

Kısaca, rahmetlinin hakkı göz göre, göre zayi edilmiş.

Yazımın uzaması nedeniyle sizi daha fazla sıkmamak için bu konuyu ve dersime iyi çalışabilirsem isimlerin ne kadar önem arz ettiğini gelecek yazımda devam edeyim.

 

 

18 Temmuz 2024 Perşembe

BİZ KIRK KİŞİYİZ!..

       

Hep şunu düşünürüm… AKP’nin meclise ilk girdiği seçim olan 2002 genel seçimlerinde AKP ve CHP hariç bütün partiler (DYP kıl payı kaçırdı) meclis dışında kaldı. Neden?

Görünürde birtakım nedenler sıralanabilir. Ama bana pek tatmin edici gelmemişti. Şimdi de gelmiyor.

AKP seçimden sonra köylünün Ziraat Bankasına olan borçlarının faizlerini sildiği gibi, o güne kadar çiftçinin ödediklerini de anaparadan düştü. Nerede ise tüm çiftçilerin borçları tasfiye edilmişti. Hâlbuki seçimden önce böyle bir söz vermemişti. Neden böyle af çıkardı?

Eğer maksat çiftçiyi rahatlatmak ve tarıma ivme kazandırmak için idiyse Saadet partisinin hazırladığı rapora göre bu alandaki üretici sayımız son 12 yılda %48 düşmüş.

İktidar şöyle bir savunma yapabilir; “Biz üretici sayısını azalttık ama üretimi ve verimliliği yükselttik.” Veriler bunun aksini söylüyor. Demek ki AKP’nin derdi tarım değildi. Ya ne idi? Bu arada köyde yaşayanlarımızın son yirmi yılda %45’den %10’lara düştüğünü de unutmayalım.

Diğer içinden çıkamadığım bir konu daha var.

Cemaat neden bu kadar güçlendi. Biz avam olarak safız, anladık. Bu devletin bilumum yöneticileri de mi saftı? Saftılarsa, öyleyse nasıl bu devlet bu güne kadar ayakta kaldı?

Tamam… Bu sorularla kafayı yersin diyeceksiniz. Ama dönüp dolaşıp ucu biz garip, guraba-ya dokunmasa gam yemeyeceğim de…

Ama şundan adım gibi eminim, bir şeyler döndü ve dönmeye de devam ediyor. Ucu kendilerine dokununca ne demişti AKP’li Ali İhsan Yavuz “hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu ama fark edemedik.” Biz guraba takımı da anladıysak Arap olalım. Ali İhsanının sözlerini şu şekilde de okuyabiliriz. ”Bunlar bizden baskın çıktı.”

Sonrasında malum olaylar… 15 Temmuz öncesi-sonrası gelişmeler, didişmeler, tasfiyeler, hainlikler, kahramanlıklar. Darbe mi değil mi? Darbe ise nasıl bir darbe? İlkokul talebeleri bunlardan daha iyi darbe planı hazırlarlardı. Bunun üzerinde yazıldı, çizildi. Tekrara gerek yok.

Cemaat oldu Fetö. Allah insanı bu duruma düşürmesin. Büyükler derler ki “ihtiras arttıkça ahlak ve akıl azalır.” Doğru söze ne denir!

Ama şunu da unutmamak lazım, yine büyükler der ki “çocuk her şeyi büyüğünden öğrenir.” Bunu da ben yumurtlamış olayım. “ Haddini aşan tekrarlar alışkanlık yapar.”

Benim kıt ama bir o kadar da şüpheci aklım, bana şu soruyu sorduruyor. Fetö devletin her kademesine bu denli nasıl sızabildi?

Öyle ya,

Devlet şirket değil ki, şirketin bile kendine göre bir hassasiyeti var. Her gelen çat kapı giremez ki!

“Efendim, uzun yıllar sabırla çalıştılar.” Devlet dediğin 20 yıllığına kurulmuyor. Yirmi- otuz yılda devlete sızılacaksa, demek ki devlette bir sıkıntı var. Halkın memnun olmadığı işlerin kötü olduğu ve kötüye götüren bir devlet var ortada.

O zaman kıt aklım bir soru daha soracak. “Devlet kimlerin elinde idi ve halkın hiç de hoşnut olmadığı bir kadrolaşma vardı da… Birileri cesaret aldı?”

Benim hınzır aklım AKP her ne kadar iktidara gelmiş olsa bile devleti yönetecek “inançlı” kadrolarının olmadığını söylüyor. Kadro biz isek AKP’de neyin nesi? Diyen bir zihniyetin- ki tasvip edilmeyecek bir şey- tasfiye edildiğinde yerine hangi normlarda bir kadrolaşma yapılacak?

İşte Türkiye’nin çıkmazı burada…

Türkiye Cumhuriyetinin “yaşam felsefesi” bir anlamda kırmızı kitabı amiyane tabirle sakatlarla dolu ki herkes kadrolaşma, bir anlamda emeni yani “devleti kapma” peşinde.

Yine benim kıt aklımın almadığı devlet bu hınzırlardan temizlendikten sonra –her ne ise- normal normlarına döneceği yerde başka bir çetrefile bulaşmış olmasıdır. Son günlerde dedikodu kazanı hep bununla kaynıyor. Yüzükler, dosyalar, el öptürmeler… Bunlardan çeşitli manalar çıkarmalar… Ankaralı olmadığım için bunlardan netice çıkarmak gibi bir kabiliyetim yok.

Yani mahalleyi bir babadan kurtaralım derken öbür babaya teslim etmek gibi… Memleket baba kaynıyor. Bizim zamanımızda oku da adam ol derlerdi. Şimdi okuma da baba ol diyenden geçilmiyor.

Şöyle söyleyebilirsiniz; Ne yapsın AKP, asılı yoksa komşudan da mı yardım almasın.

Kaldı ki,

Bu hem AKP’nin oyunu artıracak ve hem de “kadro” sıkıntısı çekmeyecek. O zaman şu soruyu sormak vacip olmaz mı “derdin ne?” Neden bu kadar dört elle sarıldın iktidar koltuğuna?

Burada yine bir şey daha geliyor aklıma,

Bu usul, yani “iti ite kırdırmak” çözüm mü? Bu iş nereye kadar sürecek? Her ölümlünün vakti-saati var. İhtimal ki ölümlü vakti-saati bizden daha iyi biliyordur. Bir gün vazifemi tamamladım hadi bana eyvallah mı diyecek. Benim aklım öyle diyor. Şimdi gel de sorma; “Amaçlanan ne idi, gerçekleşti mi ya da neresinde kalındı?” Benim için bir sürü muamma dolu işler. Bu yarım aklımla içinden çıkmam mümkün değil.

Meral Akşener’e oldum olası hep mesafeli oldum. Ama şu sözü hiç aklımdan çıkmaz. ”Biz kırk kişiyiz bu siyasette, herkes birbirinin ciğerini bilir.”

Şimdi gel de sorma,

Bu cengâver kırk kişinin başı kim. Yoksa başıboş, yüzergezerler mi?

Siz, siz olun Ankara’nın tiyatrolarına kanmayın. Yoksa seyirden çıktıktan sonra “anaa öyle-miymiş yav” demek zorunda kalmayın. Siz en iyisi “ne kopardıksa kar” derdine düşün.

Görünen o ki…Hayatta kalmanın çaresi bu çünkü!...

 




5 Temmuz 2024 Cuma

BOZKURT İŞARETİNDEN RAHATSIZ OLMAK!..

 

Malum olduğu üzere, Avusturya-Türkiye maçından sonra futbolcumuz Merih Demiral bozkurt işareti yaptı.

Her milletin kutsal saydığı, hürmet ettiği semboller vardır. Biz Türk kavimlerinin de ortak kutsalımızdan birisi de bozkurttur. Nitekim Batı Göktürk Kağanlığının bayrağı bozkurt simgeliydi.

Ergenekon destanında bize yol gösteren dişi bozkurt Asanadır.

