Ünlü
bestekar piyanistimiz Fazlı SAY son X yazısının bir yerinde “beni dinleyen bin
kişi mutlu, ama bir kişi yani ben mutsuzum” diyor. Çünkü tatminsizliğin,
kendine yetmemenin, daha fazlasını arzulamanın girdabındadır.
Zaman
zaman düşünürüm; Liderler, mesleğinde başarının doruğuna ulaşanlar nasıl bir
ruh hali içerisindedirler?
Yirmi
dört saat çalışan bir beyin…Daha fazlasını isteyen bir ruh hali… Nasıl bir
şeydir? Önce toplumdan, sonra yakın çevresinden kopuş… Kendi has dünyasında
fırtınalarla boğuşmak nasıl bir duygudur acaba? Diye düşünürüm hep.
Hep
yeni şeyler düşünmek… Topluma daha mükemmelini sunmak… Toplumu daha ileriye
taşıma ve daha fazlasını başarma arzusu… Sonunda gelinen nokta… Açılan katmerli
mesafe… Ne toplum kendini anlıyor…Ne de o toplumu... Varılan nokta hayal
kırıklığı. Hele bir de nefis girdabına girmişse vay haline…
Ünlü
Alman filozof NİETZSCHE “savaşçı
insan, savaşacak bir şey bulamadığında kendisine saldırır.” Der.
Savaşçı
insan sonunda “ben neden yaşıyorum ya da ben neden savaşıyorum? Veya sonunda ne
kadar yol aldım?” Sorusunu sorar kendine. Buna bir cevap bulamaz. Çünkü bütün
yolları denemiştir. Ama her yol çıkmaza çıkar. Ruh ister, beyin üretir.
Lakin,
Beyin
durmaz, devamlı üretir, dur demeye gücü de yetmez. Aslında bunu ruhu istemez. O
beynine hâkim olacağına, beyni ona hâkim olur. En çok sığınılan “beni
anlamıyorlar” mazereti de fayda etmez. Çaresizlikler girdabında debelenip
durur. Bir yerlerde okumuştum; Ünlü liderlerden birisi “çevremde beni anlayan
üç kişi daha olsa, ben neler yapmazdım.” Bu bir toplumdan kopuş hikayesi mi?
Bir
şey itiraf edeyim, biliyorum ki haddimi aşan, absürt bir fikir kırıntısı
benimkisi. Ama beynime hükmedemiyorum.
“Tanrı
bu girdabı nasıl aşıyor?” Ah bir bilebilsem. Galiba kendini aşanların en çok
bilmek isteyebilecekleri bu olsa gerek. Düşünsenize…Daha mükemmeli aramak
kainatı ne hale getirirdi!
Bir
de,
Ülkenin
en iyi üniversitesinde okuyup, en iyi mevkilerde ülkesine hizmet varken, kenar,
köşe kasabasında zorunlu hayatını ikame etmeye çalışmak… Hayat girdabında,
günlük galelerle cebelleşmek… Yıllar sonra ben bunun için mi okudum, ilim
sahibi oldum? Soruları sormak kendine. Zor iş vesselam.
Toplum,
kendisi ile aynı ayarda olanı sever. Haydi aynı ayarda ol da göreyim.
Ama
bu toplum onu “bize yol göstersin, önder olsun” diye okutmuştur. Hem de
meccanen. Buna rağmen ister ki benim düşündüğüm gibi düşünsün, benim istediğim
gibi davransın. Ama bu tezadın bütün faturası ilim, irfan sahibine çıkar. Bir
zaman gelir ki... Geçmiş yılların hesabını sorar…Der ki “bana neden yol
göstermedin?” Haydi çık işin içinden.
Toplum,
“bu adam ne diyor, bir dinleyelim.” Demez.
NİETZSCHE
dönelim, ne diyor? “Savaşçı insan, savaşacak bir şey bulamadığında kendisine
saldırır.”
Öyle
ya,
Hayal
kırıklığı içerisinde, ruhunun hükmettiği beynine dur diyemeyen insan sonunda kendini
infilak ettirir.
Ya
da,
Kaderine
razı olup, huzur hanesinde tefekkür eder. Bu bir çıkış yolu mu? Kim bilir?
Becerebilene belki…
Zira,
Diyojen’in fıçısı, Hacı Bektaş Veli’nin çilehanesi… Her kula nasip olmuyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder