Bu Blogda Ara

25 Şubat 2026 Çarşamba

TÜKENMİŞLİK SENDROMU

 

 

Ünlü bestekar piyanistimiz Fazlı SAY son X yazısının bir yerinde “beni dinleyen bin kişi mutlu, ama bir kişi yani ben mutsuzum” diyor. Çünkü tatminsizliğin, kendine yetmemenin, daha fazlasını arzulamanın girdabındadır.

Zaman zaman düşünürüm; Liderler, mesleğinde başarının doruğuna ulaşanlar nasıl bir ruh hali içerisindedirler?

Yirmi dört saat çalışan bir beyin…Daha fazlasını isteyen bir ruh hali… Nasıl bir şeydir? Önce toplumdan, sonra yakın çevresinden kopuş… Kendi has dünyasında fırtınalarla boğuşmak nasıl bir duygudur acaba? Diye düşünürüm hep.

Hep yeni şeyler düşünmek… Topluma daha mükemmelini sunmak… Toplumu daha ileriye taşıma ve daha fazlasını başarma arzusu… Sonunda gelinen nokta… Açılan katmerli mesafe… Ne toplum kendini anlıyor…Ne de o toplumu... Varılan nokta hayal kırıklığı. Hele bir de nefis girdabına girmişse vay haline…

Ünlü Alman filozof NİETZSCHE “savaşçı insan, savaşacak bir şey bulamadığında kendisine saldırır.” Der.

Savaşçı insan sonunda “ben neden yaşıyorum ya da ben neden savaşıyorum? Veya sonunda ne kadar yol aldım?” Sorusunu sorar kendine. Buna bir cevap bulamaz. Çünkü bütün yolları denemiştir. Ama her yol çıkmaza çıkar. Ruh ister, beyin üretir.

Lakin,

Beyin durmaz, devamlı üretir, dur demeye gücü de yetmez. Aslında bunu ruhu istemez. O beynine hâkim olacağına, beyni ona hâkim olur. En çok sığınılan “beni anlamıyorlar” mazereti de fayda etmez. Çaresizlikler girdabında debelenip durur. Bir yerlerde okumuştum; Ünlü liderlerden birisi “çevremde beni anlayan üç kişi daha olsa, ben neler yapmazdım.” Bu bir toplumdan kopuş hikayesi mi?

Bir şey itiraf edeyim, biliyorum ki haddimi aşan, absürt bir fikir kırıntısı benimkisi. Ama beynime hükmedemiyorum.

“Tanrı bu girdabı nasıl aşıyor?” Ah bir bilebilsem. Galiba kendini aşanların en çok bilmek isteyebilecekleri bu olsa gerek. Düşünsenize…Daha mükemmeli aramak kainatı ne hale getirirdi!

Bir de,

Ülkenin en iyi üniversitesinde okuyup, en iyi mevkilerde ülkesine hizmet varken, kenar, köşe kasabasında zorunlu hayatını ikame etmeye çalışmak… Hayat girdabında, günlük galelerle cebelleşmek… Yıllar sonra ben bunun için mi okudum, ilim sahibi oldum? Soruları sormak kendine. Zor iş vesselam.

Toplum, kendisi ile aynı ayarda olanı sever. Haydi aynı ayarda ol da göreyim.

Ama bu toplum onu “bize yol göstersin, önder olsun” diye okutmuştur. Hem de meccanen. Buna rağmen ister ki benim düşündüğüm gibi düşünsün, benim istediğim gibi davransın. Ama bu tezadın bütün faturası ilim, irfan sahibine çıkar. Bir zaman gelir ki... Geçmiş yılların hesabını sorar…Der ki “bana neden yol göstermedin?” Haydi çık işin içinden.

Toplum, “bu adam ne diyor, bir dinleyelim.” Demez.

NİETZSCHE dönelim, ne diyor? “Savaşçı insan, savaşacak bir şey bulamadığında kendisine saldırır.”

Öyle ya,

Hayal kırıklığı içerisinde, ruhunun hükmettiği beynine dur diyemeyen insan sonunda kendini infilak ettirir.

Ya da,

Kaderine razı olup, huzur hanesinde tefekkür eder. Bu bir çıkış yolu mu? Kim bilir? Becerebilene belki…

Zira, Diyojen’in fıçısı, Hacı Bektaş Veli’nin çilehanesi… Her kula nasip olmuyor.