1927 yılında tedavüle çıkan 5 liralıkların üzerinde bozkurt resmi vardı. Bu para 1937 yılına kadar tedavülde kaldı. O günlerin Dünya siyasetinden etkilenerek tedavülden kaldırıldı. 1922 yılında Osmanlı Devletinin arması kaldırılınca,1925 yılında yarışma açılmış, yarışmayı ressam

Namık İsmail’in eseri kazanmıştır. Eserde ay yıldızın altında Bozkurt resmi bulunmaktaydı.

Ama bu arma devlet tarafından kullanılmamıştır.

Şu da bir gerçek ki (Nazilerin gamalı haçları gibi) başka devletlerin sonradan uydurulmuş sembollerinden değildir.

Kısaca… Bozkurdun tarihin derinliklerinden gelen kültürel bir geçmişi vardır. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarında bozkurt çeşitli şekillerde kullanılmaya niyetlenilmiş ancak ihtimaldir ki günün siyasi şartlarından dolayı kullanmaktan vazgeçilmiştir.

Daha sonraki yıllarda MHP ve Ülkü Ocakları kurulduğunda Bozkurt Ülkücülerin sembolü haline gelmiştir. Yani Bozkurt kültürel öğeden çıkarılmış, siyasal figür haline getirilmiştir.

Milleti millet yapan diğer değerlerde olduğu gibi kültürel derinliklerimizden gelen sembollerimiz fütursuzca günümüze kadar kullanıla gelmiştir.

Bu arada,

Dini öğelerimizde aynı fütursuzluklara maruz kalmıştır. Günün modasına uygun olarak siyasi partiler ya parti amblemlerinde ya da paralel derneklerinde dini öğeleri kullanmışlardır.

Yanlışlık buradadır.

Milletin ortak değerleri bir partinin, derneğin, fikrin sembolü olmamalıdır. Tıpkı bayrağımız gibi bunların kullanılma çerçeveleri belirlenmeleridir.

Çünkü…

Milli semboller ve değerler (hangileri olursa olsun) kurumların sembolleri haline getirildiğinde o sembolün tarihten gelen değeri ve derinliği kaybolur. Kurumların taraftarlarının simgesi haline gelen sembol, o kurumun fikri yapısı ile değerlendirilir. Aleyhtarları da sembolü buna göre

algılar, değerlendirir.

Milli futbolcumuzun yaptığı bozkurt işareti bu manada değerlendirilmiş ya takdirle karşılanmış ya da eleştiri görmüştür.

Her ikisi de yanlıştır. Yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi, bozkurt milliyetçiliğin ve milliyetçilerin sembolü değildir.

Bir de,

Her kutsal her yerde kullanılamaz… Ve elbette her siyasal sembol de her yerde kullanılamaz.

Hem yersizdir hem de ikirciklik yaratır.

Siyasal anlamda kullanıldığında (ki bozkurt o hale getirilmiştir) milli takımdaki başka fikirde olanların nasıl bir tavır takınacağını bir düşünün!..

29 Haziran 2024 Cumartesi

BATAKLIKTA NE YETİŞİR?

 

                  
                         Bugün Karar’da bir haber okudum. Üsküdar belediye başkanlığına seçilen Sinem Dedetaş “AK Parti sosyal yardım bütçesini seçimde harcamış.”

Sinem Dedetaş 1981 doğumlu. Yani biz kocalmışlara göre daha “yeni yetme.” AK Partinin iktidara geldiğinde 20’sini henüz geçmiş. Bir başka ifade ile AKP öncesi hengâmesinde çocukluktan henüz yeni kurtulmuş.

Yıl 1984, darbe sonrası ilk belediye başkanlığı seçimlerinde seçim çalışmaları için Çaybaşı’na gittik.

Beni kendisine yakın gören Çaybaşılı bir tanıdığım yanıma yaklaştı. Ezile büzüle “bana şu kadar para verirseniz size köyümden şu kadar oy getiririm.” Dedi. Ne yapacaksın parayı dediğimde“ dağıtacağım, parasız olur mu bu iş.” Oylarında bir değeri olduğunu orada anladım.

