Bizim
gibi yaşı kemale ermişler-artık bu dünyada yapacak işimiz kalmayınca- geçmişin
ve özellikle delikanlılık çağımızın hatıraları ile yaşarlar.
Bu
hatıralar bir, bir gözlerimizin önünden geçer, kimi zaman hüzünlenir, kimi
zaman ise gülümseriz.
Hayata
tutunmak istemenin, işe yaramaz hale gelmenin verdiği hüznün çıkış yoludur
bütün bunlar. Kimimiz de (meziyetimize göre) yazıya döker güncellemeye
çalışırız. Kim bilir sonunda bir aşk romanı da çıkabilir.
O
zamanlar kız erkek ilişkileri bu denli kolay değildi. Ya karşı cinsine bir
fırsatını bulup sakin bir köşede ezile büzüle derdini anlatacaksın, ya da bir
arkadaşını aracı koşacaksın. Ama bütün sevdalarımız cinsellikten uzak, saf
platonik aşklardı desem abatmış olmam. Çoğu kez bu sevdalar karşı cinsin haberi
olmadan yanıp küllenirdi.
Gün
gelir, artık tünelin ucu gözüktüğünde geriye dönüp hayata tutunmaya
çalıştığımızda, küllenen bu sevdalar yeniden kor olur, ateşi bizi sarıp,
sarmalar.
Hele
de,
Zamanın
gereği, bir şeylere bulaşıp gayya kuyularında debelenmişsek ve bunun ceremesini
de mislisi ile ödemişsek… Vaktiyle yanıp tutuştuğumuz sevda bize sığınak, hayatın
fırtınalı anılarında sığındığımız liman olur.
Her
delikanlı gibi benim de böyle sevdalarım oldu. Sevdalandıklarımdan birçoğunun
bundan haberi bile olmadı. Kendi kendime ‘gelin güveyi’ oldum. Kendim yandım,
kendim söndürdüm. Kimi zaman mazeretim fakirlikti, kimi zaman ona layık
görmemek, kimi zaman da boyumun üç-beş santim kısalığı idi. Ama mutlaka
yetersizliğimizin bir mazereti vardı.
Bir
çoğumuz, günün şartlarında bu ezikliğin çaresini vatan kurtarma sevdaları ile
atlatmaya çalışmakta bulduk. Kimimiz milliyetçi, kimimiz de devrimci oldu.
Elbette çoğumuz siyasal mücadelelerimizi bu nedenle yapmadık. Ama
sosyalleşememek, hayata daha naif duygularla bakamamanın etkilerinden biri de
bu olamaz mı?
Bir
de,
Eğer,
‘platonik sevdamız’ vatanı kurtarma sevdasına dönüşmüşse ve bunun bedelini
fazlasıyla ödemişsek… Ve tünelin ucu göründüğünde geriye dönüp baktığımızda “bütün
bu ceremelere karşılık ben ne kazandım? Demişsek…” İşte o an tek çıkış yolumuz
yaşadıklarımızı eksiden artıya dönüştürmenin çabalarıdır. Hele bir de o an
yaşadığımız dünya bizim hayal ettiğimizin tam tersi ise, işte o zaman “yandı
gülüm keten helva.”
Geri
dönülemez yolda tek çıkar yol, daha doğrusu tek teselli geçmişe güzellemeler yapmanın
yanında mazeretler uydurmaktır. Ve bol, bol keşkelerle avunmaktır.
Lakin,
Keşkeler
bizi bunaltır, benliğimizi sarar, hayatımızı çekilmez kılar, çıkmaz sokaklara sokar.
Geçmişten kurtulamamanın, keşkeler girdabına düşmenin handikabıyla yaşadığımız
hayatın bütününü, yani geçmişimizi ve geleceğimizi çekilmez kılar.
Bu
cendereden kurtulmanın üç yolu vardır.
Birincisi;
Geçmişimizi romantikleştirip, güzellemeler yapmak. Bu insana teselli verir hem
de geçmişte yaptığımız mücadeleleri bize göz ardı ettirmez. Yani yaşadıklarımızı
kutsallaştırmanın, kendi kendimizi avutmanın bir başka yoludur bu. Araya ‘güzeller
güzeli Annik’leri’ de sıkıştırır, romanımıza çeşni katarız. Bu bize acı verir,
cendereler içerisinde debelenip durur, ahir ömrümüzü dayanılmaz kılarız. Olmayacak
duaya âmin demektir ama bu bir tercih meselesidir.
İkincisi;
Yaşadıklarımızdan dersler çıkartır, kemale erer, önümüzdeki yaşantımızı daha
olgun yaşarız. Çünkü yaşadığımız dünyanın bizim geçmişte yaşadığımız dünya ile
yakından, uzaktan bir alakası kalmamış, doğrular yanlış, yanlışlar doğru
olmuştur. Kısaca (istesek de istemesek de) geçmişin hükmü kalmamış, yeni bir
dünya kurulmakta/kurulmuştur.
Üçüncüsü;
Yaşadığımız özelimizde, bulunduğumuz ortamı iyi analiz edip, huzur içerinde
elde olanla, imkanlarımızı içinde yaşadığımız toplum lehine kullanmaya, ‘karınca kararınca’
topluma yararlı olmaya çalışmaktır.
Yoksa,
“Uğrunda
ölürüm ya…” mantığı, ‘güzeller güzeli Annik’ mal-u hülyası ile tünelin ucunu
zor getirir, kalan ömrümüzü tıpkı geçmişte olduğu gibi heder ederiz. Hani bir işe
yarasa gam yemeyeceğim de…
Bir
de,
İşin
bir başka yönü de, topluma gülünç olup, 'köhnemiş beyin' yaftası yemek tarafı da
vardır.