 

 

 

19 Şubat 2026 Perşembe

GERİDE KALAN ÜNYE

 

Şehirler tarihi yolculuklarında inişli, çıkışlı yol izlerler. Gün gelir kültürde, medeniyette, ekonomide ileri giderler. Çekim alanları yaratırlar, her alanda merkez olurlar. Gün gelir dibe vururlar. Genelde bu dibe vuruş ekonomi alanında daha belirgin olur. Ama medeniyette dibe çöküş yavaş ilerler, genelde de fark edilmez. Ancak iyice dibe çöktüğünde fark edilir ama iş işten geçmiştir.

Ünye,

Biz Ünyeliler okumuşlukla, mürekkep yalamışlıkla, sosyal hayatımızın canlılığı ile övünürüz. Sosyal alandaki faaliyetlerimiz her zaman çevre il ve ilçelerde takdir görmüştür. İlkler hep bizde olmuştur. Ekonomik alanda çevremizin en zengini olamasak bile, sanatsal, eğlence ve sportif faaliyetlerimiz hep gıpta ile takip edilmiştir.

Şimdi,

Hiçbir sosyal faaliyeti olmayan, gece birkaç kafe dışında bomboş, sessizliğe bürünen ve “kitle” haline gelen bir topluluktan başka bir şey olamayan bir şehir.

Geçen yaz ortalarında gittiğim sanat müziği etkinliğinde aslında biz Ünyelilerin içten içe bu tür faaliyetlere hasret kaldığını gördüm. Beş yüz kişiyi aşkın (her kesimden) izleyicinin ilgi ve pür dikkat izlediği sanat gösterisi Ünye’ye (bu alanda) can suyu gibi geldi. Bize bu sanat müziğini sunanlar amatör bile olsalar, şehrimizdeki bu boşluğu fazlası ile hatırlattılar.

Bu sanatsal gösterinin, başta belediyemiz olmak üzere ilgili kurumlarca dikkate alınmasını beklerdim. Ama olmadı, olacağını da ümit etmiyorum.

Aslında, o gösterinin akabinde bu konu ile alakalı bir yazı yazmıştım. Sonra dedim ki “kime ne faydası olacak.” Yayınlamaktan vazgeçtim.

Geçen gün bir arkadaşım Fatsa’da gittiği sanat müziği gösterisini hasetle ballandırarak anlattığında Ünyelilik gururum kabardı. Biz neden geride kaldık?

Üzerinde düşündüm ve elbette kendimce fikirleştim, neticeye vardım.

1-   Değişen sosyal yapı, geçmişte bu konuda hassas olan kesimin ya göç etmesi ya da azınlığa düşmesi.

2-   Yeni gelenlerin bu konuda bihaber olması. Çok kazanmak ve harcamak derdine düşmesi.

3-   Toplumun siyasallaşması, her şeyi siyaset üzerinden tanımlaması.

4-   İktidarın sosyal faaliyet olarak kendi siyasal görüşü doğrultusunda toplumu yönlendirmesi ya da cendereye sokması. Mesela sosyal faaliyet olarak her bulduğu yere sosyal tesis yapması ve bunlarla övünmesi. Halbuki bu tür yatırımlar şehir yaşayanlarının sosyalleşmesini sağlamaz. Özellikle gençlerin kişilik gelişmesine zerre kadar faydası olmaz. Hatta zararı dahi vardır. İmkânı, parası olanların uğrak yerleridir, vakit geçirme mekanlarıdır buralar.

Bu tür sosyal faaliyetler tıpkı bayramlar gibi toplumu birbirine kaynaştırır. Her sınıftan, meşrepten insanlara birlikte olmanın hazzını yaşatır. Toplumun kültürünü geliştirir, medeniyette üst sıralara taşır.

      5-Muhalefetin de bu konuda hiçbir hassasiyetinin olmaması.

         Geçen aylarda CHP’nin Ordu mitingi dolayısıyla Ünye’ye gelen Ankara Etimesgut Belediye başkanı (Ünyeli) Erdal Beşikçioğlu Ünye basınına verdiği beyanatta “gelecek seçimde (birkaç belediyeyi de sayarak) Ünye’yi CHP’ye kazandıracağız.” Dedi.

Sayın Beşikçiğlu sanatçı. Hem de hatırı sayılır bir sanatçı. Ben de sanatçı olduğum için bu sözü çok rahat söyleyeceğim. “O sanatçı olabilir ama onda sanatçı ruhu yok.”

Çünkü,

Bir sanatçı her gittiği yerde (ait olduğu sanat alanında) araştırma yapar, o sanat alanı ile ilgili emareler arar, gözlemlerde bulunur. Bu diğer meslekler için de böyledir. Mesela, eğer doktorsa sağlık hizmetlerinin nasıl olduğunu sorar.