Yine 1989 seçimleri;

Çaybaşı’nda bir köy, seçimden bir hafta önce büromda onlarla sohbet ediyorum. “Yahu filanca parti bizden fazla oy alıyor. Hizmeti getiren biz, parsayı toplayan onlar.”

Laf döndü, dolaştı köy imamının lojman yapımına geldi. Artık kaşarlanmıştım, “lojmanın eksik neyi kaldı?”

Sadece camları, bir de boyası dediler.

“Kolayı var, bana o partiden fazla oy getirin cam paralarını biz öderiz. Ama ondan önce ilçe başkanı ile görüşmem lazım.” Görüştüm, tamam ne gerekiyorsa yap dedi.

Köylüler o hızla gittiler. Seçimden bir gün sonra, pazartesi sabahı, seçim yorgunluğundan olacak büroya biraz geç geldim. Baktım, köyün hocası sabahın köründe gelmiş, keyifle sabah çayı içiyor.

Müjdemi isterim, tam 28 oy getirdim. Dedi. O köyden en fazla altı oy alıyorduk. Zaten topu-topu elli oyları var. Rakip parti sekiz oy almış. Yani tam tersi… Hatta oradan Komünist Partisine bile oy çıktı.

İlçe başkanımıza gittim, “abi adamlar yirmi sekiz oy getirdiler.”

Adamın morali bozuk, seçimden büyük oy kaybı ile çıktık. Eee n’olmuş?

Çekinerek “abi söz vermiştik, fazla oy getirirlerse imamın lojmanının camlarını biz alacaktık.”

Para falan yok, deyyus kalacağı lojmanının camlarını da kendisi alsın.

Sözümüzü yerine getirmediğimiz gibi, bir de adamları “deyyus” yaptık. Meğer seçimden önce FAK-Fuk-Fon paralarını kuruşuna kadar dağıtmışız. Kasa tamtakır. Üstelik hezimete de uğramıştık.

Sonradan duyduğuma göre falanca mahallenin muhtarının ikinci kat inşaatının iki ton demirini bile karşılamışız.

Kuyruğu kıstım, büroya geldim. “Git filanca camcıdan camlarını al, parasını ben öderim.” Ban akıl karı olmuştu. Daha mı tövbeler olsun…

Hikâyelerimize devam edelim… Yıl galiba ’98 falan, Ünye belediye başkanlığı seçimleri. Çiftlikte bakıcımla çalışıyoruz. İşlerimiz biraz sıkı, akşamüzeri oy vermeye gittik. Farklı sandıklarda oy kullanıyoruz. Gittiğimde geç kalmışız, meğer oylama bitiş saatini yanlış biliyormuşuz. Diğer partililer beni tanıdıkları için daha sandıkları açmadık, kullanabilirsin dediler.

Bakıcımın böyle bir şansı yok. İzin vermemişler. Döndüğümde suratından düşen bin parça…” Üzülme cezanızı ben öderim” dedim.

Homurdandı ceza ile kalsa iyi dedi. “Desene bir çuval un gitti.” Ne bir çuvalı iki çuval undu. Meğer ben karısını hesaba katmamışım.

Adamı iki çuval undan ettim. Daha neler-neler… Bunlar ilk aklıma gelenler.

Bu “hikâyelerden” sonra benim edebiyat paralamamam lazım. Gerek yok. İş anlaşılıyor zaten. Arif olan anlar misali…

Al birini vur ötekine… Ülkemde rant kapıları ardına kadar iktidarların emrinde olduğu sürece bu böyle devam eder gider. Muhalefetin çığırdığına bakmayın siz. AKP’nin hatası iktidarda çok fazla kaldı. Muhalefetin sabrı taştı. Arada bir koklaması lazımdı.

Öteden beri hep kafayı takarım, Erdoğan’ın oyu neden %53 ya da daha yukarı olmazda hep 51-52 bandında yürür gider?

Olmaz, Reis bunu hak etmiyor. Her seçimden sonra kan-ter içinde iki rekât şükür namazı kıldırmanın âlemi yok. Arpanın artırılması mı gerekir? İlgi alanım değil, ama bir çaresi olmalı…

2028’e daha çok var demeyin. Sayılı gün tez geçer der atalarımız. Benden söylemesi…

18 Haziran 2024 Salı

NEREDE O ESKİ KURBAN BAYRAMLARI? !...


İnsanlar hep eskiye özlem duyarlar. Bu eskiden de böyleydi. Hele insan yaşlandıkça, yaşadıklarına

olan hasreti daha da artıyor.

Bu belki de yolun sonuna gelmenin telaşa-sı, hüznü… Ne derseniz deyiniz. Kim bilir hatıraların

mayalanması, tatlanmasıdır.

Ne var ki;

Çocukluk yıllarımda büyüklerden daha az duyardım hasretle iç geçirmeleri. Büyükler daha mı

kalenderdiler? Yaşadıklarını daha mı tefekkürle karşılarlardı? Ya da günlerini hissederek yaşarlardı.

Belki de hepsi bir arada…

Pazara çıktığımda keyfim, neşem yerinde ise pazarcıya takılmadan edemem.”Ulan domatesler bile

olgunlaştıklarının farkında değiller.”

Son kırk yıldır dünya öyle gemi azıya aldı ki, yaşadıklarımızı daha özümseyemeden, tadına

varamadan bir başka boyuta geçiyor.

Bayramlar da öyle olmaya başladı. “Zamane” bayramlarını henüz özümseyemeden, alışamadan bir

başka boyutuna geçiyoruz.

Şimdi size desem ki; Bayramda şunları yaşıyorduk… İnanabirmisiniz? Özellikle yeni nesil…

Her ailenin, her kişinin bayram alışkanlıkları vardı. Filancanın durumu iyi kurbanı tek keser hem de

okkalısından… Nam salacak ya... Falanca ise tosundan başkasını tanımaz. Ya da “arkadaş seksen

kiloluk keserim, ortakçılıkla uğraşamam gibi… Kimileri de kurban ahiretliği oluşturlar. Her kurban

bir araya gelirler, bir elebaşının önderliğinde her birinin bir vazifesi vardır. Bıçakları, satırları

tedarik eden, kasabı bulan, kesilecek yeri ayarlayanların hep vazifeleri bellidir. Kimisi

paylaştırmayı iyi yapar. Ama serzenişler yine de bitmez. “ Yahu yine kemikli kaldı bana.”

Eğer birinin hanımı titiz ise yandı gülüm keten helva… Takazası bir hafta bitmez.

Kimisini benim gibi kan tutar, bilmem kaç metreden çaktırmadan seyreder, kimisi neredeyse

kurbanın içine düşer. Bir günlük kurban hikâyesi bir haftayı aşkın anlatılır. “Yahu bu seneki kurban

yağlı çıktı, ete değil de sanki yağa para verdik. Ya da rahmetli kurbana övgü dolu nağmeler.

Bundan kırk yıl evvel beş ortak kurban kestik. Kurban ortaklığımız o yıl kuruldu. Sıra

paylaştırmaya geldi. Bu işe en yatkın sensin dediler. Bıçağı elime tutuşturdular. Ne kadar ısrar

ettiysem, çamura yattıysam fayda etmedi. Şuna yağlı geldi, berikine kemikli yok öbürüne sert

tarafı derken vazifemi bitirdim ama kan, ter içerisinde kaldım. Bir daha paylaştırma işini

yapmamaya çifte yemin ettim.

Bu işin erkeler ve kesim tarafı… Bir de hanımlar tarafı var. Üç beş gün önceden leğenler hazırlanır,

bıçaklar elden geçirilir. Sini bezleri yerinden çıkarılır, bir kat yıkanır. Çocukların

bayramlıklarını saymıyorum. Kurban bayramında öncelik kurbandır ama çocuklar da göz ardı

edilmez. Çam sakızı misali yeni bir şeyler alınır.

Erkekler kurban derdinde iken ciğere katılacak soğanlar doğranır hazır ve nazır bekletilir. Ciğer

öncelikle çarçabuk eve gelir, ocağa konur.