Beşikçioğlu’nun “burada ne tür sanatsal faaliyetler var? Size nasıl yardımcı olabilirim?” Demesi gerekmezmiydi. Gerçi CHP’lilerin de bu konuda talepleri olmamıştır ya… Ama sorarlar adama “iktidara gelip de ne yapacaksınız? Çıkınınızda, en önemlisi mayanızda ne var ki?

Atatürk’ü gözümüze dayarlar da… Atatürk’ün şu sözlerini akıllarına dahi getirmezler.

“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur. Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. Bir milletin sanat yeteneği güzel sanatlara verdiği değerle ölçülür.”

İlgililer diyeceklerdir ki “mekanlarımız müsait değil, hele bir kültür sarayımız yapılsın.”

1-   Eskiden sanatsal faaliyetler için salonlarımız mı vardı?

2-   Canım Belediye sinemasını yıkıp, yerine AVM yaptınız. Birileri bir şeyler kazandı da…  Toplum ne kazandı? Değdi mi?

3-   Sanat ehli olarak söylüyorum “sanat icrası için “lüküs mekanlara” ihtiyaç yoktur. Yeter ki gönüller istesin.

Kısaca… “Namazda gözü olmayanın Ezanda kulağı olmaz.”


15 Şubat 2026 Pazar

YALIKAHVESİ ve ÖTESİ

 

Eskiler “ustanın hası mala tutuşundan bellidir.” Derler.

Bir de,

İşin gidişatı sonucu belli eder. Bakarsınız ki adam işinin erbabı, döner arkanızı gidersiniz. Ya da anlarsınız ki “ya bu işten anlamıyorlar ya da işin öneminin farkında değiller. Bir başka şey daha var ki… İşgal ettikleri mevkiinin idrakinde değiller.” Saçınızı, başınızı yolarsınız ama yapacak bir şey yoktur. Zira kerameti kendinden menkuller.

Bu hafta konumuz Yalıkahvesi;

Son birkaç aydır Yalıkahvesi gündemde idi. Kurumlarıyla, ahalisiyle Ünyelileri meşgul etti. Sonunda birinin sırtına yıkıldı da… Herkes rahatladı.

Olayları kısaca özetleyelim,

Bundan birkaç yıl önce Ordu Büyükşehir görevlisi Nihat Şen birdenbire burayı düzenleme teşebbüsüne girişti. Proje afişini falan astı. Propaganda yaptı, nutuklar çekti. Yalıkahvesi (özellikle) oradan faydalanan ahalisi karşı çıktılar, beyanatlar verdiler. Nihat Şen tırsıdı, gerisin geri gitti. “Yalıkahvesi çiftliği” kaldıkları yerden kullanıma, dörelenmeye devam ettiler.

Bundan birkaç ay evvel, bu sefer Büyükşehir ekibiyle geldi, ölçtü, biçti, kazıklarını çaktı. Bu sefer halihazır kullanıcıların gücü yetmedi. Önce CHP devreye girdi, Milletvekili Adıgüzel naralar attı, onlarda yetmedi. Bu sefer çevreciler devreye girdiler. Hilmi Güler’e ulaştılar, randevular alındı, görüşüldü. Sonunda Hilmi Güler manevra yapıp” Ünyelilerin istemediği bir uygulama yapmayacağım” dedi. Projeyi durdurdu. Bu arada Büyükşehir’e Ünye Belediyesi de destek çıkıp “proje uygulanacak” demişti. Onlar da boşa çıktı.

Bu arada,

Önüne gelen uzman kesilip ahkam kesti, projeler üretti. Hatta bu arada sosyal medyada reklamlarını bile yaptılar. Allah, Allah dedik, memlekette ne kadar çok uzman varmış! STK’lar duruma göre saf belirlediler, suya sabuna dokunmayan beyanatlar verdiler. Gerektiğinde viraj alıp kim ağır basıyorsa o tarafa meylettiler.

Yalıkahvesi’nin çevresel ve tarihsel önemini anlatmaya gerek yok. Böyle bir mekânın projelendirilmesi de özel olmalı değil mi? Önüne gelenin ahkam kesemeyeceği bir mekân diye düşünürsünüz. Ama öyle olmadı, mahallelerini paylaşamayan mahalleli kavgasından öte gitmedi bütün bunlar.

1-   Belli ki Büyükşehir’in buranın bu denli kıymet-i harbiyesinin olduğundan haberi yoktu. Proje dairesine “yapın bir şeyler” dendi ki projelerini savunmadan projeden vaz geçip, çark ettiler.