Sabah hiç bir şey yenmez, ev halkı kısmi oruçludur. Kurban işi bittikten sonra acıkmış ev halkı

biran evvel oruçlarını bozmak için ciğerin ocaktan inmesini beklerler. Çocuklar sabırsızlıkla

analarının etrafında fır dönerler. Ciğerci kedileri gibi ocağın etrafında bekleşirler.

Sabredemeyen çocuklar çaktırmadan ocakta fakır-dayan ciğere ekmek bandırmaya çalışırlar.

Bir tarih ekmeği bandırmaya çalışırken anama yakalanmıştım. Okkalı bir azar işitmiştim.

“Kurban öğleden sonra kesilse idi akşama kadar aç mı kalacaktık?”

Bu sefer azar yetmedi, terliği kafama yemiştim.” Yoldan çıkmışsın, itikadın yok mu senin?”

Kurbanın paylaştırılması her ailenin meşrebine göre değişirdi. Ama mutlaka paylaştırma şekli

önceden bilinirdi. Ona göre hareket edilirdi.

Kısaca, kurban alınışından dağıtımına kadar bir seremoni idi ve dolu-dolu yaşanırdı.

Şimdi, bugünler…

“Azizim kurbanın bir sürü eziyeti var. Hayvanı almadan kendine ortaklar bulacaksın, kurban

saatine kadar nerede besleyeceksin? Kestirmek için sıra alacaksın, kim bilir kaçıncı güne gelir.

Hadi kestirdin, evde parçalaması vs. bir sürü eziyeti var. Bunlarla uğraşacağıma marketlerden

veya diğer yerlerden alıyorum hisse bana parçalanmış, paketlenmiş hazır geliyor. Ya da parasını

gönderiyorum bir hayır kurumuna adıma hayır yapıyor. Hem böylesi daha ucuza geliyor.”

Arkadaş kurban bayramında sen ne yapıyorsun?

“ Sağ olsun, hükümet tatili dokuz güne çıkardı. Ben de alıyorum çoluk-çocuğu tatile çıkıyorum.”

Ya konu-komşu… Fakir-fukara… Eş-dost… Toplumu var eden kültürel yaşamı saymıyorum. Onları ne yapalım?

“Ya… Yılda bir defa tatilimiz var… Onu da mı heder edelim.”

MİMARİ PROJELENDİRMELER ÜZERİNE…



Bugünkü Karar gazetesinde İbrahim Kiras’ın yazısını okurken aklım geldi  “Biz mimarlar aydın-

mıyız?”

Mimarlık hayatımda ( eğitim yıllarım da dâhil) yıllar bana meslek hayatımla ilgili çok şeyler

öğretti.

Bunlar mimarlık sanatı kadar hayatla ilgiliydi de…

Kişinin mimarlık sanatıyla alakalı kabiliyeti, aldığı eğitim kadar günlük hayatındaki mimarlık alanı

haricindeki yaşadıklarından da kaynaklanır.

Burada kişinin yani mimarlık mesleğini seçmiş mimarın kabiliyeti kadar entelektüel kişiliği ile de

önemli rol oynar.

Yaşadığı çevrenin sosyal yapısı, hayat felsefesi, teknolojik imkânları kısaca yaşadığı çevrenin

“hayat gerçeklerini” bilmeli o da yetmez analiz edebilmelidir.

Kısaca “toplum olarak nerelerden geldik ve nerelere gidiyoruz?” Bu soruyu her daim kendisine

sormalı, cevaplarını aramalıdır.

Okul talebeye mimarlık eğitimi verirken bunları “es geçer.” Bizim ülkemizde böyle, diğer ülkeler

nasıl bilemiyorum.

Yıllar içerisinde birçok olaylarla karşılaştım, bunlardan dersler çıkarmaya çalıştım.

Fakültede bitirme projemi kurula sunarken diğer hocalardan biri bana projem üzerine bir soru

sormuştu. Grup hocama medet uman gözlerle bakarken hocam “bana bakma mimar olacak

adam önce projesini savunmasını öğrenmeli” demişti. Fakültedeki dört yılımın sonunda bana

verilen ilk ve en büyük dersti.

Öyle ya, eser onu meydana getiren mimarın her şeyi idi. Altına imzasını attığı projesinin kefiliydi.

Nasıl ki bir yazarın yazdığı roman onun her şeyi ise proje de çizgilerden ibaret basit bir kâğıt

parçası değildi. Onun bir ruhu vardı, o ruhu veren de mimardı.

Bana ikinci büyük dersi veren bir belediye başkanı idi.

İlküvez belediye hizmet binasını projelendirdim. Amacım çevrede parmakla gösterilecek yıllar

geçtikçe sanatsal değerinden bir şey kaybetmeyecek bir eser meydana getirmekti.

Belediye işime hiçbir şekilde karışmadı, isteklerde bulunmadı. Özene, bezene projeyi çizdim,

belediyeye teslim ettim.

Temeller atıldı, bina zemin üzerinde boy göstermeye başladı. Birkaç ay sonra merak ettim bir

gidip bakayım dedim.

Binanın çizdiğim proje ile hiç alakası yoktu. Başkan Mehmet Tombaş’a serzenişte bulundum.

Dedi ki “ Yakup seni anlıyorum, en güzelini yapmak için didindiğini de biliyorum. Bu konuda sana

müteşekkiriz. Ama hiç düşündün-mü İlküvez’in şartları bu projeyi yapmaya yani parasal kaynağı,

kalifiye ustası, malzeme tedariki bunlara elverişli mi?”

Anladım ki,

Mimar projesini yaparken mal-ü hülyalara dalmamalı.

Mimar Sinan’ın ilk büyük eserini neden elli küsur yaşında yapabildiğini o zaman anladım.

Bana ders oldu.”Mimar yaşadığı çevreyi çok iyi tanımalı ve gerçeklerini çok iyi bilmeli.”

Mesleğimin ilk yılları... Bir müşterim doğal olarak kendi evinin sahibi olmak için yıllarca para

biriktirmiş. Çoluk-çocuk ev ahalisi ile birlikte evinin şekli ile alakalı hayaller kurmuş. Haklı da…

Üstelik bir kâğıda da çiziktirmiş. Elime tutuşturdu “aynısını istiyorum” dedi.

Sırf müşteriyi memnun etmek uğruna arsa şartlarına uydurdum. Projeyi çizdim. Müşteri geldi,

projeye baktı, yüzünü buruşturdu. “Ama ben böyle hayal etmemiştim.”

Grup hocam aklıma geldi “evladım mimar olacak adam önce eserini savunmasını öğrenmeli.”

Kısaca eserime kefil olmaydım. Ama ortada kefil olunacak eser yoktu.

Ama bir konu daha vardı. Müşteriyi nasıl ikna edecektim. İkna etmem için onu iyi analiz

etmeliydim.

Dedim ki,

“Yakup mimarlık sanatı mal-u hülyalara dalıp bir şeyler çiziktirmek değildir. İnsanların ruh halini

tanıyacaksın, yaşadığın toplumu iyi analiz edeceksin, toplumun nerelere doğru yol aldığını takip

edeceksin, teknolojik gelişmeleri iyi takip edeceksin.”

Kısaca önce ülkemin aydını olmalıydım… Sonra da mimarı…

Bu yazımı aklıma geldikçe güldüğüm ama bir o kadar da hüzünlendiğim bir anımla bitireyim.

Fakülte ikinci sınıftayım. Rahmetli ağabeyim bana bir vaziyet planı gönderdi. Fevzi Çakmak mh.

Karayolu kıyısında bir arsa, iki yanı bitişik nizam, buraya beş katlı bina projesi çizmemi istedi.

Çizdim, çizdim ama apartmanın giriş kapısını zemin kattaki dükkânı zayi etmemek için bitişik

cepheden yani komşu arsadan verdim. Sora not düştüm.”Vaziyeti idare et.”

Odur budur vaziyeti idare edip gidiyoruz…

NE OLACAK FINDIĞIN HALİ! ?..

                    Geçen akşam YouTube’de bir video izledim. Osetya’da Sovyetlerden kalma, terkedilmiş bir bakır madeni fabrikası idi seyre...