2-   “Buranın altı, üstü kumsal” deyip Ünye Belediyesi de atladı. Büyükşehir’i ikaz etmedi. Halbuki proje konusunda ağırlığını koymalıydı.

3-   İşin tuhaf tarafı muhalifler de buranın öneminin farkında değillerdi. Çevre görünümlü siyaset yaptılar. En azından bize öyle izlenim verdiler. “İstemezükten” öte gitmediler. Ama nedendir bilinmez, amaçlarına çoğunlukla ulaştılar. Benim komplocu aklım bir şeyler fısıldıyor bana ama dillendirmeyeyim. Bu kadar heves ve ısrar nereden geliyor? Benim kıt aklım buna cevap veremiyor. Hala aklımın bir köşesi “var bu işte bir iş” diyor ya… Neyse. Bir anlamda “arabulucu” gibi çalıştılar. İki arada bir derede kalan Büyükşehir’i rahatlattılar.

4-   Rahatlattılar ama şimdi bu “mezbelelik” nasıl kurtulacaktı? Bu hem politik ve hem de çevre mezbeleliği idi.

5-   Onun da çaresini buldular, zevahiri kurtardılar. “Duayen uzman” Orhon Güven abimize işi havale ettiler. O da ültimatomu verdi. “İşime kimseyi karıştırmam.” Dedi noktayı koydu. Nadide, kutsal ağacımız Sakura’yı il namzedimiz Ünye’ye kazandıracak. Kim bilir ileride il olmamıza katkısı da olabilir. Bana sorarsanız ben Kızılağaç dikerdim. Çünkü yerli ve milli ağacımızın yazın bol gölgesi olur. Ayrıca iktidarın siyasal fikirlerine de uygun, “yerli ve milli.”

Şimdi sorum şu;

Kutsala vardıracak kadar böyle önemli bir yer için bunca “galeyanlar” bunun için-miydi? Eğer ağaç dikmekle bu iş kurtarılacaksa belediyelerdeki bunca (ilgili) çalışanlar neden bunu düşünemedi/düşünmedi? Çevre düzenleme konusu sadece “ağaç uzmanlığı” ile mi alakalı? Uzmanlarınca günlerce düşünülüp karar verilmesi gereken bir alan, bu denli ucuz operasyona mı maruz kalmalıydı?

Anlaşılan o ki Hem Büyükşehir ve hem de Ünye Belediyesi “yahu yap bir şeyler de hem milletin ağzı dursun ve hem de biz rahatlayalım” hesabını yaptılar. Başarılı da oldular.

Şunu da hatırlatmakta fayda var,

Belediyeler her ne yapılacaklarsa, kamu adına projeyi sahiplenmeliydiler. Zira sonunda hesap verecek olanlar belediyeler.

Ben cins biriyim, beni şeytan dürtüyor… Aklıma gelmiyor değil hani…

Çamlık örneğinde olduğu gibi (ola ki) ileride “bunları benim babam, dedem dikti, kuruyan dalına bile elletmem” diye sahiplenmesinler sakın… Olur mu olur…  Zira sicil kayıtlarda yazılı!

Ne yapalım? Malayı tutan eller acemi, bir o kadar da umursamaz… Yapacak bir şey yok.

 

 

 

 

 

 

8 Şubat 2026 Pazar

GÜZELLER GÜZELİ ANNİK

 


Bizim gibi yaşı kemale ermişler-artık bu dünyada yapacak işimiz kalmayınca- geçmişin ve özellikle delikanlılık çağımızın hatıraları ile yaşarlar.

Bu hatıralar bir, bir gözlerimizin önünden geçer, kimi zaman hüzünlenir, kimi zaman ise gülümseriz.

Hayata tutunmak istemenin, işe yaramaz hale gelmenin verdiği hüznün çıkış yoludur bütün bunlar. Kimimiz de (meziyetimize göre) yazıya döker güncellemeye çalışırız. Kim bilir sonunda bir aşk romanı da çıkabilir.

O zamanlar kız erkek ilişkileri bu denli kolay değildi. Ya karşı cinsine bir fırsatını bulup sakin bir köşede ezile büzüle derdini anlatacaksın, ya da bir arkadaşını aracı koşacaksın. Ama bütün sevdalarımız cinsellikten uzak, saf platonik aşklardı desem abatmış olmam. Çoğu kez bu sevdalar karşı cinsin haberi olmadan yanıp küllenirdi.

Gün gelir, artık tünelin ucu gözüktüğünde geriye dönüp hayata tutunmaya çalıştığımızda, küllenen bu sevdalar yeniden kor olur, ateşi bizi sarıp, sarmalar.

Hele de,

Zamanın gereği, bir şeylere bulaşıp gayya kuyularında debelenmişsek ve bunun ceremesini de mislisi ile ödemişsek… Vaktiyle yanıp tutuştuğumuz sevda bize sığınak, hayatın fırtınalı anılarında sığındığımız liman olur.

Her delikanlı gibi benim de böyle sevdalarım oldu. Sevdalandıklarımdan birçoğunun bundan haberi bile olmadı. Kendi kendime ‘gelin güveyi’ oldum. Kendim yandım, kendim söndürdüm. Kimi zaman mazeretim fakirlikti, kimi zaman ona layık görmemek, kimi zaman da boyumun üç-beş santim kısalığı idi. Ama mutlaka yetersizliğimizin bir mazereti vardı.

Bir çoğumuz, günün şartlarında bu ezikliğin çaresini vatan kurtarma sevdaları ile atlatmaya çalışmakta bulduk. Kimimiz milliyetçi, kimimiz de devrimci oldu. Elbette çoğumuz siyasal mücadelelerimizi bu nedenle yapmadık. Ama sosyalleşememek, hayata daha naif duygularla bakamamanın etkilerinden biri de bu olamaz mı?

Bir de,

Eğer, ‘platonik sevdamız’ vatanı kurtarma sevdasına dönüşmüşse ve bunun bedelini fazlasıyla ödemişsek… Ve tünelin ucu göründüğünde geriye dönüp baktığımızda “bütün bu ceremelere karşılık ben ne kazandım? Demişsek…” İşte o an tek çıkış yolumuz yaşadıklarımızı eksiden artıya dönüştürmenin çabalarıdır. Hele bir de o an yaşadığımız dünya bizim hayal ettiğimizin tam tersi ise, işte o zaman “yandı gülüm keten helva.”

Geri dönülemez yolda tek çıkar yol, daha doğrusu tek teselli geçmişe güzellemeler yapmanın yanında mazeretler uydurmaktır. Ve bol, bol keşkelerle avunmaktır.

Lakin,

Keşkeler bizi bunaltır, benliğimizi sarar, hayatımızı çekilmez kılar, çıkmaz sokaklara sokar. Geçmişten kurtulamamanın, keşkeler girdabına düşmenin handikabıyla yaşadığımız hayatın bütününü, yani geçmişimizi ve geleceğimizi çekilmez kılar.

Bu cendereden kurtulmanın üç yolu vardır.

Birincisi; Geçmişimizi romantikleştirip, güzellemeler yapmak. Bu insana teselli verir hem de geçmişte yaptığımız mücadeleleri bize göz ardı ettirmez. Yani yaşadıklarımızı kutsallaştırmanın, kendi kendimizi avutmanın bir başka yoludur bu. Araya ‘güzeller güzeli Annik’leri’ de sıkıştırır, romanımıza çeşni katarız. Bu bize acı verir, cendereler içerisinde debelenip durur, ahir ömrümüzü dayanılmaz kılarız. Olmayacak duaya âmin demektir ama bu bir tercih meselesidir.

İkincisi; Yaşadıklarımızdan dersler çıkartır, kemale erer, önümüzdeki yaşantımızı daha olgun yaşarız. Çünkü yaşadığımız dünyanın bizim geçmişte yaşadığımız dünya ile yakından, uzaktan bir alakası kalmamış, doğrular yanlış, yanlışlar doğru olmuştur. Kısaca (istesek de istemesek de) geçmişin hükmü kalmamış, yeni bir dünya kurulmakta/kurulmuştur.

Üçüncüsü; Yaşadığımız özelimizde, bulunduğumuz ortamı iyi analiz edip, huzur içerinde elde olanla, imkanlarımızı içinde yaşadığımız toplum lehine kullanmaya, ‘karınca kararınca’ topluma yararlı olmaya çalışmaktır.

Yoksa,

“Uğrunda ölürüm ya…” mantığı, ‘güzeller güzeli Annik’ mal-u hülyası ile tünelin ucunu zor getirir, kalan ömrümüzü tıpkı geçmişte olduğu gibi heder ederiz. Hani bir işe yarasa gam yemeyeceğim de…

Bir de,

İşin bir başka yönü de, topluma gülünç olup, 'köhnemiş beyin' yaftası yemek tarafı da vardır.

 

 

 

 

                         

 

ÜNYE ŞEHRİNE AİT UKALALIKLAR

  Geçen gün YouTube’ de, İstanbul/İstiskal caddesinin tarih içerisinde gelişimini yapay zekâ görselleri ile günümüze kadar anlatan bir video...